Yayla yolları
Kimi
küresel ısınmaya verse de Karadeniz Bölgesi’nde var olan aşırı nem
yüzünden zaten insan çalışmadan da terler. Denize girseniz de faydası
olmaz, denizden çıktığınız anda giysileriniz
Yayla yolları
M. Kemal AYÇİÇEK – 28 Temmuz 2008
www.karadenizolay.com (Özel)- Kimi küresel ısınmaya verse de Karadeniz
Bölgesi’nde var olan aşırı nem yüzünden zaten insan çalışmadan da
terler. Denize girseniz de faydası olmaz, denizden çıktığınız anda
giysileriniz yapış yapış olur ve bunalırsınız.
Nefes
almakta zorlanırsınız yaz mevsiminde. Bunun için bir çok kemençe
türküsünde “benim ilacım yayla” diye feveranlar bile vardır. Hal böyle
olunca da hafta sonu gelince aracına binen tutar yayla yolunu. Ama bu
sadece gezmeyi bilenler için böyledir. Kimileri de hava ne kadar
rutubetli olursa olsun, yaylalara gitmeyi ya akıl edemez veya buna
fırsatı olmaz veya imkanı da denebilir.
Normalde araçların olmadığı dönemlerde 2 veya 3
gün yürüyüşle gidilebilen yollar, şimdiler de hem yolların bakım ve
onarımının daha sık yapılıyor olması, son model araçlarla bile
yaylalara günübirlik çıkıp inme fırsatını veriyor. Bu nedenle olacak
sadece yaylalarda kalanların değil sahillerden de yayla şenliklerine
akın ediliyor.
Araklı’da
Balahor yaylası şenliğini Araklılı “çebiler şenliği”ne dönüştürseler de
aracını alan çıkmış bu şenliklere. Araklı ile Balahor yaylası
arasındaki zaman zaman çiselerle ıslanmış yolda, kimi zaman da toz
bulutları oluşturarak hınca hınç dolmuş araçlarla Karadeniz insanı
yayla şenliklerine taşınıyor.
Kimilerine göre kamyonların üzerinde veya
kamyonetlerin üzerinde seyahat edilmesi sakıncalı ve tehlikeli bulunsa
da bu görüntüler yayla yollarında pek de yadırganmaz. Çünkü,
geçmişte de zaten bu kültür, araçların yeni yeni yollara girdiği
dönemlerde de kamyonlar köç taşırken aynen bugünkü gibi her yanından
salkım saçak insanlar sarkarak yaylalara ulaşım sağlardı. Hem günümüz
de yaylalara öylesine talep oluyor ki, insanlar binecek araç sıkıntısı
bile yaşayabiliyor. Bu nedenle de kamyon kasalarından sarkan insanlar, genellikle kendine son derece güvenen gençlerden oluşuyor.
Araçların
içinde olanlar belki şarkı veya türküyü sadece otolardaki cihazlardan
dinleyerek yolculuklarının tadını çıkarırken araçların üzerindekiler,
şarkı veya türküleri kendileri çağırır üstelik çevrenin rahatsızlığı
gibi bir tepkiyle de karşılaşmadan belki sevdalarını dillendirir,
coşkularını dağlarda yaşar, bundan mutluluk elde ederler. Belki de bir
sevdiği var ve sevdiğine olan aşkını bu yayla yolarlında ilk kez
dünyaya haykırır gençler. “yayla yolları taşli , geliyor güzel başli,
ne oldi sana yavrim, dayman gözlerun yaşlı” vs. gibi.
Düşünsenize
kentlerde yaşayan ama içinden geldiği gibi bağırıp yüksek sesle şarkı
söylemek isteyen insanların böyle bir özgürlüğü var mı? Bunu yaparsanız
çevre tepkisi anında sizi bastırır, içinize ittirir ve de susarsınız.
Deşarj olmak isteseniz de buna imkan bulamazsınız ama ya yayla
yolları.. İşte yayla yolları tamda bu boşalımın veya ses tellerini
açmanın veya belki horonlara yolda hazırlığın bir ön antremanı sayılır.
Yayla yolları bu anlamda özgürce sizi kucaklar ve sesinizin güzelliğine bakılmaksızın da söylediğiniz şarkı da türkü de yollar boyunca yerini bulur. Yanınızda varsa birileri, zaten sizinle ya birlikte şarkıya eşlik eder veya siz bitirince o başlar söyleme, bu bir ahenk içinde yolculuğunuzun sonuna varıncaya kadar sürer tabi sesiniz kısılmazsa.
Aracı kulanan her kim olursa olsun zaten yayla
yollarında yavaşca yol alır ve üzerinde taşıdığı insanların
sorumluluğunun bilincindedir. Ama tüm bunlara rağmez zaman zaman
olumsuzluklar olmaz değil elbette kazalar olabilir ve bunlarda da
aracın üzerinde ya da içinde olunmasının tehlike boyutu olarak
birbirinden
pek
farkı olmaz hatta böyle yollarda araçlar zaten ağır seyrettiği için
aracın üzerinde bulunanlar her hangi bir tehlike anında da kendilerini
rahatlıkla kurtarabilirler. Bunları yazarken bir özendirme değil ama bu
tarz görüntüleri yadırgayanların olaya farklı şekilde bakabilmesini
sağlamak için anlatıyorum. Bunları biz yaşadık, yaşıyoruz. Ama bu tarz
yolculuklar, aşırı süratlerin yapıldığı devlet karayollarında elbette
mazur görülemez. Ama Yayla yollarımız bu tarz seyahatlere yer yer izin
verir.
Fotoğrafları, yapım çalışmaları yıllardır devam eden ve
ne hikmetse bir türlü de bitirilemeyen Araklı-Bayburt yolunda salmankas
dağının iniş ve çıkışında, Hacıveli ve Balahor yaylası ve Esertaş’ta
çektim. Yayla yollarının nasıl şenlendiğini sanırım fotoğraflar zaten
anlatıyor onun için de bir şeyler söylemeye gerek kalmıyor. İsterseniz
siz de bu insanlar gibi yayla yollarında toz bulutları arasında
yolculuk yapabilir ve yaşadığınızın farkına varabilirsiniz..

Ver elini Ağrı Dağı
Tatil değil diyemem genel boyutuyla bir geziydi yaptığımız ama tatil gibi bir gezi demek daha doğru olur.
Tatil değil diyemem genel boyutuyla bir geziydi yaptığımız ama tatil gibi bir gezi demek daha doğru olur.
Temmuz sıcaklarından bunalınca bir çoğumuzun aklına hemen deniz gelir belki haklı olarak ama zaman zaman tersini yaparım. Mesela, gideceğim yeri veya güzergahı belirlerken harita falan kullanmam. Bir nokta seçerim ve derim ki , “ben Ağrı’ya gideceğim” ve oraya nerden nasıl gitmem gerektiğine de anlık karar veririm.

Geziye, mıhmandarımla Çal mağarasından başladık. Hem fotoğraf çekecek ve hem de belki daha önceleri de gittiğimiz yerlerdeki değişimi gözlemleyecektik. Öyle de oldu zaten. Hıdırnebi’de sabah çayımız içtik. Biraz yayla havasıyla rutubet rehavetini üzerimizden attık. Akçaabat – Düzköy vadisindeki mükemmel yaylalardan geçtik, Maçka’ya indik.
Maçka- Sumela manastırı yolunda bir Alabalık çiftliği var, orada
üretimi yapılan balıklar, pembemsi ete sahip somonu andıran
alabalıklar. Onlardan aldık canlı alabalık ve zigana dağına çıkarken
bir çeşmenin yanında o balıkları izgara yaptık. Bir güzel doyduk tabi.
Ha öyle izgaradan falan iyi anlayanlardan sayılmayız onun için sakın
ola “ben yapamam” demeyin.

Torul – Gümüşhane, Bayburt derken Erzurum’a geçtik. Erzurum’un hemen
girişi sayılabilecek yerde ılıca ilçesi var, orada Kükürtlü suyu (biraz
kokusu var) olan kaplıca var. Hem belediyenin yaptığı bir de otel var.
Farklı bir ortam, dilenirse burada kalınabilir.
Ha gezi boyunca önemli olan sizin lüks beklentisi içinde olmamanız. İlla her gittiğiniz yerin yaşadığınız yer ile kıyaslanması gerekmez. Gidilen yerler, zaten görmediğiniz yerler değil mi? Değişik ortamlara giderken illa her yerde yıldızlı bir otel olacak diye bir arayışınız olmasın. Gece kalmanız gerekiyorsa oradaki insanlar nerde konaklıyorsa siz de onları yadırgamadan, farklı bir yerden gelmiş havasını da onlara yansıtmadan girin bir hotele, motele veya bir pansiyona veya bir çadıra ama yadırgamayın.
Biz çocukluğumuzda hanlarda kalırdık yayla yolunda mesela, keşke o zamanlardaki gibi yine hanlar ve konaklar olsa diyesi geliyor insanın. Düşünsenize iki gün yaya yol yürüyerek yaylaya ulaşırdık. O zamanlar, şimdiki gibi güzel yollar ve de bunca ulaşım aracı yoktu. Handa geceleyeceğimiz zaman sığırlardan süt sağar, o sütü kaynatır ve akşam yemeği yapardık. Hancılar, size tencere, tava verir, yardımcı olurdu. Onlar da yadırganmazdı. Bulunduğun şartlara uyum sağlamak kötü bir şey değil ki, öyle değil mi?
Erzurum’da Atatürk caddesinin girişi sayılabilecek yerde Dede otelin hemen ilerisinde Canbaba’nın cağ kebabını severek yersiniz, et kokusu biraz garip olabilir ama vejeteryan tarzı için bolca yeşil zaten yörede sorun değil. Hatta taze soğanı, patatesi veya marulu el arabalarında görünce dayanamaz hemen alırsınız bile.
Biraz ileride Eski Erzurum evlerini anımsatan ve onları yaşatma
adına ayağa kaldıran bir işletmeyi gezebilir ve eskiden ne vardıysa
kullanılan Erzurum evlerinde aynı ortamın otantizmini orada
soluklarsınız. Yer minderlerinde kurulu, dilediğiniz yöre yemeğini
sipariş edersiniz. O yemek gelinceye kadar da sofrada gerekirse
bilgisayarınızla internete bağlanır, gezinirsiniz.Yemeğiniz gelir, onu
yersiniz ardından demlik çayınızı yaparlar ve bir güzel istirahat etmiş
olursunuz.

Bir günde sadece 465 kilometre yol almak pek akıl kari değildir gezi de
ama ben zaten akıl kari olsunlara da pek takılmam ki. Akıllara ziyan
denebilecek tarzı daha uygun bulurum her zaman değil tabi ama zaman
zaman. Öncelikle Ağrı dağını görelim dedik. Ağrı dağını ilk kez 2003’te
de görmüştüm, tabi yol güzergahından. Dağları severim ama tırmanma
zamanı bulamadım desem yalan söylemiş olmam. Küçükken Gavurdağı,
ziyaret, zilfo gibi dağlara çıktım sadece o kadar.
Köprüköy’den sabah saatlerinde çıktık. Dışardan bakıldığında sanılır ki Ağrı dağı Ağrı ilimizdedir. Yani Ağrı’ya vardığınızda Ağrı dağını da hemen görürsünüz. Durum öyle değildir. Ağrı il merkezinden Ağrı dağını görmek mümkün değildir. Ağrı dağı Ağrı iline 102 kilometre uzaklıktaki Doğubeyazıt’tadır.
Horasan, Aras, Tahir, Eleşkirt yolunda Kızıldağ’dan 2315 rakımlı saç geçidini aşıyorsunuz. Yollar, fena sayılmaz. Köse dağını geçiyorsunuz ama dağ geçtiğinizin farkına varamıyorsunuz. E- 80 Devlet karayolundasınız. Ağrı’ya geldiğinizde bir dinlenme molası, güzel bir ağrı dondurması ardından çay içip “yolcu yolunda gerek” diyerek tekrar yola koyuluyorsunuz. Murat, Taşlıçay, Diyadin’den Doğubeyazıt’a geçerken 2040 rakımlı İpek geçidini deviriyorsunuz.
Sağlı solu ovalarda kimileri ot biçerken, kimileri ot yığınlarını kaldırırken, kimilerini pancar tarlalarında görüyorsunuz. Buğday tarlalarında ekinler biçilmiş ve tarlalar yeni mahsule hazırlanırken, sürülmüş bekleyen topraklarda kargalardan başka bir şey göremiyorsunuz.
Doğubeyazıt’a ulaşmadan tepelerinden hiç eksilmediği belirtilen bulutlarla kaplı karlı dağı, yani Ağrı Dağı’nı görüyorsunuz. Hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Şöyle seyre koyulun, Doğubeyazıt’ın neresinden bakarsanız bakın, oturun bir kahvede hem çay için hem seyredin o bile yetiyor. Neymiş O Ağrı dağı, seyrettiğiniz de tüm o yolların yorgunluğunu atıyorsunuz üzerinizden.;ite o Ağrı dağı ile ilgili Vikipedi’de yer alan öz bilgiler;
“Ağrı Dağı (Selçuklular döneminde; Eğri Dağ, resmi adıyla Büyük Ağrı
Dağı, Türkiye’nin en yüksek dağıdır. Dorukları karla kaplı volkanik bir
dağ olan Ağrı Dağı, Türkiye’nin doğu ucunda, Ağrı ilinin sınırları
içerisinde yer almaktadır. Dağ, İran’ın 16 km batısında ve
Ermenistan’ın 32 km güneyindedir.

Ağrı dağı 5165 metrelik rakımıyla, Anadolu Yarımadasının en yüksek
doruğudur. 4000 metreye kadar bazalt daha sonra sonraki yükseklikte
andezit lavlarından oluşarak volkanik bir dağ özellikleri gösterir.
Dağın doruğunda bir örtü buzulu vardır. Doğu yüzünde Serdarbulak
yaylası ve 3896 m. yükseklikteki Küçük Ağrı Dağı yer alır.
Bir inanışa göre, Eski Ahit’teki Tekvin babında Nuh’un gemisi nin karaya oturduğu dağ bu dağdır. Fakat, Kuran’ı Kerim’de Nuh’un gemisinin “Cudi’ ye oturduğu” belirtilmektedir. 1950′li yıllarda, havadan çekilen fotoğraflardaki gemiye benzeyen şekiller Nuh’un gemisinin bulunduğu yönünde yorumlandı, ancak daha sonra bu iddiaların asılsız olduğu ortaya çıktı.
Türkiye’nin en büyük dağı olan Ağrı Dağı jeolojik konumu ve Büyük
Tufan dan sonra Nuh’un gemisi ne ev sahipliği yapması dolayısıyla
efsanevi özelliği olan bir dağdır. Kutsal kitaplarda da adı geçen Ağrı
Dağının farklı dillerde birçok ismi vardır. Başlıcaları, Ararat, Kuh -
i Nuh, Cebel ül Haris tir.

Marco Polo’nun hiçbir zaman çıkılamayacak dediği dağa ilk tırmanış,
kayıtlara göre 9 Ekim 1829′da Prof. Frederik Von Parat tarafından
gerçekleştirildi. İlk kış solo tırmanışı ise 21 Şubat 1970′te Dağcılık
Federasyonu eski başkanlarından Dr. Bozkurt Ergör tarafından
gerçekleştirildi. 1980′li yıllarda binlerce dağcı Ağrı Dağını ziyaret
etti. Ağrı’ya tırmanış 1990 yılında yasaklandı. 1998′de Dağcılık
Federasyonu’nun bir grup dağcıya izin vermesiyle bu yasak kaldırıldı.”
Doğubeyazıt, sadece Ağrı dağının sahipliğini yapmıyor. Orada Ihsak Paşa Sarayı ve külliyesi tamamen ayrı bir değer ve ayrı bir dünya. Bir tepeden bakıyor Doğubeyazıt’a ama ağrı Dağını görmüyor. Onun ayrı efsanesi anlatılıyor. Neden Ağrı Dağı’nın saraydan görülmemesinin hikayesi. Geçmişte saray tamda yerleşim biriminin ortasındaymış ama zamanla yıkılmış çevresindeki yerleşim şimdi sadece karşı tarafında bir cami var.
Hemen yukarısında da bir çok insanın ziyaret ettiği 17. yüzyılda yaşamış olan Ahmed-i Hani’nin Türbesi ve mescidi bulunuyor.
Şeyh Ahmed-i Hani’nin doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmiyor.
Dini eğitim gören Hani; Kürtçe, Arapça, Farsça ve Türkçe biliyor,
eserlerini Kürtçe olarak yazıyordu. 14 yaşında yazmaya başlayan Ahmedi
Hani, eğitimini bitirdikten sonra öğretmen olarak hayatını sürdürdü.
Mutasavvıf şair Hani, Doğubeyazıt’da bir okul açarak dersler vermiş.
Nuh’un gemisi

Ağrı dağını sağ tarafınıza alarak Iğdır’a doğru yol alıyorsunuz. Bir
rüzgar çıkıyor aniden, akşam saatleri, her yer toz duman oluyor.
Ruzgar, Iğdır vadisinden geliyormuş gibi ama yolda yürüyemiyorsunuz
bile.
Henüz ayrılmışız Doğubeyazıt’tan biraz ilerde bir konaklama ve dinlenme tesisi var. Tesisin tam karşısında da ufak bir mağara ama mağara değil de sanki buzdolabı. O yaz sıcaklarında işletme sahibi, meşrubat tarzı ürünleri, sebze ve meyveleri de orada soğutuyor. Enteresan bir hava akımı sayesinde gerçekten bir buzdolabı gibi soğutucu mağara, o tarafa gidenlerin ilgi odağı oluyor.
Biraz daha ilerliyorsunuz sağ tarafa ayrılan bir yol çıkıyor ağrı
dağına doğru, işte o yoldan da 1500 metre çıktıktan sonra geliyorsunuz
Nuh’un Gemisine. Bu Nuh’un gemisi, Greenpeace adlı çevreci örgütün
“küresel ısınma”ya dikkat çekmek amacıyla için Türk, Alman ve
Avustralyalı gönüllülerden oluşan 20 kişilik marangoz ekibince Mayıs
ayında yapılmıştı.ve Okan Bayulgen’in okuduğu “Ağrı Bildirgesi” ile 31
Mayıs 2007 de açılmış oldu. Şimdi bu gemi, hem Iğdır’a ve hem de
Doğubeyazıt’a gelen turistlerin de uğrak yerlerinden biri olmuş oldu.

Iğdır’ a geldik. Bir güzel parkı var, orada dinlendikten sonra bu kez
de Kağızman üzerinden Köprüköy’e dönmeye karar verdik. Ama hava
kararmış, yatsı ezanları da okunmuştu. Yola koyulduk. Bir yandan da
gece gidebilir miyiz onca yolu, acaba bir aksilik çıkar mı karşımıza
diye düşünüyoruz. Bir taksiciye, “yol nasıldır” diye sorduk sadece ve
geldiğimiz yoldan dönmemek için o yolu tercih ettik. Ama yol, çok
virajlı ve girintili çıkıntılı bir yol.
Aras nehri’nin bereketi göze çarpıyor yol boyunca, bunu yolda rastladığımız ve bir kasasını 15 bin liraya aldığımız kayısı tezgahından çıkarıyoruz. Sonrası ıssızlık ve de sessiz, ışıksız bir yol.
Zaman zaman askeri barikatlarla karşılaşıyoruz o yolda, her yerleşim biriminin girişinde durduruluyoruz ve “nerden gelip- nereye gidiyorsunuz” sorularına muhatap oluyoruz. O bölgeler pek tekin değil anlayacağınız. Hem bazı jandarmalar, “bu saatte bu yolda işiniz ne?” diye sordukları da oluyor. Sonra “yoldan adam almayın sakın ve durmayın” uyarısında da bulunuyorlar.
Biz de askerlere “tehlike var mı yolda?” diye soruyoruz, aldığımız
cevap olumsuz olmuyor ama o barikatlar zaten size yeterince yol durumu
hakkında bilgi veriyor!. Sürat yapamıyorsunuz, yol kısa mesafelerle sık
sık virajlarla dolu. Mekik dokuma vardır ya aynen öyle, üstelik ne
gelen araç var ne de giden. Biraz sessiz kaldık, yol aldık ama
Karakurt’a ulaştık. Akşam yemeğimizi gece yarısı orada Tır ve kamyon
sürücüleri gibi mangal etrafında tavuk ve pirzola ile yiyebiliyoruz.

Burasi Erzurum- Kars karayolunun da geçtiği bir yer ve en azından
şenlikli. Oradan itibaren de yol düzeliyor. Gece yarısı Horasan’a
ulaşıp, kapanmamış bir kahvehaneye giriyoruz. O saatte çay içip,
dinleniyoruz. O yolculuk, gezi veya yarı tatil, adına ne derseniz deyin
tüm o yorgunluğa ve maceraya değiyor. İnsanın biraz bazen bu tarz
adrenale ihtiyacı var diye düşünüyorum. Varın sizde çekinmeyin,
bilmediğiniz yerlere aynı yöntemle gidin gidebildiğiniz kadar, inanın
zarar etmezsiniz.
Dönüşü de Erzurum – İspir ve Ovit dağından İkizdere ve Rize’ye şeklinde yaptık. Erzurum’dan sonrasını yazmaya gerek yok sanırım. Yaylaları ve Karadeniz’i fotoğraflarla daha güzel anlatabiliriz sanıyorum. Onun için site de farklı yüzlerce fotoğrafı sizler için sayfalarımıza koyduk.

Daha Fazla Fotoğraf Karadenizolay Fotoğraf Galerisi için www.karadenizolay.com Tıklayın!
Karadeniz’i önce biz gezelim
M. Kemal AYÇİÇEK - 02 Ekim 2007
www.karadenizolay.com (Özel)-Tatil, gezi ağabeyimin deyimiyle “kizirlik” benim işim, zaman zaman “keşke babamın petrol istasyonu olsaydı” diye geçirmişim içimden, kimselere çaktırmadan, gezmişim yurdumuzun öncelikli gezilebilecek yerlerini. Ama gitmediğim yerler var, görmediğim ama gitmek istediğim yöreler elbette var ama Karadeniz, bu bölgeyi önce kendi insanımızın gezmesinden yanayım. İstiyorum ki, bu bölgede yaşayan herkes, mutlaka gezsin bu bölgeyi adım adım gezsin, öncelikle gezsin!
Neden durmadan bu “gezsin” ifadesini sık kullanıyorum, bölgemizin
kıymetini bölgemize yabancılar doluştuktan sonra fark etmemiz bize çok
şey kaybettirirde ondan. İstiyorum ki, biz kendi bölgemizi yabancılar
rağbet ediyor diye değil, bu bölgenin yaşayanları olarak gezip,
tozmalı, tanımalı ve bilmeliyiz. Karadenizliyiz ama dikkat edin,
kendinizden yola çıkarak bakın, biraz düşünün sizdebana hak
vereceksiniz! Siz mesela, kendi yaylanızın bulunmadığı hangi vadisine
çıktınız ki? Hangi vadiden yukarılara, bilmeden gittiniz? Var mı
gittiğiniz yerler, sayın bakalım hangi vadilere çıkmışsınız, hangi
yaylalardan geçmişsiniz?

Askerde arkadaşlarım Sumela manastırından söz açıldığında Trabzonlu
olduğum için benden anlatmamı isterlerdi, konuyu değiştirip, kaçamak
cevaplarla geçiştirmenin yollarını arardım. Sonra da dikkat kesilen
birileri, “yoksa sen gitmedin mi Sumela’ya” deyince de sevmediğim halde
yalan söylerdim, “yok gittim, biliyorum” diye ama yalandı! Mahcup
olduğumdan yalan söylerdim, el alem benim memleketimdeki bir değerden
söz ederken ben kendi memleketimdeki değerden habersiz olabilir mi
idim! Ama olmuştum, askere bile yabancı şubeden İstanbul Eminönü
askerlik şubesinden gitmiştim çünkü! Memleketime yabancı büyümüştüm,
kültürünün, yerelliğinin farkına askerlik dönüşünden sonra varabilmeye
çalıştım.
(fotograf: Haçka yaylası)
Şimdi bir çok gencimiz var ki askerliğine kadar Trabzon’un dışına
çıkmamış ama Trabzon’un ilçelerinden de habersiz, sadece uzun sokak,
kunduracılar, Atapark belki meydanın dışından bile habersiz. Oysa hep
yaylalarımızdan hep Karadeniz Bölgesi’nin yeşilliklerinden söz
edilirken, biz aslında sanki yeşilden bezginlik içindeyiz. Biz, içinde
bulunduğumuz cennetin farkında değiliz! Ama olmalıyız. Kendi bölgemizin
güzelliklerini önce bizim bilmemiz bizim yaşamamız lazım, çünkü bu
öncelikle bizim hakkımız!

Yabancı turistlerin ziyaretçi sayılarıyla avunuyoruz, bu yıl oldukça
bereketli bir sezon geçirdi bölgemiz turistik tesisleri, zaman zaman
konaklama alanlarında yer bile bulamadılar. Onlar, yani yabancılar
elbette gelecek ama onlardan önce bizim de Hıdırnebi, Haçkalı,
Kayabaşı, Lişer, Kalecik, Yomralıların yaylası, Taşköprü, Camiboğazı,
Zigana, Madur, Zuvas, Ayranlı, Ovit, Kafkasör, Çakırgöl gibi artık
sayın sayabileceğiniz kadar ama tüm bu güzel mekanları gezmek insana
ömür katar!
Nerelere kadar gidebildiniz? Düzköy vadisinden Akçaabatlılar,
Köprübaşı vadisinden de sadece Sürmeneliler mi yararlanmalı?
Vakfikebir, Şalpazarı, veya Çaykara vadisi her bir vadimizin kendine
has kültürünü yerinde yaşamak lazım. Her vadinin kendine has cezb edici
güzel yanları var.

Ama bir yere giderken, illa önceden bilmek gerekmiyor. Bakın dikkat
edin Japon turistlere, şehirde gezerken bile hep yalnız dolaşıyorlar.
İsarilliler de öyle, kimselere muhtaç olmadan ve yabancı bir ülkenin
topraklarında yapayalnız gezebilmek için adamlar binlerce kilometre
uzaklıklardan geliyorlar, çekinmiyorlar gezmeye, tozmaya ama biz
nedense bilmediğimiz bir yere gitmekten hep çekiniyoruz. Sanki cesaret
edemiyoruz, sanki belki bir başka vadinin yaylasına gidilmesini
hazmedemiyoruz, belki çekemiyor muyuz ne? Hep bildiğimiz yaylalar
yerine güzergah belirleyelim vadilerden rast gele çıkalım yukarılara
doğru, yollar boyunca gördüğümüz her çeşme başında durup, hem bir nefes
açalım ve bir avuç dolusu su içelim! O sular, öncelikle bizim hakkımız,
bunun bilincine varalım.
Ha, bu hafta değil de sakın önümüzdeki hafta “gideriz” demeyin, hiç
ertelemeyin, içinize doğduğu hafta varın gidin, yeter ki gidin. Pişman
olmayacak aksine mutlu olacaksınız, bugüne dek gitmediğinize
vahlanacaksınız inanın.

İstanbul’dan misafirlerim geldi, onlarla çıktık yayla yollarına,
istedim ki tüm gördüğüm yaylaları onlarda gezsin, biraz tadını
çıkarmaktan uzak oldu belki ama kısa zamanda belki bir haftada
gezilebilecek yerleri gezdik yeniden. Ama sitem işittim tabi bu
gezmelerden, yorgun düşmüşlerdi. Belli ki gezdiğimiz yerleri
sindirmeden geçmişiz, aynı gün de 3-4 yayla geçmişiz. Hızlı, tempolu
bir koşturmaca olmuş gezimiz. Haklılardı sitemlerinde, yaylalar
gezilirken koşturma caya gelmiyor. Dışarıdan gelenler, o tempoyla
yorgun düşüyor ama zaman önemli. Zamanı değerlendirmek adına, belki
kısa zamanda çok yer görme pahasına oldu ama hata ettik!
Fakat, çektikleri fotoğraflarla hoşnuttular. “iyi ki gitmişiz, iyi ki çok yer görmüşüz, iyi ki bu fotoğrafları çekmişiz” diye de tatil dönüşlerinden sonra teşekkür üstüne teşekkür ettiler.
Bundan sonra artık siz sadece sizin de olmayacaksınız, zaman da
sizin olmayacak, bu bölgeye gelen tanıdıklarınıza zaman ayıracaksınız,
siz de onlarla gezeceksiniz belki ama bu bizim insanlık görevimiz
artık, yapacağız o kadarını. Bundan sonraki yıllarda artacak
yoğunluğunuz, çünkü bu bölgede oturmayan ama tanıdığınız ahbaplarınız,
dostlarınız veya onların tanıdıkları gelecek bu bölgeye ve sizlere
uğrayacak, “nerelere gidelim” diyecekler.

Onlara önerileriniz olabilmeli, ona hazırlıklı olmalısınız! Belki bir
çoğunuz, “aman, nerde çıktı bu yayla turizmi, eskiden ne rahattık,
şimdi rahatlıkta kalmadı gelen giden yüzünden” de diyebileceğiniz
dönemlere hazırlıklı olun bence, onun için önce siz, kendiniz için
gezin bu bölgeyi, önce siz haberdar olun bölgemizin adeta bir yeryüzü
cenneti olduğundan. Yaz bitti, sonbaharda gezi mi olur demeyin, kış
geldi sakın demeyin, elinizde imkan oldukça gezin ve kendinize gelin
bence iyi edersiniz! Kalın sağlıcakla.
(Fotograf: üstteki kare, Sumela Manastiri Trabzon) Alttaki fotograf: Camiboğazı yaylası-Çakırgöl,Gümüşhane)
Gelin karadeniz’e
Saygı değer okurlar,
www.Karadenizolay.com u yayına verirken amacımız bölgemizin tüm güzelliklerini, el değmemiş doğasına saygılı bir şekilde, tüm ırmaklarımızı, tüm yaylalarımızı, tüm köylerimizi, tüm dağlarımızı ve denizimizi dünya insanlığına açarken, art niyetleri ve niyetlilerin varlığını göz ardı etmiyoruz. Biliyoruz ki, sevgi ve saygı ile tüm ulusların sorunları dile getirilerek çözümlenebilir. Ancak, var olan tüm güzellikler de dünya insanlığı ile paylaşılarak gelişir ve de reel değerleri ile insanların zihninde yer edinir.
“Karadeniz” dendiğin de, gelmeyen, görmeyen ve bilmeyenler için akla ilk gelen “herkesin silahlı” olduğudur. Bu tam anlamıyla bir büyük yalandır. Tam bir vehimdir. Tam anlamıyla bir “bilmemek”tir. Ama “bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp” diye de bir tabirimiz var. Bizdeki “silah tutkusu” tamamen folklorik yerel bir değerdir ama bu silah kullanımı sadece düğün ve dernekler de “en iyi”yi temsil etme adınadır. Silah, hiç bir zaman “kötü”lük adına edinilmemiş, edinilmez ve de edilmemiştir. Silah, sadece hayata renklilik katma, yaşama bir “ses” verme aracıdır. Kesinlikle ve kattiyetle “ses alan” olarak kullanılmamıştır.
Ancak, istisnalar olmamış değildir ancak, bölge dışında akıllarda
yer ettiği şekliyle bölgemizde “herkes silahlıdır” imajı,
yersizdir.Doğru değildir. Silah, bırakın insanı, hayvanlar için bile
kullanılmamaktadır. Silah, sadece sevinç, mutluluk ve huzur adına
yapılan tüm etkinliklerin sadece “sesli bir rengidir” o kadar.
O zaman, bölgemize hiç gelmeden, bölgemiz ve insanı hakkında “uzak”tan ahkam kesenleri başta olmak üzere, tüm insanlığı Karadeniz Bölgesi’ni yerinde görmeye ve tanımaya davet ediyoruz.
www.karadenizolay.com isteyip de Karadeniz’e gelme fırsatı bulamayan tüm Dünya insanlarına zaman zaman fotograflarla ağırlıklı olmak üzere sayfalarında yer verecek ve bölgenin tam anlamıyla tanınmasını sağlamak, varsa eksik ve hatalı bakış açılarına yöneltilen sorulara cevap arayarak ve de vererek katkı sunmayı amaçlamıştır.
Umar ve ümid ederim ki, bu bölge yani “karadeniz Bölgesi” ile ilgili sorularınız ve görüşlerinizle sizlerde bölgenin herkes tarafından “doğru” anlaşılmasına katkı sunar ve destek olursunuz. En derin saygılarımızla.
M. Kemal AYCİCEK
Gümüşhane’de seferberlik
Bölgemiz yaz- kış demeden de gezilmeye ve görülmeye değermiş, bunu yeniden anladım
Gümüşhane!nin öncelikle Gümüşhaneliler tarafından tanınmadığı belirtilerek valilikçe…
M. Kemal AYÇİÇEK – 6 Şubat 2008
Gümüşhane’nin öncelikle Gümüşhaneliler tarafından tanınmadığı
belirtilerek valilikçe, “Gümüşhane’yi tanıma ve tanıtma” projesi ile
Kültür ve Turizm alanında adeta bir seferberlik ilan edildi. Projenin
temel amacı, öncelikle Gümüşhane’yi Gümüşhanelilere tanıtmak olarak
açıklanıyor.
Gümüşhane Valiliği Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün üstlenici olduğu ve uygulamaya konulan projenin gerekçe bölümünde;

“Gümüşhane, ekonomik bakımdan olduğu kadar sosyal yönden de içe kapanık
bir yapıya sahiptir. İnsanlar genel olarak evleri ile iş yerleri
arasında geçen bir hayat sürerler. Değişiklik istedikleri zaman
genellikle Trabzon gibi yakın illere veya turizmin yoğun olduğu
tanınmış bölgelere giderler. Bunun en temel sebeplerinden birisi
Gümüşhane’yi yeteri kadar tanımamalarıdır. Oysa Gümüşhane’nin turizm
çekicilikleri vardır ve bu çekicilikler komşu iller de bile tanınmakta
ve belli oranda ziyaret edilmektedir. Bunun en bariz kanıtı
Gümüşhane’de yaşayıp da halen “Karaca Mağarası’nı” görmeyen insanımız
vardır” şeklindeki ifadelere yer veriliyor.
Gümüşhane ilinin yeterince tanınmaması yüzünden, tarihi, tabii ve
doğal güzelliklerinin de Gümüşhanelilerce yeterince anlatılamadığı
gerçeğini resmi bir proje ile gündeme getiren Valilik, sadece kamusal
katkılarla da istenilen tanıtım başarısının elde edilemeyeceğini
vurgulayarak, kısa ve uzun vadeli hedefleri belirtiyor. Valilik,
gerekçenin son kısmında da ;

“Öte yandan gelişmekte olan Yayla Turizm’inde ilimiz önemli bir
potansiyele sahip olmasına rağmen yerel halk tarafından bu potansiyel
yeterince kullanılmamaktadır. Gümüşhaneliler, Gümüşhane’yi yeteri kadar
tanıyamayınca dışarıdan gelenlere de tanıtamamaktadırlar. Yurt içinde
özellikle büyük şehirlerde ve yurt dışında yaşayan çok sayıda
gurbetçimiz bulunmaktadır. Bu gurbetçilerimiz ilimize geldiklerinde
gezecek yerleri bilememektedirler. Temel sorun Gümüşhane’nin
Gümüşhanelilerce yeteri kadar tanınmamasıdır.
Turizm hedeflerinin, yalnızca kamu çalışmalarıyla yakalanmasının mümkün olmayacağı göz önüne alındığında turizm=tanıtım ilkesinden hareketle halk katılımlı bir tanıtım hamlesi başlatmak, toplumda bir sinerji oluşturmak ve bunun sürdürülebilir bir yapıya dönüştürmek ilimizin turizm alanında arzuladığı gelişiminin yolunu açacaktır.
Bu projeyle turizm hedeflerinin yakalanması için İl Merkezinde
bulunan tüm işletmelere, İl içindeki, İl dışındaki ve yurt dışındaki
Gümüşhane Kültür ve Tanıtım Derneklerine “Gönüllü Turizm Tanıtım
Elçisi” olarak yaklaşımda bulunulacaktır.Tanımadan, tanıtmanın mümkün
olamayacağı göz önüne alınarak bu kitleye ön görülen tanıtım
çalışmalarını yürütmesi için “ İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünce” destek
sağlanacaktır. Oluşturulan bu organizasyonun işler hale getirilmesinin
akabinde sürdürülebilirliği sağlanarak uzun vadede İlimizin turizm
çalışmalarını desteklemesi sağlanacaktır.

Ekonomik faaliyetlerin kısıtlı olduğu ilimizin kalkınması için en temel
endüstri olan turizmi, içeride başlatmak için ilimizin il içerisinde
tanıtımını esas alan bir proje uygulama ihtiyacı bulunmaktadır.”deniyor.
. Proje Faaliyetleri kapsamında yapılacak çalışma olarak da;
“ 1. İlimiz Merkezindeki tüm işletmelerin (Konaklama, alışveriş, ulaşım vb.) ve İlimizdeki, İl dışındaki ve yurt dışındaki Gümüşhane Kültür ve Tanıtım Derneklerinin kayıt altına alınması. Yapılan ön tespitte İl Merkezindeki işletmelerin sayısı yaklaşık 550, il içindeki, il dışındaki ve yurt dışındaki Gümüşhane Kültür ve Tanıtım Derneklerinin sayısı 100 olmak üzere toplam, 650 civarında olduğu tespit edilmiştir.
2. Turiste karşı olan davranış kuralları ile beşeri ilişkiler konularında ve turizm’le ilgili özlü sözlerin yer aldığı broşürler hazırlamak “Gönüllü Turizm Tanıtım Elçilerine” ulaştırmak.
3. Kayıt altına alınan kişi, kurum, kuruluşlara, “Gümüşhane’yi Tanıma ve Tanıtma Projesi Bilgilendirme ve Gönüllü Turizm Tanıtım Elçisi” davet mektubu gönderilmesi.
Bilgilendirme çalışmalarına ilaveten, kayıtlı olan “Gönüllü Turizm Tanıtım Elçilerine” görsel doküman ile desteklemek önem taşımaktadır. Bu kapsamda ;
• Gümüşhane’nin turizm etkinlikleri (Festivaller- Yayla Şenlikleri) takviminin hazırlanarak (Bu çalışma özellikle İlimizde yapılan festival ve yayla şenliklerinde ziyaretçi sayısının artırılması için önemlidir.) e-mail vb yollarla “Gönüllü Turizm Tanıtım Elçilerine” ulaştırılması, ilgililerin bilgilendirilmesi.
• Gümüşhane’nin mevcut tanıtım materyallerinden ; Turist Gezi Haritası, Karaca Mağarası Broşürü, Yeşile Yolculuk Broşürü, Tarihe Yolculuk Broşürü, Genel Broşür, Tanıtım CD’si ile tanıtım çantalarının geliştirilerek yeniden hazırlanması.
• İlimizin Doğal Turizm’ine hizmet veren mağaralarının “ Gümüşhane Mağaraları Haritası” adı altında harita yapımı.
• Hazırlanan tüm materyallerin kayıtlı olan “Gönüllü Turizm Tanıtım Elçilerine” iletilmesi ve yapabilecekleri tanıtım çalışmaları hakkında düzenli olarak e-mail vb yollarla bilgilendirilmeleri.
• Turizm sektöründe meydana gelebilecek tüketici tercihleri ile ulusal ve uluslar arası turizm hareketleri konusunda e-mail vb.yollarla “Gönüllü Turizm Tanıtım Elçilerinin” bilgilendirilmesi.
• Düzenli aralıklarla Proje sahibi kuruluş ile gönüllü turizm elçileri arasındaki bilgilerin ve paylaşımların güncellenmesi, tanıtımların yinelenmesi.

4- Gümüşhane Kuşburnu-Pestil Kültür ve Turizm Festivalinde
Gümüşhane’nin çekiciliklerini tanıtma yarışması düzenlemek,
Gümüşhane’nin turizm güzelliklerine dikkat çekmek, basında ve vatandaş
nezrinde konuya daha yakın ilgi çekmek amacı ile (Gümüşhane Tanıtım
Fotoğrafları veya Gümüşhane Yağlı Boya Tanıtım Resimleri olabilir)
yarışma düzenlenecektir. Yarışma İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
tarafından organize edilecektir. Yarışmaya katılmak isteyenler
Müdürlüğümüze müracaat edecek ve Müdürlüğümüzce belirlenecek Yarışma
Şartnamesi dahilinde yarışacaktır. Yarışmaya katılanlara temin edilen
çeşitli hediyeler verilecektir. Bu Faaliyet hem festivalimiz için bir
yenilik olacak hem de festivalin yerel katılımcılarca
renklendirilmesini sağlayacaktır. Aynı zamanda dereceye girecek olan
“Gümüşhane Fotoğrafları veya Gümüşhane Yağlı Boya Tablo Resimleri
“Müdürlüğümüzün arşivlerine kazandırılmış olacak İl içinde ve İl
dışındaki tanıtım organizasyonlarında ve resim sergilerinde
sergilenecektir.”
Gümüşhane’de yok yok aslında!
Gümüşhane her mevsimde Turizm potansiyeli olan bölge illerimizin başında yer almasına karşın, yeterince değerlendirilemiyor.
Gümüşhane eski valisi Veysel Dalmaz’ın hediyesi olarak lanse edilen
mesela Kar düzeltme aracı ile, Zigana dağı kayak tesislerinde kış
mevsiminin en güzel aktiviteleri yapılabiliyor. 800 metrelik uzun kayak
pistine karşılık hem yeni öğrenenler için ve hem de amatör kayakçılar
için 100 metrelik kayak pistleri, bu sporu yapanlar için bulunmaz nimet
ama tanıtım yetersizliği yüzünden tesisler de boş kalıyor. Sadece hafta
sonları pistler, şenleniyor.

Gümüşhane eski Valisi Veysel Dalmaz, Gümüşhane’nin kayak ve Turizm
Merkezi Zigana’ya hareket kazandırmak için yurt dışından getirttiği
Kayak pisti düzeltme aracı (Kar traktörü) ile kayak tesislerine adeta
hayat verdi. Kar üzerinde 3 metre genişlikte yol açabiliyor ve pisti
düzenliyor. Bu da hem kayakçıların daha düzgün kayması ve de kar
üzerinde rahatça gezinebilmeyi temin ediyor.
Diyelim ki İstanbuldasınız vehafta sonu da Zigana’da kayak yapmak istediniz. İstanbul’dan Zigana’ya varış için 125 dakika yolculuk yapacaksınız. Bu süre, zaten İstanbul’dan Bursa’da Uludağ’a gitme süresi gibi bir şey değil mi?
İstanbul’dan Trabzon’a 1 saat 15 dakika uçuyorsunuz, Trabzon havalimanından da 50 dakikada Zigana kayak tesislerinde oluyorsunuz. Üstelik, kayak için hem kayak teçhizatı ve elbiselerine varıncaya kadar her şeyi buradan çok makul ücretlerle de kiralayabiliyorsunuz.
Hem de Trabzon’da trafik sıkıntınız, İstanbul’daki gibi de yok. Avantajınız, İstanbul’dan çıktığınız gün kayak yapabilmeniz. Uludağ’da yoğunluk olabilir belki de kayak malzemeleri için kuyrukta bekleyeceksiniz ama bu Zigana’da sorun bile değil, her şey gönlünüzce ve programladığınız gibi rahat olabiliyor. Üstelik konaklama ve barınma konusunda belki de Türkiye’nin en uygun koşulları da Zigana dağı kayak ve turizm merkezinde mevcut.
Öğütler;
GÜMÜŞHANE’DE ; YAPMADAN DÖNME
1- Karaca Mağarasının 15 milyon yıllık oluşumu ile gizemli bir
dünyada yolculuk ederek, doğal klima havasında ciğerlerinizi
rahatlatmadan,
2- Zigana dağı kayak evinde konaklayarak kar ve çim kayağı, foto-video
safari, ornitoloji, trekking, yamaç paraşütü, atlı doğa yürüyüşü gibi
etkinlikleri yapmadan,
3- Haziran, Temmuz, Ağustos aylarında yayla şenliklerinin ve kuşburnu Kültür ve turizm festivalinin heyecanını yaşamadan,
4-Taş köprü,Zigana,Kazıkbeli, ve diğer yaylalarda kekik kokulu doğal
güzelliklerin silüetini hissetmeden, Santa Harabelerinde tarihe
yolculuk yapmadan,
5-Sarıçiçek Köy odalarındaki sanat ve kültürün harman olduğu gizemli ortamı yaşamadan,
6-Artabel Gölleri Doğal Park Alanlarında bulunan 32 adet krater
göllerde, buzul karların mavi ile buluştuğu otantik ortamlarda kamp
yapmadan,
7- Şiran ilçemizde bulunan Tomara Şelalesinde su renginin süt beyazına
nasıl dönüştüğünü, su sesinden otantik şarkı dinlemenin zevkini
tatmadan,
8- Kelkit satala( Sadak) antik kentini gezerek antik havuzda yüzüp
güzellik tanrıçası Afrodit’ in havuz öykülerini , Londra British
Museum’ daki Bronz Büstün öyküsünü dinlemeden,
9- Zigana Limni Gölünde piknik ortamını yaşayarak doğal ve kültürel
güzelliklerin örtüştüğü Tarihi Zigana İpek Yolunda yolculuk yapmadan,
10- İmera manastırında göz yaşı odalarının mitolojik öyküsünü dinleyerek tarihte dinsel yaşantılarda yolculuğun tadına varmadan,
11-Merkeze iki km. mesafede bulunan Antik Kent Süleymaniye Mahallesinde
üç dine mensup insanların yaşantısını ve acı tatlı günlerini
yüzyıllarca birlikte nasıl geçirdiğinin güzel örneklerini ve öykülerini
dinlemeden,
12- Kürtün İlçesi örümcek ormanlarında doğal güzelliklerin mavi ile örtüştüğü gizemli dünyada yolculuk yapmadan…..
GÜMÜŞHANE’DE ; GÖRMEDEN DÖNME
1- Şehir merkezinde Orman İşletme Mezra Park yerinde şehre nazır piknik
yaparak , harşit vadisinin iki yakasına inci misali dizilmiş şehir
merkezini,
2-Şiran Tomara şelalesinde suyun süt beyazına dönüştüğünü, Merkez Halgent şelalesinde suyun gizemli akışını,
3- İnancın kayaya kazıldığı kaya kiliseyi (Çakırkaya Köyü), Kelkit
Satala (Sadak Köyü) Antik Kentini, Süleymaniye (Merk.) Antik Kentini,
İmera Manastırı ve Antik kenti ile Büyükçit Köyü Meryemana Kilisesini,
4-Kamberli,Tohumoğlu, Torul ; Taşköprü, Büyükçit Köyü Meryemana ve
Halilli Mah.köprüsü gibi tarihi köprülerin üzerinden tarihin akışını,
5-Tekke Çağırgan baba, Pirahmet, Firdevs Hanım, Gelin Ebe türbelerinde manevi mutluluğu,
6-Süleymaniye, Güzel Oluk Büyük Çit, Sadak gibi camilerde Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin güzel örneklerini,
7-Daltaban, Mir Ahmet, Osman Ağa, gibi tarihi çeşmelerde Osmanlı Türk dünyasının su kültürünü,
8-Kov , Canca, Torul, Akçakale, Keçi kale gibi kale örneklerini,
9-Çakır Gölü, Torul Zigana Limni Gölünü, Musalla da Artebel Göllerini ve Doğal Park alanını, Abdal Musa Kara Gölleri,
10-Torul Zigana Eski Çin- İran – Trabzon Tarihi İpek yolunun tarihi olgusunun doğal güzelliklerle kucaklaşmasını,
11-Tersondağı, Karanlık dere, örümcek, Zigana ormanlarını ve fauna varlığını,
12-Floradaki çok zengin çeşitliliği ve tespiti yapılamamış bitki çeşitlerini bu çeşitler arasındaki renk cümbüşünü,
13-Merkez Karamustafa Köyü Hatun oluk Mevkiini, Torul Güvenli Köyü
Tomara Mevkiini , Örümcek Ormanları içerisindeki anıt ağaçları.
14-Sarıçiçek Köy evlerindeki ve eski Gümüşhane Evlerinde tarih ile kültürün kaynaşarak sunduğu güzel örnekleri,
15-İlin sevecen ve misafirperver insan dokusu içerisinde sunduğu yayla şenliklerini, Festivalleri,
16-Yer altı sarayı Karaca Mağarasını ve Astımlı hastaları tedavi eden havasını,
17-Dinler mozağiinin,(müslümün,hiristiyan,Musevi) koyun,koyuna yaşadığı
Eski Gümüşhane)Süleymaniye mahallesindeki tarihin şahitliğini yapan,
Camileri,Kiliseleri,hanları,hamamları,mağazaları görmeden,dinlemeden,
18-Torul İlçesi Çit deresi güzergahındaki, Büyükçit, Gümüştuğ,
Haviyana, Avliyana, Zermut Köylerindeki Tarihi Çeşmeleri, Kiliseleri,
Camileri, Köprüleri, Su değirmenlerini, Kaleleri görmeden.
GÜMÜŞHANE’DE YEMEDEN DÖNME ;
1-Gümüşhane-Trabzon, Gümüşhane-Bayburt, Gümüşhane Erzincan,
Gümüşhane Giresun Ana Tur güzergahı üzerindeki yeme içme tesislerinde
alabalık, yöresel yemek çeşitleri, mangal ızgaraları, diğer yemek
çeşitleri ile damak zevkinizi yaşamadan,
2-Zigana dağı kayak evinde yöresel yemeklerin ve kekik kokulu mangal ızgaraların tadına varmadan,
3-Taş köprü Yaylası, Zigana Yaylası ve diğer yaylalarda kekik kokulu
mangal ızgara türlerini, yöresel yemek çeşitlerini ve alabalığı yemeden,
4-Zigana Limni Gölünde piknik ortamını yaşayarak doğal ve kültürel
güzelliklerin örtüştüğü Tarihi Zigana İpek Yolunda seyir zevkine
varırken mangal ızgaranı yemeden,
5-Yörenin damak tadı Siron’unu, gendime çorbasını, sacda lemis’ini ve kaymak kuymağını yemeden,
6-Güzellik iksiri ve kuvvet kaynağı kuşburnu çayını ve marmelatını tatmadan,
7-Yörede doğal viyagra olarak adlandırılan pestil –kömeden tatmadan,
8-Sofraların güç kaynağı cevizi ve doğal kan deposu dut pekmezini tatmadan,
9-Şiran Süt fabrikasında üretilen Gümüşhane kaşarını yemeden,
10- Mescitli Köyü Aile piknik İşletme tesislerinin doğal ve sıcak aile ortamında Alabalık, Izgara ve Kaymak Kuymağını yemeden.
GÜMÜŞHANE’DE ; ALMADAN DÖNME
1- Alışveriş için şehir merkezinde hediyelik gıda ürünlerinden, yörede
doğal viyagra olarak adlandırılan pestil- kömeden almadan,
2-Sofraların güç kaynağı cevizi ve doğal kan deposu dut pekmezini almadan,
3-Güzellik iksiri ve kuvvet kaynağı kuşburnu çayını ve marmelatını almadan
4-Torul ve Kürtün İlçelerimizde havuzlu bahçe ve daha bir çok desenle
üretilen el emeği göz nuru hereke tipi ipek ve yün halılardan almadan,
5-Kelkit İlçemizden desenli Zilli Kilimlerden, Şiran İlçemizde ala kilimlerden almadan,
6-Kürtün ve Torul İlçelerimizde üreticiden, tüketiciye sunulan ağaç oymacılık ürünlerinden almadan,
7-Merkez Dölek Köyünde yemeklerin damak tadında pişirildiği gudulardan almadan….
8-Gümüşhane-Trabzon, Gümüşhane-Bayburt, Gümüşhane Erzincan, Gümüşhane
Giresun Ana Tur güzergahı üzerindeki yeme içme tesislerinde alabalık,
yöresel yemek çeşitleri, mangal ızgaraları, diğer yemek çeşitleri ile
damak zevkini yaşamadan.
![]() |
Kimilerine göre “deli” onlar
M. Kemal AYÇİÇEK – 1 Ağustos 2008
Evet, onları yolarda görenler, “deli bunlar”
demiyor sadece, duyanlar da “kafayı yemiş bunlar” da diyorlar. Diyenler
ve öyle düşünenlere nispet edercesine onlar, tanımadıkları,
bilmedikleri, rengine, diline, ırkına, soyuna, sopuna bakmaksızın
girişmişler bir insanlık yarışına. Görünür de belki “ohh ne safari”
dedirtecek kadar gösterişli belki ama onca ülke ve onca yolculuk,
sanırım hem iyi bir dinginliği ve de gençliği gerektirir. İşte onlarda
onu yapıyorlar.
Onlar
dediğim, “Mongol rally 2008” grubu. İçlerinden sadece 30 kadarı
aracıyla Türkiye güzergahını seçmiş ama farklı kapılardan yollarına
devam ediyorlar.“gürültülü yüksek ses” verme diye bir büroşürle yola
çıkmış ve tam 300 araçla girmişler yola, taaa Londra’dan başlayıp 14
bin kilometrelik bir yolculuktan sonra Moğolistan’a varacaklar.
Londra’dan 19 Temmuz’da saat tam 12 de hyde Park’tan start almışlar.
Kendi dillerince buna “macera başlar” diyorlar. 16 Ağustos 2008 de de onların deyimiyle Mongolia bizim deyimimizle de Moğolistan’ın başkenti Ulaanbatar’da finişe varacaklar.
İyi
de bunların “zoru ne?” diyeceksiniz. Bende onu anlamaya çalıştım,
anladım da sanırım.Dünya’da en uzun ralli olma özelliğine sahip olan,
“Mongol rally 2008” rallisinde motor hacmi 500 ile 1000 cc ‘lik araçlarla katılım olabiliyor. Ralliciler, “Moğolistan’da çocuklara şiddet
uygulanmasın” diye seslerini tüm Dünya’ya duyurmak ve o ülkede ve diğer
ülkelerde ezilen ve zulüm gören çocuklara saygılı olunmasını
amaçlıyorlar. Bu organizasyonu “Christina Noble Foundation children’s”
vakfı yapıyor.
Tabiî ki de ralliler, normal insanlar için bir
“delilik” ama adrenalinde sınır tanımayanlar, maceracı ruhlara sahip
insanlar bir de gençlerse ve de Üniversiteler de de sadece derslerle
değil de Dünya’daki tüm sorunlarla ilgililerse atlayıp araçlarına
çıkıyorlar 14 bin kilometrelik macera rallisine girişiyorlar.
Ralliye Londra’dan başlamışlar ama amaç seslerini duyurmak ya önce İspanya’da Madrid,
İtalya’da Milano,Almanya, Çekoslavakya, Slovakya, Romanya, Bulgaristan
ve Türkiye’ye geliyorlar gruplar halinde. Üzerlerinde çeşitli web
siteleri adresler, flama ve bayraklarla zaman zaman otellerde ve
çoğunlukla da çadırlarda konaklayarak yol alıyorlar kendilerince.
Yukarda
da sözünü etmiştim tam 300 tane araç bunlari kendi kafalarına göre
gidecekleri güzergahları belirlemişler. Türkiye’den geçen grupta
İngiliz gençler ağırlıktalardı. Bir kısmı karayoluyla Erzurum- Ağrı
üzerinden Doğubeyazıt’tan İran’a geçerken,
kimileri Silopi’den Irak’a ve oradan İran güzergahını seçerken,
kimileri de İstanbul, İzmit, Sakarya, Düzce, Bolu, Çankırı, Kastamonu,
Samsun, Ordu, Giresun ve Trabzon üzerinden de feribotla Rusya
Federasyonu’nun Sochi kentine oradan da Türkmenistan, Kazakistan ve
Moğolistan’a ulaşmış olacaklar.
Will Mcgeehin, James Cook, Alex Nimmo, Rory
Naylon, Graham Campbell ve Jules Wayne, yani 3 araçlı bu grup,
Trabzon’da iki gün kaldılar. Onlarla hem bu gezilerini ve hem de
Türkiye’nin AB yolculuğuna nasıl baktıklarını. Tabi onlar, İngiliz
vatandaşları olduklarından Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde yer alması
gerektiğini düşünenlerden. Zaten onun için de Türkiye güzergahını
seçmişler, halkı daha yakından tanımak ve görmek için. Türkiye’den
çıkarlarken, elbette beyinlerinde İstanbul iz bırakmış bir de giderayak
Trabzon.
Bol bol çay içtik, yabancı dil olmamasına rağmen
her biriyle de çok iyi anlaştık. Will Mcgeehin Balık burcundan yol
arkadaşı Jules Wayne ikizler, James Cook koç burcundan Graham Campbell
kova, Rory Naylon Başak burcundan Alex Nimmo Boğa burcu’ndandı. Bu
ikili seçim, Üniversite arkadaşlıklarından geliyor ve elbette
birbirleriyle de iyi anlaşıyorlar. Ama Will Mcgeehin ile Jules Wayne,
burclarının ters oldugu iki arkadaş.Bu birliktelikte idare edici Will.
Neden bu burçlara girdim, nasıl anlaşabildiğimizi ifade edebilmek için.
Astroloji’ye 6 sı da inanıyor ve burçların insanlar üzerindeki rolünü de önemsiyorlar. Ama insanlığa hizmet adına tüm burçların yapabileceği etkinlikler vardır. Bunlar, yukarda saydığım isimler, dikkat edilirse kendi başına bağımsız hareket etme özgürlüğüne sahip burçların insanları. Kafalarına estiği gibi harekette bir beis görmeyen tipler. Balık, burc olarak pek onlardan gözükmese de onunda yıldızı Jüpiter olunca Will, yıldızının sesiyle bu etkinlikte yer alıyor.
Şimdi bizler, sadece kendi toplumumuz içinde çok hareket etmeden çevreyi veya Dünya’yı tanımadan dar alanda kalarak, ömrümüzü doldururken yabancıların Dünya’nın her yanını fellik fellik dolaşıyor olmalarından hiçbir şey çıkarıp da kendimizle kıyaslamayacak mıyız?
İngilizler, veya
Avrupalılar elbette Moğolistan’a sırf o ülkede çocuklara şiddet
uygulanıyor diye 14 bin kilometre yol kat etmeyi göze alıp yollara
düşerken, bizler her hangi bir zulüm için için veya insan hakkı ihlali
için ne kadar kımıldayabiliyoruz?
İngiliz gençler, ellerinde gidecekleri ülkelerin halklarına
ters düşmemek, gelenek ve göreneklerinden haberdar olmak ve gittikleri
ülkelerdeki sisteme ayak uydurabilmek ve uyumlu olabilmek üzere
eğitilmişler ama bir de yanlarına hazırlanmış katalog almışlar. 11 Euro
fiyatı ama bir güncel ansiklopedi gibi özenle hazırlanmış.
Hangi ülkede içkinin hangi oranda içilebilirliğine varıncaya kadar ve
elbette kentlerin planlarına varıncaya kadar haritalarle destekli bir
güzel katalog.
Bizim ülkemizde bu katalogda yer alıyor tabi ama bizde böyle bir yayın yok maalesef. Kendi ülkemizde belki iller bazında vardır ama yeterli çalışmalar olmuyor veya herkesin ulaşabileceği yerlerde bulunmuyor. Eksiğimiz var, yayınlar konusunda da insanlığa duyarlık konusunda da açığımız var. Bunu tamamlamak ve bu gençleri örnek almak elbette bizim gençlerimize de düşüyor.
Bu İngiliz gençler Will Mcgeehin, James Cook, Alex Nimmo, Rory Naylon, Graham Campbell ve Jules Wayne, anne ve babalarının bu olaya bakışlarını sordum, gülüştüler önce sonra da ayaklarıyla bir tekme atar gibi yapıp, “bizi kapı dışarı ettiler, defolun gidin, yeter ki kaybolun” diye sevindiler diyorlar. Biz de bunun tam tersi, bir sahiplenme, çocuk 60 yaşına da gitse baba varsa o ne derse o olacak mantığı. Oysa çağ değişmiş, şimdi günceli görebilme, algılama ve çağa uyum sağlama noktasında insanlık ama bunu farkına varamıyoruz.
Ha
o kataloğu imzalayarak onu bana verdiler. Ellerindeki tek katalogdu.
Almak istemedim ama ısrar ettiler ve bıraktılar. Faceebook’ta adresleri
var, oraya kaydettiler ve bloglar da ve web sitelerinde
Türkiye’yi ve Trabzon’u kayda geçtiler.Rusya’ya giden türk işöilerinden
bağlama dinledi, ellerindeki mozika aleti ile nota çalıştı ve kitap
okudu zamanı öyle değerlendirdiler.
Trabzon’da iki gece konakladılar. Emniyet Müdürlüğü Deniz Şube önünde bulunan Gümrük parkına çadır kurdular, memnun oldular. Trabzon’u beğendiler ve şimdi İngiltere’de 6 tane Türkiye’nin ve tabiî ki Trabzon’un ve Trabzonspor’un Üniversite mezunu fahri elçileri olarak Trabzon’dan ve Türkiye’den ayrıldılar.(yazı ve fotoğraflar: M. Kemal AYÇİÇEK- www.karadenizolay.com)




