| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

gasteci

12 "türkiye" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"türkiye" etiketi kullanan diğer içerikler resimler, videolar

ABD Başkanı Obama'nın Türkiye ziyaretinin anlamı

ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyareti

M. Kemal AYÇİÇEK – 8 Nisan 2009

ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama’nın Türkiye ziyareti sırasında çeşitli platformlarda verdiği mesajlar tartışılıyor. Olayı herkes, kendi cenahından yorumluyor. Gerçekte Obama’nın amacı neydi? Hep alıştığımız, kuşkucu bakış tarzımızla “bizden çok şeyler istemiştir, kaybımız çok olacak, göreceksiniz” mantığını haklı kılacak bir durum söz konusu bile değildir. Obama, bir önceki ABD Başkanı Bush’un dinlememekte direndiği Türkiye’ye aslında bir derin özür ve gelecekte de güven telkin etmiş ve “kritik ortaklık” adımını atmıştır.

Bugüne kadar hiçbir ABD başkanının olmadığı kadar tüm ziyaretlerinin Türkiye başta olmak üzere Dünya kamuoyuna canlı yayınlarla mesajlar verdiği bir gezi olmamıştır. Gerek bilişim çağının teknolojik imkanlarının gelişmişliği ve gerekse yayıncı kuruluşların çok donanımlı oluşları sayesinde ABD başkanı Barack Hüseyin Obama’nın ziyaretini sadece gazeteciler ve diplomatlar değil tüm Dünya canlı yayınlarla izlemiştir. Artık günümüz şartlarında verilen tüm mesajların, orasından burasından kırıntılanarak, toplum üzerinde bir takım şüphe ve vehimlere yol açacak yorumlar, eskiden olduğu gibi yapılamayacak. Yapılsa da zaten yapanların hangi amaçla bu yorumları yaptıkları sırıtacaktır.

Devletlerarası resmi müzakereler hariç, gezi ayrıntılarıyla kamuoyunun gözleri önünde cereyan etmiş ve yakın bir zamanda kamuoyu yoklamalarında Türkiye halkının yüzde 50’lere düşen ABD desteği, Obama’nın iki günlük Türkiye ziyaretinde yüzde 80’ler üzerindeki desteğe ulaşmıştır. Öyleki, Obama’nın İstanbul’da Ayasofya Müzesi ve Sultan Ahmet camii ziyaretlerinden sonra Tophane-i Amire’de öğrencilerle buluşması ve orada insanlar arasında daha iyi iletişim kurulmasının, yanlış anlamaların üstesinden geleceğini ifade etmesi ve gençlerin politikaya girmesini önermesi başlı başına bir değişim ve gençliğe güvenin ifadesidir.Ayrıca, gençlerle buluşmasında “ezana yarım saat var, ezandan önce bitirmeliyiz” şeklindeki ayrıntıyı ifadesi, inanca olan saygısının yapmacık olmadığının bir kanıtı gibiydi.

Barack Hüseyin Obama’nın hem beden dilini ve hem de yaptığı konuşmalardaki “insana saygı”yı ön plana alan kullandığı sözcükleri, belki bizim karakterimize uygun ifade tarzı da kendisine inanılırlığı artırmıştır. ABD başkanı, eski başkan Bush’un tam aksine bir profil çizerken, gençlerden birinin “Abd’deki liderlerde  simalar değişir ama kafalar değişmez, aslında sizin de bush’tan pek farklı olmadığınıza ne dersiniz?” şeklindeki sorusuna, Obama’nın “uygulamalarımızla bunu görürsünüz. Liderler arasında fark var mıdır, yok mudur görürsünüz” cevabı bile iyi niyet ve dürüst bir politikacı imajını ortaya koymuştur.

ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama, bir önceki başkan George w.Bush’un Irak’ın işgal edilmesi olayı başta olmak üzere bölgedeki politikalarında kulak verip, dinleme zahmetine bile katlanmadığı Türkiye’ye aslında dolaylı bir “özür dileme” ve bundan sonra Afganistan, Pakistan, Ortadoğu, Irak, İran, İsrail-Filistin, Türki cumhuriyetler, Kafkaslar ve hatta Rusya ve Avrupa konusunda da her türlü problemi, birinci derecede paylaşacağı bir patner olarak kabul ettiğini ilan için Türkiye’ye gelmiştir. ABD başkanı Obama, Türkiye’nin Dünya’daki konumunu nihayet tam olarak algılamış olarak, Türkiye’nin liderliklerine özellikle bu coğrafyada muhtaç olduğunun farkındalığı ile “kritik ortaklık” ifadesini kullanmış ve konumuna uygun ağırlıkla mesajları tüm Dünya’ya açıkça ilan etmiştir.

ABD, Türkiye’yi tıpkı kendisi  gibi görüp, bundan sonraki özellikle Orta Asya, Orta Doğu, İran, Irak, İslam alemi ve  Kafkaslardaki politikalarında öncelikli “güven ülkesi” olarak kaydetmiştir. “kendisi için istemediğini başkası içinde istememe” mantığını Obama, İran ile ilgili bir soruda ortaya koydu. Gençlere özellikle eski kuşakların bazı alışkanlıklardan kurtulmakta zorlandığını ve yeni neslin bu tarz koşullanmışlıklar arasında boğulmaması gerektiğini ifade etmesi de Obama’nın tüm sorunlara nasıl yaklaşım göstereceğinin bir işareti değimliydi? Kısaca ABD başkanı Barack Hüseyin Obama, tamda günümüz Dünya’sının beklentilerine uygun bir dil kullanan, Dünya’nın ihtiyaç duyduğu bir liderlik profilini çizdi. Ayrıca, Dünya’nın “jandarması” olmadıklarını, “bir elin nesi var iki elin sesi var” düsturu ile Dünya sorunlarının üstesinden gelinebileceğinin bilincindeki bir lider tipini çizdi. Türkiye’de nasıl Tayyip Erdoğan’ın belki bilmeyenlerce yadırganan “Kasımpaşalılık” diye niteledikleri doğal ve tabiliğini, şimdi tüm Dünya, Barack Hüseyin Obama’nın şahsında görüyor. Olması gerektiği gibi, rolsüz ve de sade ve gerçekte bir insanın olması gerektiği haliyle bir liderlik. Gurur ve kibirden uzak, akil ve de mantıklı ve makul, ben merkezlilikten ziyade “biz” diyebilen bir liderlik Obama’nın ki. Sanırım Dünya’nın da tüm ülkelerinde aynı hasletleri taşıyan liderlere ihtiyacı var. Ve böylesi liderliklere de ülkeler, ancak halkları isterse kavuşabilecekler.

ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama’yı hep birlikte izledik. Şimdiye kadar hiç görmediğimiz bir liderlik vizyonu çizerken, bize iğne batırırken kendine de çuvaldızı batırmayı ihmal etmediğini gördük. Belki de bizim hoşumuza giden yanı da buydu. Zaman zaman söylemlerine kızanlarımız olmuş olabilir, bizi tesir ve etki altına almak için böyle yaptı denebilir ama Obama’nın Türkiye gezisini yakından izleyenler, neyi niçin ve ne kadar yerinde kullandığını da anlamışlardır. Burada Obama’nın söylemlerinden ve de ifadelerinden çok farklı anlamlar çıkararak, tıpkı geçmişteki gibi gelecekle alakalı bir takım komplo teorileri üretmeye gerek yok. Her şey eskisinden olmadığı kadar ayan beyan ortada ve milletin gözünün önünde olmaktadır. Afganistan konusunda Türkiye’den asker de istenecekse ve ama bizim komutanlarımızın nezaretinde askerimiz o coğrafyalara gidecekse bundan gocunmamıza gerek yok ki. Askerimiz zaten her gittiği yerde risk altındadır. Kendi ülkemizde bile askerimiz risk altında değil midir? Şu unutulmamalı, silahın olduğu her yerde her zaman risk vardır. Öyle değil mi?

Kısaca ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama, Türkiye’den tüm Dünya’ya, “bundan sonra bu coğrafyanın, ABD’si sizsiniz.Türkiye’dir. Ama eski ABD’si değil yeni ABD’sisiniz, size güveniyoruz. Ceddinizden aldığınız derslerle mi, adalet duygularınızla mı hangi ahvalde olursa olsun bu coğrafya’da siz artık sizindir. Ben sadece istediğiniz zaman yanınızda olacağım”mesajı vermiştir. Yani salt, Türkiye’nin yüzde 98’i müslümandır, aman buradan İslam alemine “şu mesajı da vereyim” kaygılarından ötedir ABD’nin Türkiye’ye biçtiği misyon.

Ha şimdi benim için “ne yalaka adam ya, nasılda Obamacı olmuş” diyenlerinizi duyar gibiyim, hayır ben ABD’ci değilim ama ben bugün ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama’nın eski ABD başkanlarına oranla çok doğru bir insan olduğuna inanmakla, Rusya’nın da en az ABD’nin yeni lideri gibi insanlarının bol ve güvenilir insanlar olduklarına inanıyorum. Burada şucu veya bucu olmak önemli değil artık Dünya, bir köy oldu. Bu alem de tüm insanlığın huzur ve saadetini düşünen, barış ve kardeşliklerin dil, din, ırk,renk gibi ayrımcılıkları içermeyen her türlü insanı düşünüşün ve insanca yaşamın olması için çaba sarfeden liderlerden yanayım. Dünya’daki haksızlıkların, zulmün dizginlenmesi ancak böyle liderler sayesinde giderilebilir diye düşünüyorum.Bu vesileyle Barack Hüseyin Obama’yı başkan seçen tüm ABD’lileri de başkan Obama’nın şahsında tebrik ediyorum. Kalın sağlıcakla.

Not: Bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır.

AB, şart mı?

AB Şart mı?

 

M.Kemal AYÇİÇEK  -5 ARALIK 2004

Ne olur diyorlar, bilen bilmeyen herkes soruyor. Ha bilenler hariç aslında bilenlerin bir kısmı belki bilinçli belki de rol gereği hemen savunmaya geçiyor bilmeyenlerse sanki AB olmazsa kıyamet kopacakmış gibi bir dur hali sergiliyorlar.

 İnsan ister istemez hayret ediyor. Yani bunca konuşmalar, bunca mesailer ve koşuşturmaların arasında duyduğu en ufak bir olumsuzluğu ele alıp, “ eyvahhh, hah şimdi battık, gördünüz mü, olacağı buydu?” gibi saçma sapan vehimlere kapılıyor ve de sanki ne anladığı belliymiş gibi de ya üzülme numarası, ya da “Ohhh ohhhhhhhhhhhhhh, inşallah tarih vermezlerde hükümetin gidişi olur” diye sevinebiliyor.  Aslında o tarih verilip verilmemesi olayında da değil, hatta büyük kesim sanki 17 Aralık’ta Avrupa Birliği’ne girilip-girilmemesi gibi olayı değerlendirebiliyor. Yani, millet “bak, Ahmet’te biliyor ya” desin diye konuşanlar yüzünden tam olarak neyin olmakta olduğunu anlayamıyor. Kafalar karışık ama inanın bu yüzden karışık.Aslında durum hiç de öyle sanıldığı gibi değil ki!

Oysa Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye arasındaki olay çok basit ve de sade bir hadise.Biz 45 yıl önce Avrupa Topluluğu(O zaman ki adıyla AT)’na müracaat edip, bizide aranıza alın demişiz. Onlarda Türkiye’de sık sık  askeri darbeler olması ve Demokratik bir ortamın olmayışı nedeniyle bugüne dek bizim bu talebimize olumlu cevap verememişler. Ne olmuş, Ak Parti iktidarları, Abdullah Gül ile 58. TC Hükümeti ve Tayip Erdoğan’lı 59.TC Hükümeti, büyük bir kararlılıkla  Türkiye’yi AB’a taşımak için  Kopenhag kriterleri olarak tarihe geçen siyasi  adımları atmış, yasaları AB ile uyuma uygun hale getirmişler ve Avrupalılara “Hadi şimdi bize  müzakerelerin başlaması için tarih verin” demişler. Şimdi Avrupalı 25 ortak ülke de 17 Aralık 2004’te Türkiye ile ortaklık müzakerelerine başlamak için bir tarih vermeyi tartışıyor.

Türkiye’nin bu müzakerelerin başlanması konusunda verilecek tarihin 2005’in ilk altıncı ayı, yani  en geç Haziran’ı hedef alırken, Avrupa Birliği’nin bazı ülkeleri de bu müzakerelerin  “özel statü” ile verilmesini, ya da 2005’in sonu itibariyle verilmesini tartışıyor, Türkiye’de  gerek özel statü veya Haziran’dan sonraki müzakere tarihine olumlu bakmayacağını vurguluyor.

Şimdi tarih bizim istediğimiz şekilde verilmezse ne olur? Tarih verilmezse ne olur?  Türkiye’nin istediği gibi müzakereler başlarsa ne olur? Başlamazsa ne olur? Eğri oturup doğru konuşalım(Bu ifadeyi İbrahim amcam,Doğru oturalım doğru konuşalım)diye söylüyor bence de haklı) Türkiye, her halükarda hangi durum doğarsa doğsun bu müzakerelerden karlı çıkacak taraftır. Neden?

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne illa da girelim gibi bir kaygısı aslında yoktur. Türkiye, AB’ı isterken temel aldığı ölçü, kendi insanına insanca yaşam hakkının teminat altına alınmasını sağlayacak temel yasalara kavuşmaktı. Bunu da yaptı. AB, müzakere tarihini Türkiye’nin istediği gibi 2005’in Haziran’ından önceye verirse  adaylık sürecinde çıkarılan yasaların uygulanması noktasında biraz daha gayret sarfedecektir. Aksi halde, zaten yapılan yasal değişiklikleri baz alarak bunlara “Ankara kriterleri” adını vererek, bu kez  gelişmiş toplum olarak, Müslüman ülkelerin Dünya’daki öncü Model ülkesi olacak. Dolayısıyla da Müslüman ülkelerin öncüsü olarak gelişen Dünya’da halkı Müslüman olan ama Laik bir ülkede Demokrasi’nin bireylerin mutluluğuna vesile edileceği bir yönetimi geliştirecektir.

Türkiye insanı olarak bizler, hangi şart altında olursa olsun bugüne değin görmediğimiz bir medenilik düzeyi ile insan olmanın, mutlu ve huzurlu olmanın mücadelesini vermiş olacağız.Aslında bizde geçmişte zaten var olan ve ama çeşitli vesilelerle ve de tarihsel olaylar yüzünden kaybedilmiş örnek kimlikli ulus millet olmanın bahtiyarlığını yaşayacağız. Bunu yaparken AB ’a girsek ne olur girmesek ne olur. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ’ ın ifade ettiği gibi biz AB ’a tam üye olsak her birerimize dolarlar havadan yağmayacak ki? O halde, elbette geleceğe umutla bakarken Türkiye’ye Haziran 2005’ten önce verilecek müzakerelere başlanması tarihi elbette Dünya ülkeleri açısından ve Türkiye’nin itibarı açısından olumlu bir referans olacaktır ama tarih istediğimiz gibi verilmemiş olsa da ülkemizin kaybedecek bir şeyi yoktur.

 Ha “ değer yargıları açısından kaybedeceklerimiz yok mudur?” denilebilir elbette ama onlar zaten müzakere sürecinde tartışılacak ve karara bağlanacak konulardır. Onun için Türkiye’nin istediği zaman diliminde de olsa müzakere tarihi almış olması, esas kavganın başlangıcı da olacaktır.Ama bu kavga, bireylerin ne kadar özgürlüklerle sınırlandırılması konularıdır ki bu konular çok farklı açılardan elbette karışık ve de elbette zor tartışmaları da kapsar.Ama, biz millet olarak bu tür konuları da uzlaşı kültüründe tartışıp, rayına oturtacağız.Bunda da bireylerin empati kültürünün gelişiminin çok büyük katkısı olacak.Bunu da başarırız gibi geliyor bana.

Bu konu ile Hükümet’in gidip gitmemesi üzerinde hesaplar yapanlar varsa ki vardır, onlar avucunu yalasın . AB, tarih versin ya da vermesin bunun iç politikada hükümetin gidip gitmemesiyle uzaktan yakından alakası olmaz, boşuna hevese kapılıpta sonra hayal kırıklığına kapılmasınlar diye buradan uyarıyorum. Boş hayallere kimse kapılmasın. Bu Hükümet, Üsküdar’ı geçti. Kalın sağlıcakla.

Not : Bu yazım aynı zamanda  www.karadenizolay.com  ve www.kuzeyhaber.com  da yayınlanmaktadır.(mka)

Yayla yolları

Kimi küresel ısınmaya verse de Karadeniz Bölgesi’nde var olan aşırı nem yüzünden zaten insan çalışmadan da terler. Denize girseniz de faydası olmaz, denizden çıktığınız anda giysileriniz

Yayla yollarıM. Kemal AYÇİÇEK – 28 Temmuz 2008

www.karadenizolay.com (Özel)- Kimi küresel ısınmaya verse de Karadeniz Bölgesi’nde var olan aşırı nem yüzünden zaten insan çalışmadan da terler. Denize girseniz de faydası olmaz, denizden çıktığınız anda giysileriniz yapış yapış olur ve bunalırsınız.Nefes almakta zorlanırsınız yaz mevsiminde. Bunun için bir çok kemençe türküsünde “benim ilacım yayla” diye feveranlar bile vardır. Hal böyle olunca da hafta sonu gelince aracına binen tutar yayla yolunu. Ama bu sadece gezmeyi bilenler için böyledir. Kimileri de hava ne kadar rutubetli olursa olsun, yaylalara gitmeyi ya akıl edemez veya buna fırsatı olmaz veya imkanı da denebilir.

Normalde araçların olmadığı dönemlerde 2 veya 3 gün yürüyüşle gidilebilen yollar, şimdiler de hem yolların bakım ve onarımının daha sık yapılıyor olması, son model araçlarla bile yaylalara günübirlik çıkıp inme fırsatını veriyor. Bu nedenle olacak sadece yaylalarda kalanların değil sahillerden de yayla şenliklerine akın ediliyor.Araklı’da Balahor yaylası şenliğini Araklılı “çebiler şenliği”ne dönüştürseler de aracını alan çıkmış bu şenliklere. Araklı ile Balahor yaylası arasındaki zaman zaman çiselerle ıslanmış yolda, kimi zaman da toz bulutları oluşturarak hınca hınç dolmuş araçlarla Karadeniz insanı yayla şenliklerine taşınıyor.

 

Kimilerine göre kamyonların üzerinde veya kamyonetlerin üzerinde seyahat edilmesi sakıncalı ve tehlikeli bulunsa da bu görüntüler yayla yollarında pek de yadırganmaz. Çünkü, geçmişte de zaten bu kültür, araçların yeni yeni yollara girdiği dönemlerde de kamyonlar köç taşırken aynen bugünkü gibi her yanından salkım saçak insanlar sarkarak yaylalara ulaşım sağlardı. Hem günümüz de yaylalara öylesine talep oluyor ki, insanlar binecek araç sıkıntısı bile yaşayabiliyor. Bu nedenle de kamyon kasalarından sarkan insanlar, genellikle kendine son derece güvenen gençlerden oluşuyor.Araçların içinde olanlar belki şarkı veya türküyü sadece otolardaki cihazlardan dinleyerek yolculuklarının tadını çıkarırken araçların üzerindekiler, şarkı veya türküleri kendileri çağırır üstelik çevrenin rahatsızlığı gibi bir tepkiyle de karşılaşmadan belki sevdalarını dillendirir, coşkularını dağlarda yaşar, bundan mutluluk elde ederler. Belki de bir sevdiği var ve sevdiğine olan aşkını bu yayla yolarlında ilk kez dünyaya haykırır gençler. “yayla yolları taşli , geliyor güzel başli, ne oldi sana yavrim, dayman gözlerun yaşlı” vs. gibi.Düşünsenize kentlerde yaşayan ama içinden geldiği gibi bağırıp yüksek sesle şarkı söylemek isteyen insanların böyle bir özgürlüğü var mı? Bunu yaparsanız çevre tepkisi anında sizi bastırır, içinize ittirir ve de susarsınız. Deşarj olmak isteseniz de buna imkan bulamazsınız ama ya yayla yolları.. İşte yayla yolları tamda bu boşalımın veya ses tellerini açmanın veya belki horonlara yolda hazırlığın bir ön antremanı sayılır.

 

Yayla yolları bu anlamda özgürce sizi kucaklar ve sesinizin güzelliğine bakılmaksızın da söylediğiniz şarkı da türkü de yollar boyunca yerini bulur. Yanınızda varsa birileri, zaten sizinle ya birlikte şarkıya eşlik eder veya siz bitirince o başlar söyleme, bu bir ahenk içinde yolculuğunuzun sonuna varıncaya kadar sürer tabi sesiniz kısılmazsa.

 

Aracı kulanan her kim olursa olsun zaten yayla yollarında yavaşca yol alır ve üzerinde taşıdığı insanların sorumluluğunun bilincindedir. Ama tüm bunlara rağmez zaman zaman olumsuzluklar olmaz değil elbette kazalar olabilir ve bunlarda da aracın üzerinde ya da içinde olunmasının tehlike boyutu olarak birbirinden pek farkı olmaz hatta böyle yollarda araçlar zaten ağır seyrettiği için aracın üzerinde bulunanlar her hangi bir tehlike anında da kendilerini rahatlıkla kurtarabilirler. Bunları yazarken bir özendirme değil ama bu tarz görüntüleri yadırgayanların olaya farklı şekilde bakabilmesini sağlamak için anlatıyorum. Bunları biz yaşadık, yaşıyoruz. Ama bu tarz yolculuklar, aşırı süratlerin yapıldığı devlet karayollarında elbette mazur görülemez. Ama Yayla yollarımız bu tarz seyahatlere yer yer izin verir.Fotoğrafları, yapım çalışmaları yıllardır devam eden ve ne hikmetse bir türlü de bitirilemeyen Araklı-Bayburt yolunda salmankas dağının iniş ve çıkışında, Hacıveli ve Balahor yaylası ve Esertaş’ta çektim. Yayla yollarının nasıl şenlendiğini sanırım fotoğraflar zaten anlatıyor onun için de bir şeyler söylemeye gerek kalmıyor. İsterseniz siz de bu insanlar gibi yayla yollarında toz bulutları arasında yolculuk yapabilir ve yaşadığınızın farkına varabilirsiniz..

Karadeniz'den Dünya'ya Farklı Bir Bakış!

Ver elini Ağrı Dağı

Tatil değil diyemem genel boyutuyla bir geziydi yaptığımız ama tatil gibi bir gezi demek daha doğru olur.

Tatil değil diyemem genel boyutuyla bir geziydi yaptığımız ama tatil gibi bir gezi demek daha doğru olur.

Temmuz sıcaklarından bunalınca bir çoğumuzun aklına hemen deniz gelir belki haklı olarak ama zaman zaman tersini yaparım. Mesela, gideceğim yeri veya güzergahı belirlerken harita falan kullanmam. Bir nokta seçerim ve derim ki , “ben Ağrı’ya gideceğim” ve oraya nerden nasıl gitmem gerektiğine de anlık karar veririm.

M. Kemal AYÇİÇEK
Ağrı- Iğdır- Erzurum- (Karadenizolay.com- Özel)-Gezi, planlı olursa sizi huzursuz edebilir. Evet , planlı geziler de diyelim ki dediniz ki, “Cumartesi günü Ağrı’da olacağım” ama o gün Ağrı’da olamadıysanız bu sizde sıkıntı olmaz mı? Ben de olur. Onun için de yola çıktıktan sonra, yol ve güzergahın durumu belirler planı.

Geziye, mıhmandarımla Çal mağarasından başladık. Hem fotoğraf çekecek ve hem de belki daha önceleri de gittiğimiz yerlerdeki değişimi gözlemleyecektik. Öyle de oldu zaten. Hıdırnebi’de sabah çayımız içtik. Biraz yayla havasıyla rutubet rehavetini üzerimizden attık. Akçaabat – Düzköy vadisindeki mükemmel yaylalardan geçtik, Maçka’ya indik.

Maçka- Sumela manastırı yolunda bir Alabalık çiftliği var, orada üretimi yapılan balıklar, pembemsi ete sahip somonu andıran alabalıklar. Onlardan aldık canlı alabalık ve zigana dağına çıkarken bir çeşmenin yanında o balıkları izgara yaptık. Bir güzel doyduk tabi. Ha öyle izgaradan falan iyi anlayanlardan sayılmayız onun için sakın ola “ben yapamam” demeyin.

Torul – Gümüşhane, Bayburt derken Erzurum’a geçtik. Erzurum’un hemen girişi sayılabilecek yerde ılıca ilçesi var, orada Kükürtlü suyu (biraz kokusu var) olan kaplıca var. Hem belediyenin yaptığı bir de otel var. Farklı bir ortam, dilenirse burada kalınabilir.

Ha gezi boyunca önemli olan sizin lüks beklentisi içinde olmamanız. İlla her gittiğiniz yerin yaşadığınız yer ile kıyaslanması gerekmez. Gidilen yerler, zaten görmediğiniz yerler değil mi? Değişik ortamlara giderken illa her yerde yıldızlı bir otel olacak diye bir arayışınız olmasın. Gece kalmanız gerekiyorsa oradaki insanlar nerde konaklıyorsa siz de onları yadırgamadan, farklı bir yerden gelmiş havasını da onlara yansıtmadan girin bir hotele, motele veya bir pansiyona veya bir çadıra ama yadırgamayın.

Biz çocukluğumuzda hanlarda kalırdık yayla yolunda mesela, keşke o zamanlardaki gibi yine hanlar ve konaklar olsa diyesi geliyor insanın. Düşünsenize iki gün yaya yol yürüyerek yaylaya ulaşırdık. O zamanlar, şimdiki gibi güzel yollar ve de bunca ulaşım aracı yoktu. Handa geceleyeceğimiz zaman sığırlardan süt sağar, o sütü kaynatır ve akşam yemeği yapardık. Hancılar, size tencere, tava verir, yardımcı olurdu. Onlar da yadırganmazdı. Bulunduğun şartlara uyum sağlamak kötü bir şey değil ki, öyle değil mi?


Cağ kebabı ve Erzurum evleri

Erzurum’da Atatürk caddesinin girişi sayılabilecek yerde Dede otelin hemen ilerisinde Canbaba’nın cağ kebabını severek yersiniz, et kokusu biraz garip olabilir ama vejeteryan tarzı için bolca yeşil zaten yörede sorun değil. Hatta taze soğanı, patatesi veya marulu el arabalarında görünce dayanamaz hemen alırsınız bile.

Biraz ileride Eski Erzurum evlerini anımsatan ve onları yaşatma adına ayağa kaldıran bir işletmeyi gezebilir ve eskiden ne vardıysa kullanılan Erzurum evlerinde aynı ortamın otantizmini orada soluklarsınız. Yer minderlerinde kurulu, dilediğiniz yöre yemeğini sipariş edersiniz. O yemek gelinceye kadar da sofrada gerekirse bilgisayarınızla internete bağlanır, gezinirsiniz.Yemeğiniz gelir, onu yersiniz ardından demlik çayınızı yaparlar ve bir güzel istirahat etmiş olursunuz.

Bir günde sadece 465 kilometre yol almak pek akıl kari değildir gezi de ama ben zaten akıl kari olsunlara da pek takılmam ki. Akıllara ziyan denebilecek tarzı daha uygun bulurum her zaman değil tabi ama zaman zaman. Öncelikle Ağrı dağını görelim dedik. Ağrı dağını ilk kez 2003’te de görmüştüm, tabi yol güzergahından. Dağları severim ama tırmanma zamanı bulamadım desem yalan söylemiş olmam. Küçükken Gavurdağı, ziyaret, zilfo gibi dağlara çıktım sadece o kadar.

Köprüköy’den sabah saatlerinde çıktık. Dışardan bakıldığında sanılır ki Ağrı dağı Ağrı ilimizdedir. Yani Ağrı’ya vardığınızda Ağrı dağını da hemen görürsünüz. Durum öyle değildir. Ağrı il merkezinden Ağrı dağını görmek mümkün değildir. Ağrı dağı Ağrı iline 102 kilometre uzaklıktaki Doğubeyazıt’tadır.

Horasan, Aras, Tahir, Eleşkirt yolunda Kızıldağ’dan 2315 rakımlı saç geçidini aşıyorsunuz. Yollar, fena sayılmaz. Köse dağını geçiyorsunuz ama dağ geçtiğinizin farkına varamıyorsunuz. E- 80 Devlet karayolundasınız. Ağrı’ya geldiğinizde bir dinlenme molası, güzel bir ağrı dondurması ardından çay içip “yolcu yolunda gerek” diyerek tekrar yola koyuluyorsunuz. Murat, Taşlıçay, Diyadin’den Doğubeyazıt’a geçerken 2040 rakımlı İpek geçidini deviriyorsunuz.

Sağlı solu ovalarda kimileri ot biçerken, kimileri ot yığınlarını kaldırırken, kimilerini pancar tarlalarında görüyorsunuz. Buğday tarlalarında ekinler biçilmiş ve tarlalar yeni mahsule hazırlanırken, sürülmüş bekleyen topraklarda kargalardan başka bir şey göremiyorsunuz.


Ağrı’yı görmek..

Doğubeyazıt’a ulaşmadan tepelerinden hiç eksilmediği belirtilen bulutlarla kaplı karlı dağı, yani Ağrı Dağı’nı görüyorsunuz. Hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Şöyle seyre koyulun, Doğubeyazıt’ın neresinden bakarsanız bakın, oturun bir kahvede hem çay için hem seyredin o bile yetiyor. Neymiş O Ağrı dağı, seyrettiğiniz de tüm o yolların yorgunluğunu atıyorsunuz üzerinizden.;ite o Ağrı dağı ile ilgili Vikipedi’de yer alan öz bilgiler;

“Ağrı Dağı (Selçuklular döneminde; Eğri Dağ, resmi adıyla Büyük Ağrı Dağı, Türkiye’nin en yüksek dağıdır. Dorukları karla kaplı volkanik bir dağ olan Ağrı Dağı, Türkiye’nin doğu ucunda, Ağrı ilinin sınırları içerisinde yer almaktadır. Dağ, İran’ın 16 km batısında ve Ermenistan’ın 32 km güneyindedir.

Ağrı dağı 5165 metrelik rakımıyla, Anadolu Yarımadasının en yüksek doruğudur. 4000 metreye kadar bazalt daha sonra sonraki yükseklikte andezit lavlarından oluşarak volkanik bir dağ özellikleri gösterir. Dağın doruğunda bir örtü buzulu vardır. Doğu yüzünde Serdarbulak yaylası ve 3896 m. yükseklikteki Küçük Ağrı Dağı yer alır.

Bir inanışa göre, Eski Ahit’teki Tekvin babında Nuh’un gemisi nin karaya oturduğu dağ bu dağdır. Fakat, Kuran’ı Kerim’de Nuh’un gemisinin “Cudi’ ye oturduğu” belirtilmektedir. 1950′li yıllarda, havadan çekilen fotoğraflardaki gemiye benzeyen şekiller Nuh’un gemisinin bulunduğu yönünde yorumlandı, ancak daha sonra bu iddiaların asılsız olduğu ortaya çıktı.

Türkiye’nin en büyük dağı olan Ağrı Dağı jeolojik konumu ve Büyük Tufan dan sonra Nuh’un gemisi ne ev sahipliği yapması dolayısıyla efsanevi özelliği olan bir dağdır. Kutsal kitaplarda da adı geçen Ağrı Dağının farklı dillerde birçok ismi vardır. Başlıcaları, Ararat, Kuh - i Nuh, Cebel ül Haris tir.

Marco Polo’nun hiçbir zaman çıkılamayacak dediği dağa ilk tırmanış, kayıtlara göre 9 Ekim 1829′da Prof. Frederik Von Parat tarafından gerçekleştirildi. İlk kış solo tırmanışı ise 21 Şubat 1970′te Dağcılık Federasyonu eski başkanlarından Dr. Bozkurt Ergör tarafından gerçekleştirildi. 1980′li yıllarda binlerce dağcı Ağrı Dağını ziyaret etti. Ağrı’ya tırmanış 1990 yılında yasaklandı. 1998′de Dağcılık Federasyonu’nun bir grup dağcıya izin vermesiyle bu yasak kaldırıldı.”

Doğubeyazıt, sadece Ağrı dağının sahipliğini yapmıyor. Orada Ihsak Paşa Sarayı ve külliyesi tamamen ayrı bir değer ve ayrı bir dünya. Bir tepeden bakıyor Doğubeyazıt’a ama ağrı Dağını görmüyor. Onun ayrı efsanesi anlatılıyor. Neden Ağrı Dağı’nın saraydan görülmemesinin hikayesi. Geçmişte saray tamda yerleşim biriminin ortasındaymış ama zamanla yıkılmış çevresindeki yerleşim şimdi sadece karşı tarafında bir cami var.

Hemen yukarısında da bir çok insanın ziyaret ettiği 17. yüzyılda yaşamış olan Ahmed-i Hani’nin Türbesi ve mescidi bulunuyor.
Şeyh Ahmed-i Hani’nin doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmiyor. Dini eğitim gören Hani; Kürtçe, Arapça, Farsça ve Türkçe biliyor, eserlerini Kürtçe olarak yazıyordu. 14 yaşında yazmaya başlayan Ahmedi Hani, eğitimini bitirdikten sonra öğretmen olarak hayatını sürdürdü. Mutasavvıf şair Hani, Doğubeyazıt’da bir okul açarak dersler vermiş.

Nuh’un gemisi

Ağrı dağını sağ tarafınıza alarak Iğdır’a doğru yol alıyorsunuz. Bir rüzgar çıkıyor aniden, akşam saatleri, her yer toz duman oluyor. Ruzgar, Iğdır vadisinden geliyormuş gibi ama yolda yürüyemiyorsunuz bile.

Henüz ayrılmışız Doğubeyazıt’tan biraz ilerde bir konaklama ve dinlenme tesisi var. Tesisin tam karşısında da ufak bir mağara ama mağara değil de sanki buzdolabı. O yaz sıcaklarında işletme sahibi, meşrubat tarzı ürünleri, sebze ve meyveleri de orada soğutuyor. Enteresan bir hava akımı sayesinde gerçekten bir buzdolabı gibi soğutucu mağara, o tarafa gidenlerin ilgi odağı oluyor.

Biraz daha ilerliyorsunuz sağ tarafa ayrılan bir yol çıkıyor ağrı dağına doğru, işte o yoldan da 1500 metre çıktıktan sonra geliyorsunuz Nuh’un Gemisine. Bu Nuh’un gemisi, Greenpeace adlı çevreci örgütün “küresel ısınma”ya dikkat çekmek amacıyla için Türk, Alman ve Avustralyalı gönüllülerden oluşan 20 kişilik marangoz ekibince Mayıs ayında yapılmıştı.ve Okan Bayulgen’in okuduğu “Ağrı Bildirgesi” ile 31 Mayıs 2007 de açılmış oldu. Şimdi bu gemi, hem Iğdır’a ve hem de Doğubeyazıt’a gelen turistlerin de uğrak yerlerinden biri olmuş oldu.

Iğdır’ a geldik. Bir güzel parkı var, orada dinlendikten sonra bu kez de Kağızman üzerinden Köprüköy’e dönmeye karar verdik. Ama hava kararmış, yatsı ezanları da okunmuştu. Yola koyulduk. Bir yandan da gece gidebilir miyiz onca yolu, acaba bir aksilik çıkar mı karşımıza diye düşünüyoruz. Bir taksiciye, “yol nasıldır” diye sorduk sadece ve geldiğimiz yoldan dönmemek için o yolu tercih ettik. Ama yol, çok virajlı ve girintili çıkıntılı bir yol.

Aras nehri’nin bereketi göze çarpıyor yol boyunca, bunu yolda rastladığımız ve bir kasasını 15 bin liraya aldığımız kayısı tezgahından çıkarıyoruz. Sonrası ıssızlık ve de sessiz, ışıksız bir yol.

Zaman zaman askeri barikatlarla karşılaşıyoruz o yolda, her yerleşim biriminin girişinde durduruluyoruz ve “nerden gelip- nereye gidiyorsunuz” sorularına muhatap oluyoruz. O bölgeler pek tekin değil anlayacağınız. Hem bazı jandarmalar, “bu saatte bu yolda işiniz ne?” diye sordukları da oluyor. Sonra “yoldan adam almayın sakın ve durmayın” uyarısında da bulunuyorlar.

Biz de askerlere “tehlike var mı yolda?” diye soruyoruz, aldığımız cevap olumsuz olmuyor ama o barikatlar zaten size yeterince yol durumu hakkında bilgi veriyor!. Sürat yapamıyorsunuz, yol kısa mesafelerle sık sık virajlarla dolu. Mekik dokuma vardır ya aynen öyle, üstelik ne gelen araç var ne de giden. Biraz sessiz kaldık, yol aldık ama Karakurt’a ulaştık. Akşam yemeğimizi gece yarısı orada Tır ve kamyon sürücüleri gibi mangal etrafında tavuk ve pirzola ile yiyebiliyoruz.

Burasi Erzurum- Kars karayolunun da geçtiği bir yer ve en azından şenlikli. Oradan itibaren de yol düzeliyor. Gece yarısı Horasan’a ulaşıp, kapanmamış bir kahvehaneye giriyoruz. O saatte çay içip, dinleniyoruz. O yolculuk, gezi veya yarı tatil, adına ne derseniz deyin tüm o yorgunluğa ve maceraya değiyor. İnsanın biraz bazen bu tarz adrenale ihtiyacı var diye düşünüyorum. Varın sizde çekinmeyin, bilmediğiniz yerlere aynı yöntemle gidin gidebildiğiniz kadar, inanın zarar etmezsiniz.

Dönüşü de Erzurum – İspir ve Ovit dağından İkizdere ve Rize’ye şeklinde yaptık. Erzurum’dan sonrasını yazmaya gerek yok sanırım. Yaylaları ve Karadeniz’i fotoğraflarla daha güzel anlatabiliriz sanıyorum. Onun için site de farklı yüzlerce fotoğrafı sizler için sayfalarımıza koyduk.


Daha Fazla Fotoğraf Karadenizolay Fotoğraf Galerisi  için www.karadenizolay.com  Tıklayın!

Karadeniz’i önce biz gezelim


M. Kemal AYÇİÇEK - 02 Ekim 2007

www.karadenizolay.com (Özel)-Tatil, gezi ağabeyimin deyimiyle “kizirlik” benim işim, zaman zaman “keşke babamın petrol istasyonu olsaydı” diye geçirmişim içimden, kimselere çaktırmadan, gezmişim yurdumuzun öncelikli gezilebilecek yerlerini. Ama gitmediğim yerler var, görmediğim ama gitmek istediğim yöreler elbette var ama Karadeniz, bu bölgeyi önce kendi insanımızın gezmesinden yanayım. İstiyorum ki, bu bölgede yaşayan herkes, mutlaka gezsin bu bölgeyi adım adım gezsin, öncelikle gezsin!

Neden durmadan bu “gezsin” ifadesini sık kullanıyorum, bölgemizin kıymetini bölgemize yabancılar doluştuktan sonra fark etmemiz bize çok şey kaybettirirde ondan. İstiyorum ki, biz kendi bölgemizi yabancılar rağbet ediyor diye değil, bu bölgenin yaşayanları olarak gezip, tozmalı, tanımalı ve bilmeliyiz. Karadenizliyiz ama dikkat edin, kendinizden yola çıkarak bakın, biraz düşünün sizdebana hak vereceksiniz! Siz mesela, kendi yaylanızın bulunmadığı hangi vadisine çıktınız ki? Hangi vadiden yukarılara, bilmeden gittiniz? Var mı gittiğiniz yerler, sayın bakalım hangi vadilere çıkmışsınız, hangi yaylalardan geçmişsiniz?

Askerde arkadaşlarım Sumela manastırından söz açıldığında Trabzonlu olduğum için benden anlatmamı isterlerdi, konuyu değiştirip, kaçamak cevaplarla geçiştirmenin yollarını arardım. Sonra da dikkat kesilen birileri, “yoksa sen gitmedin mi Sumela’ya” deyince de sevmediğim halde yalan söylerdim, “yok gittim, biliyorum” diye ama yalandı! Mahcup olduğumdan yalan söylerdim, el alem benim memleketimdeki bir değerden söz ederken ben kendi memleketimdeki değerden habersiz olabilir mi idim! Ama olmuştum, askere bile yabancı şubeden İstanbul Eminönü askerlik şubesinden gitmiştim çünkü! Memleketime yabancı büyümüştüm, kültürünün, yerelliğinin farkına askerlik dönüşünden sonra varabilmeye çalıştım. 
(fotograf: Haçka yaylası)
Şimdi bir çok gencimiz var ki askerliğine kadar Trabzon’un dışına çıkmamış ama Trabzon’un ilçelerinden de habersiz, sadece uzun sokak, kunduracılar, Atapark belki meydanın dışından bile habersiz. Oysa hep yaylalarımızdan hep Karadeniz Bölgesi’nin yeşilliklerinden söz edilirken, biz aslında sanki yeşilden bezginlik içindeyiz. Biz, içinde bulunduğumuz cennetin farkında değiliz! Ama olmalıyız. Kendi bölgemizin güzelliklerini önce bizim bilmemiz bizim yaşamamız lazım, çünkü bu öncelikle bizim hakkımız!

Yabancı turistlerin ziyaretçi sayılarıyla avunuyoruz, bu yıl oldukça bereketli bir sezon geçirdi bölgemiz turistik tesisleri, zaman zaman konaklama alanlarında yer bile bulamadılar. Onlar, yani yabancılar elbette gelecek ama onlardan önce bizim de Hıdırnebi, Haçkalı, Kayabaşı, Lişer, Kalecik, Yomralıların yaylası, Taşköprü, Camiboğazı, Zigana, Madur, Zuvas, Ayranlı, Ovit, Kafkasör, Çakırgöl gibi artık sayın sayabileceğiniz kadar ama tüm bu güzel mekanları gezmek insana ömür katar!

Nerelere kadar gidebildiniz? Düzköy vadisinden Akçaabatlılar, Köprübaşı vadisinden de sadece Sürmeneliler mi yararlanmalı? Vakfikebir, Şalpazarı, veya Çaykara vadisi her bir vadimizin kendine has kültürünü yerinde yaşamak lazım. Her vadinin kendine has cezb edici güzel yanları var.

Ama bir yere giderken, illa önceden bilmek gerekmiyor. Bakın dikkat edin Japon turistlere, şehirde gezerken bile hep yalnız dolaşıyorlar. İsarilliler de öyle, kimselere muhtaç olmadan ve yabancı bir ülkenin topraklarında yapayalnız gezebilmek için adamlar binlerce kilometre uzaklıklardan geliyorlar, çekinmiyorlar gezmeye, tozmaya ama biz nedense bilmediğimiz bir yere gitmekten hep çekiniyoruz. Sanki cesaret edemiyoruz, sanki belki bir başka vadinin yaylasına gidilmesini hazmedemiyoruz, belki çekemiyor muyuz ne? Hep bildiğimiz yaylalar yerine güzergah belirleyelim vadilerden rast gele çıkalım yukarılara doğru, yollar boyunca gördüğümüz her çeşme başında durup, hem bir nefes açalım ve bir avuç dolusu su içelim! O sular, öncelikle bizim hakkımız, bunun bilincine varalım.

Ha, bu hafta değil de sakın önümüzdeki hafta “gideriz” demeyin, hiç ertelemeyin, içinize doğduğu hafta varın gidin, yeter ki gidin. Pişman olmayacak aksine mutlu olacaksınız, bugüne dek gitmediğinize vahlanacaksınız inanın.

İstanbul’dan misafirlerim geldi, onlarla çıktık yayla yollarına, istedim ki tüm gördüğüm yaylaları onlarda gezsin, biraz tadını çıkarmaktan uzak oldu belki ama kısa zamanda belki bir haftada gezilebilecek yerleri gezdik yeniden. Ama sitem işittim tabi bu gezmelerden, yorgun düşmüşlerdi. Belli ki gezdiğimiz yerleri sindirmeden geçmişiz, aynı gün de 3-4 yayla geçmişiz. Hızlı, tempolu bir koşturmaca olmuş gezimiz. Haklılardı sitemlerinde, yaylalar gezilirken koşturma caya gelmiyor. Dışarıdan gelenler, o tempoyla yorgun düşüyor ama zaman önemli. Zamanı değerlendirmek adına, belki kısa zamanda çok yer görme pahasına oldu ama hata ettik!

Fakat, çektikleri fotoğraflarla hoşnuttular. “iyi ki gitmişiz, iyi ki çok yer görmüşüz, iyi ki bu fotoğrafları çekmişiz” diye de tatil dönüşlerinden sonra teşekkür üstüne teşekkür ettiler.

Bundan sonra artık siz sadece sizin de olmayacaksınız, zaman da sizin olmayacak, bu bölgeye gelen tanıdıklarınıza zaman ayıracaksınız, siz de onlarla gezeceksiniz belki ama bu bizim insanlık görevimiz artık, yapacağız o kadarını. Bundan sonraki yıllarda artacak yoğunluğunuz, çünkü bu bölgede oturmayan ama tanıdığınız ahbaplarınız, dostlarınız veya onların tanıdıkları gelecek bu bölgeye ve sizlere uğrayacak, “nerelere gidelim” diyecekler.

Onlara önerileriniz olabilmeli, ona hazırlıklı olmalısınız! Belki bir çoğunuz, “aman, nerde çıktı bu yayla turizmi, eskiden ne rahattık, şimdi rahatlıkta kalmadı gelen giden yüzünden” de diyebileceğiniz dönemlere hazırlıklı olun bence, onun için önce siz, kendiniz için gezin bu bölgeyi, önce siz haberdar olun bölgemizin adeta bir yeryüzü cenneti olduğundan. Yaz bitti, sonbaharda gezi mi olur demeyin, kış geldi sakın demeyin, elinizde imkan oldukça gezin ve kendinize gelin bence iyi edersiniz! Kalın sağlıcakla.

(Fotograf: üstteki  kare, Sumela Manastiri Trabzon) Alttaki fotograf: Camiboğazı yaylası-Çakırgöl,Gümüşhane)

Kar Altında Kaplıca Keyfi!


Bölgemiz yaz- kış demeden de gezilmeye ve görülmeye değermiş, bunu yeniden anladım.

M. Kemal AYÇİÇEK

Karadeniz Bölgesi’nde Ayder’den sonra ikinci kaplıca İkizdere’de şenleniyor!

Rize’nin İkizdere ilçesine bağlı ilıcaköy (Vane) de 264 metreden çıkarılan ve 70 santigrat derece sıcaklığa sahip kaplıca suyu, günde 5 bin kişiye kaplıca keyfi yaşatacak. Daha şimdiden tanınmaya başlayan ve kar yağışı altında bile büyük ilgi gören Ilıca kaplıcası, üzeri açık iki havuzda görenleri mest ediyor. İsteyenlerde çamur banyosu yapabiliyor.

Rize Özel idaresi tarafından 2004 yılında 30 yıllığına özel sektöre verilen ve 250 yatak kapasiteli Sağlık ve Turizm Tesisleri inşaatı sürerken, kaplıcanın hemen yanı başındaki Tron vadisi ve cimil deresi de kaplıca severler için alternatif oluşturuyor. Vatandaşlar, sadece kaplıca değil aynı zamanda da derenin keyfini sürebiliyorlar.

Rize’de Ayder’den sonra şimdi de İkizdere’nin Ilıcaköy’deki kaplıcası , sağlık turizmi için görücüye çıkıyor. Yemyeşil çam ağaçlarıyla çevrili yöredeki kaplıca suyu 70 derece sıcak suyu ile, kaplıca severlerin akınına uğruyor.

Rize’nin İyidere köprüsünden İkizdere’ye çıkıyorsunuz. İkizdere’nin Ovit dağı çıkışından hemen sola dönünce Cimil deresi boyunu takip edip 4 kilometre ileride yemyeşil doğasıyla karşılaştığınız Ilıcaköy (Vane) kaplıcasının buharı sizi karşılıyor. Henüz üzeri açık olan iki havuzda da yemyeşil suyun sıcaklığına dalıveriyorsunuz. Devre-mülk sayılabilecek tesislerin yanında 250 yatak kapasiteli bir dev inşaatta görülüyor. Belli ki Özel sektör, işi sıkı tutarak çalışıyor.

Bir yanan kar yağarken öbür tarafta kaplıca sularına girerek ısınırken, havuz sularını da dilediğinizce sıcaklık ayarını kendi dayanabilirliğinize göre de uygulayabiliyorsunuz. Hemen havuzların yanıbaşındaki küçük çamur banyolarında da dilerseniz güzellik maskesine bürünürken, vücudunuzun dinlendiğini oracıkta hissedebiliyorsunuz. Üzeri kapalı olmadığından bunalmıyorsunuz ama yinede suda on dakikadan fazlaca kalamıyorsunuz.

Yol çalışmalarının da hızla sürdüğü, istinat duvarlarının yapıldığı Ilıcaköy yolu şimdilik bir köy yolu niteliğinde ancak kısa zamanda asfalt çalışmalarına başlanabileceği, yol alt yapı inşaatının tamamlanmak üzere olduğunu öğreniyoruz. Şimdilik kaplıcanın müdavimleri, inşaatlarda çalışan işçiler gözükse de sadece kulaktan kulağa duyumlarla Kaplıcaya gelenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar fazla. Öyle ki yöre sakinlerin bir kısmı gündelik ziyaretlerle sıcak banyo ihtiyacını da burada giderirken, kimileri de piknik yapma bahanesiyle kaplıcaya gelerek burada gününü gün etmenin keyfini sürüyor.

İkizdere’de sadece Ilıcaköy de değil aynı zamanda Cimil Başköy’de de 40 metre derinlikten çıkan ve sıcaklığı 60 derece olan bir başka termal daha bulunuyor. Ayrıca Ballıköy’de ise sıcak su arayışlarının sürdüğü belirtilirken, hem sıcak ve hem de maden suları yönünden oldukça zengin sayılan İkizdere’de ne yazık ki şimdiye kadar bu maden suyu ve termal sulardan ilçe halkının dışında pek kimsenin haberi de yok. Oysa Şimşirli,Demirkapı, Tozköy,Diktaş, Eskice, Cimil ve ılıcaköy madensuları bu yüzden de belki de asırlardır boşa akıp gidiyor ve değerlendirilemiyor.

Rize Özel idaresi tarafından 2004 yılında 30 yıllığına özel sektöre verilen ve şimdilik 250 yatak kapasiteli tesis inşaatı bir yandan sürerken bir yandan da üzeri açık iki havuzda kapılaca sefası sürenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Köylülerin, Ayder’e rakip olur diye bir kısım çevrelerin karşı çıktığı ve bugüne kadar değerlendirilmesinin önlendiği Ilıcaköy kaplıcası, neredeyse tüm ağrılı hastalıklar için şifa kaynağı olarak ta gösteriliyor.

Yapılan tahlil sonuçlarına göre; bu sularda radyasyon yoktur. Romatizma, nevrit, nevralji, kolinvrit, kırık-çıkık, kadın hastalıkları, kan şekeri ve bel fıtığı gibi çok hastalıklara iyi geldiği ifade edilen kaplıcanın günde 5 bin kişiye hizmet verebilecek kapasiteye sahip olduğu ayrıca su rezervinin de saniyede 8- 10 litrelik debisi bulduğu belirtiliyor. Ilıca köyündeki suyun 264 metre derinlikten 70 derece sıcaklıktan kokusuz, ekşimsi, bor, kalsiyum, sodyumlu ve bikarbonatlı olduğu ifade edilirken, bu termal suların İkizdere’nin kaderini değiştirecek çok önemli zenginlik olduğu kaydediliyor.

Kaplıcada yapımı süren tesislerin devreye girmesiyle Rize’nin Ayder Kaplıcalarından sonra ikinci büyük Kaplıca merkezi haline gelecek İkizdere, belki de Ayder’i de gölgede bırakacak nitelik taşıyarak, Bölgenin en önemli Sağlık Turizm merkezi haline gelecek.

Karadeniz'den Dünya'ya Farklı Bir Bakış!

Hamsiköy’ de Sütlaç, şah ile meşhur oldu


M. Kemal AYÇİÇEK – Eylül 2008

 

www.karadenizolay.com (Özel)-Fındık ayı nedeniyle İstanbul’dan tatile anne ve babasız gelen torunlarımı yolcu ettim otobüs terminalinden, canım bir güzel sütlaç çekti. Hava bunaltıcı sıcak, Trabzon’dan kaçmaya yer arıyorum. Çok yoğun rutubet, normaldeki hava sıcaklığını katlıyor ya, bunalıyor, şıpır şıpır terliyoruz. Hem Sütlacı hak ettiğime de inanıyorum. Çocukları ta köye çıkıp aldım, hem denize gireriz dedim ama olmadı, geciktik. Aslında sütlacı, bir gece öncesinden yine torunlarım Fatih ve Onur Melih’i alıp, onlarla Hamsiköy’ de yiyecektik ama yine onlarla nasip olmadı.

Akşam olmak üzere ama benim için zamanın önemi yok. Zamana uyan değil, zamanı kullanan biriyimdir. Saatın ileri veya geri olması, benim kafama koyduğumu yapmamı engellemez ki, bastım gaza. Arabada yalnız olduğumda bana kimse “yavaş git”, “hızlı sürme”, “acelen nedir” demediği için mi nedir, hız göstergesine de bakmaksızın giderim yollarda, bu demek, trafiği tehlikeye atarım ve kurallara saygısız sürücüyüm demek değildir, o konularda blakis, harfiyen kuralcıyımdır. Aslında çok sevmem kuralı ama nizama uygunluk anlamında kuralcıyımdır dedim.

Çocukluğumda genelde dedemle seyahat ederdim, o seyahatlerden kastım yayla yolculukları ve bir iki kez de İstanbul ve Konya olmuştur. Dedem, kendi dönemine göre de “dünya görmüş” sayılan insanlardandı. Onunla Hamsiköy’e gidişlerimi hatırlıyorum. Düşünün siz, Trabzon’dan kalkan arabalar,(kamyon veya otobüs) yemek molasını Hamsiköy’de verirlerdi. Yani 50 kilometrelik yol aslında ama işte düşünün yemek molası verilecek kadar uzaktı. Uzaklık, o yıllara has bir olaydı artık uzaklık diye bir olay kalmadı. Hasret, gurbet olayları da bitti. Ama o yıllarda Bayburt bile büyük gurbetti. Her zaman gidilip gelinemezdi çünkü.

Hiç durmadan attım kendimi zigana dağına. Ana yoldan gidiyorum. Başar köyünden çıkmıyorum Hamsiköyüne, üstten ziganadan ineceğim. Bir an önce bunaltıcı sıcaktan kaçmak ama birazda dağ havasında kalmak lazımdı öyle de ettim. Şimdi Trabzon- Gümüşhane devlet karayolu üzerinde de bir çok tesis var ve onlarda da “hamsiköy sütlacı” diye yazıyor ama değil, o neye benziyor biliyor musunuz, tıpkı İstanbul’da da “Trabzon ekmeği” diye veya Bolu dağı’nda Kaynaşlı’ da fırınlara “Vakfıkebir ekmeği” yazmasına benzer. Onun için hani bizim Ulusoy’un bir sloganı vardır, çok severim bende onu “her şey zamanında” diye, bu bence medeniyetin de tam anlatımıdır sanki. Şimdi sütlaç, elbette de beride de yapılırsa “hamsiköy sütlacıdır” da ama aslımıdır, kopyasımıdır işte orası önemli. Anlatmak istediğim de orjinaline yakınsanız, onu mekanında yemek, her şey yerinde ve de zamanında yenmelidir.

Hamsiköy’üne yakınsanız, yoldan karşıya görmeye üşenip de durup ana yolda sütlaç yerseniz buna “sütlaç yedim” diyemezsiniz. Hamsiköy’ de üretilen ve orada köyde yenen sütlaçtır asıl sütlacı Hamsiköy’ün. Siz o mekanı, o doğayı görmezseniz, sütün hangi ortamda oluştuğuna yani o otun yetiştiği ortamı görmek gerekir ki, yediğin sütlacın da anlamı olsun kendin de. O ortamdır onun doğuş yeri, hikayesi Sütlacın orda o köyde başlamış ve nice insanların damaklarına yayılan bir lezzet, tad olmuş, dillendirilmiş, dillere düşmüş ve meşhur olmuş. Şimdi her ne kadar bir yığın sütlaç adı varsa hepsine bilmem ne katkı maddeleri ekleniyorsa ve birer damak tadı oluşturulmak isteniyorsa işte o yok hamsiköy sütlacında. Tamamen doğal süt, naturel ortam, organik tabii ortam ve havasıyla suyuyla enfes manzarasıyla Hamsiköy, gidilip, görülmesi ve nostaljinin yaşanması gereken bir yer.

Her yerde sütlaç vardır ama Hamsiköy sütlacının yanında diğer sütlaçlara bakan olur mu onu bilmiyorum. Adına ister “fırın sütlaç”, “çikolata soslu sütlaç”, “sakızlı sütlaç”, “muzlu sütlaç”, “şuruplu sütlaç”, “vişneli sütlaç”, “meyveli sütlaç” , “Bağdat usülu sütlaç”, “fırın sütlaç”, “damla sakızlı fırın sütlaç”, “kavunlu sütlaç” veya “limonlu fırın sütlaç” diyiverin yok hiç birinin hamsiköy sütlacının yerini alabileceğini düşünemiyorum.

Yukardan Zigana tatil köyüne çıkılan bekçiler’den dönüyorum eski Trabzon- Gümüşhane yoluna. Artık asfaltı sökülmüş kimi yer yer Toprak yoldan iniyorum. O sırada bir yağmur döküyor, ham toprak kokusuyla serinliyorum. Araçtan inip biraz ıslanıyorum. Sonra o Taşköprü de oyalanıyorum, ama artık bir kase yiyeceğim Hamsiköy sütlacını henüz sütlacı bile görmeden orada hayalimde ikiye çıkarıyorum. Zigana dağının yamaçlarında müthiş manzarası vardır hamsiköy yolunun da, hem zaten o manzaradır biraz da sütlaca damak tadını veren ya. Hamsiköy de Osman Günel’in Yayla lokantasına giriyorum. Zaten, hamsiköy’de başka da lokanta yok artık. Sadece Osman Günel, baba ocağını terk etmeme adına yılın 9 ayını burada hamsiköy sütlacını yaşatma pahasına kızı Ayşe Günel ile mücadele veriyor.

Osman Günel’in Yayla lokantası tam da Trabzon’un eski belediye başkanı Orhan Karakullukçu’nun dedesi Ahmet Karakullukçu’nun konağının hemen önünde. O konak satılmış tabi 1962 ‘de. Konağın 1929 yılında yapğıldığını söylüyor Osman Günel. Kendi de 1972 yılında bulaşık yıkamayla başladığı lokantacılığa şimdi Kızıyla devam ediyor. Her geçen yıl sütlaç satışlarından anlıyor gelişmeyi, bölgeye gelen ve gidenlerin yoğunluğunun kendi sütlaç kaselerine yansıdığını ifade ediyor. Gelen giden tur otobüslerine zaman zaman yetişmekte güçlük çektiğini anlatıyor. Siz bir aşçıyı yemek yerken görmüş müsünüz bir düşünün bakalım, ben görmemişimdir. Aşçının yemeği pişirirken doyduğu söylenir. Ama Hamsiköy yayla lokantası’nda ben Osman Günel’i Sütlaç yerken görüyorum ve tabiî ki fotoğrafını çekiyorum. İnsan bezmez, bıkmaz mı aynı şeyi yemekten? Ama yok işte demek ki bıkmazmış ki öylesine iştahla yiyor ki sütlacını, kızının ona sorduğu soruya bile bir süre cevap vermiyor. Ayşe, bir yandan bulaşıklara koştururken bir yandan da Hamsiköy’in belki de ilk bayan garsonluğunu yapıyor. Çünkü, geçmişte Hamsiköy’ü bizim ilk tanıdığımız yıllarda her hangi bir işte bayanların çalışması “ayıp” sayılırdı ve bayanlar çalıştırılmazdı. Ama şimdi Ayşe Günel, sütlaç taslarının birini götürüp, boşlarını topluyor.

36 yılını Sütlaç yapmaya ve yaşatmaya vermiş Osman Günel, hamsiköy sütlacının da tarifini başkaları gibi saklamıyor ve hemen açıklıyor. O da “her şeyin yerinde güzel” olduğuna inananlardan ve diyor ki, “sanki ben tarifi versem adam bunu adana da yapsa bu tadı mı alacak, İstanbul da yapsa ne olacak, önemli olan sütlacın burada yenmesidir. Bu hava ile sütlaç bileşimidir tadı damaklarda bırakan” diye ekliyor. Sütlaç tarifini de her gelene anlattığını, bunun özel formülü gibi şeylere inanmadığını belirterek sütlaç pişirmeyi şöyle anlatıyor;

“1 kilo süte 65 gram pirinç,70 gram şeker ve çok az da tuz konur. Bu karışım bir saat 20 dakika da pişer ve pirinç, süt, şeker bir bulama gibi oluyor. 80 kiloluk süt, 60 kiloya ininceye kadar pişiyor. Sonra taslara veya kaselere koyuyoruz, soğuyunca da servis yapıyoruz. Fırınlama veya üzerine bir şeyler ekleme yoktur. Sadece sütlaçtır. Herhangi bir katkı maddesi koymayız”

Bende yukarda hayal ettiğim gibi iki tas sütlacımı yedim. Kaldı ki ben öyle tatlı seven biri değilimdir. Evde eşim bilse iki tabak üst üste sütlaç yedim, alınır kesin “benim yaptığım sütlaçtan neden yemez” diye. Normalde çok sütle de aram iyi değildir ama işte orada Hamsiköy’de namındanmıdır, şöhretinden mi, havasından mı suyundan mı bilmiyorum orada iki tas sütlacı yedim. Doydum mu diye sorsanız hayır derim çünkü o sütlaçtan doyum olmaz, bana öyle geliyor. Gün kararmış, televizyonlar da Trabzonspor maçı başlamıştı. Onu vatandaşların kahvehanelere çekilmesinden anlıyorum. Kimilerinin “yok bu takımda da iş yok ya” diye vahlandığı sesleri kulağıma gelirken, onunla tartışanların da yükselen seslerle, “şampiyonuk olum bu sene, ne diysun, sen ne dersan de, boş konişiysun” diye söylendiğine kulak misafiri oluyorum. Ve oradan yine eski yolu takip ederek iniyorum tatlı bir mutlulukla Hamsiköy’ den, yine çıkarım diyorum, Nasipsiz lokma yenmiyor, onun için nasipse tabi..Hamsiköy yayla lokantası ise sadece Ocak ayında kapanıyor ve Mart’ın yeniden açıyor kapılarını müşterilerine.

Sütlaç’ı şah beğenince meşhur oldu

Sütlacın meşhur olması ise hamsiköy’e yıllar önce İran Şahı Muhammet Rıza Pehlevi’nin gelmesi ve Hamsiköy’de sütlacı yemesinin o dönemler radyolarda haberlerde dile getirilmesi sayesinde olmuş. Osman Günel, “Hamsiköy sütlacının İran şahı Şah Rıza Pehlevi’nin Trabzon’a gelişi sırasında burada Hamsiköy sütlacını yemesinden sonra radyodan buradaki sütlaç yemeği yayınlandı ve bizim sütlacın ünü dünyanın dört bir yanına yayıldı. Devlet karayolunun karşıdan geçmesi, zigana tüneli yüzünden yeni yola dönülmesiyle hamsiköyde bir sessizlik olmuştu. Ama son yıllarda hep daha iyiye gidiş var, işlerimizin yoğunluğundan anlıyoruz gelişmeler oluyor bölgemize gelen giden artıyor diye”

Osman Günel, İran şahı Pehlevi’nin ve ayrıca Hamsiköy’de Atatürk’ün de Sütlaç yemesi sayesinde sütlaçlarının tanındığını ifade ederken,İran Şahı Rıza Pehlevi’nin 1934 yılının 14 Haziran günü Trabzon’un il hududu olan maçka’nın Hamsiköy’de karşılandığı da Taraf yazarı Ayşe Hür’ün yazısından anlıyoruz ve öğreniyoruz;

İran’la opera diplomasisi, Ayşe Hür / Taraf

Rıza Şah Pehlevi ve heyeti, 10 Haziran 1934′te Gürcübulak sınır kapısından Türkiye’ye girerken, onları 3. Ordu Müfettişi 1. Ferik Ali Sait Paşa, Kolordu Kumandanı Kemal (Doğan) Paşa, Beyazıt Valisi İmadettin Bey, Cumhurbaşkanlığı Yaveri Cevdet Bey, Hariciye Vekâleti 3. Daire Şefi Kemal Köprülü) Bey’den oluşan heyet karşılamıştı. Şah ilk olarak Türk askerini teftiş etti. Hazırlanan otağda bir süre dinlendikten sonra Türk askerini ikinci kez teftiş etti. Daha sonra Iğdır’a doğru otomobille hareket edildi. Kars, Erzurum, Gümüşhane üzerinden 14 haziranda Trabzon’a ulaşıldı. Aynı gün Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras) Bey tarafından Maçka’da karşılanan Şah, iki firkateynin eşlik ettiği Yavuz zırhlısıyla Samsun’a geçti. Buradan trenle Ankara’ya hareket edildi. Şah geçtiği her il ve ilçede büyük bir sevgi gösterisi ve merasimlerle karşılanıyordu.”

Nasıl gidilir

Trabzon’dan her saat başı Gümüşhane ve Bayburt dolmuşları kalkıyor. Onlarla gidilebilir, bekçilerden veya başar köyünde inilir ve oradan da geçen dolmuşlarla gidilebilir. En güzel özel otonuzla Başar köyünden veya Bekçilerden gidebilirsiniz. En mantıklısı da özel araç ama turlar var. Eğer turların gezisindeyseniz zaten Hamsiköy gezisini kapsamına alan turlarda zaten oraya çıkılıyor. Daha sağlıklı bilgiyi sanırım Osman Usta verir. Hem rezervasyon ve hem de ulaşım için Osman ustaya soracaklarınız olursa telefonu: 0 462 5426278 Hamsiköy/ Maçka/ Trabzon


Gelin karadeniz’e


Saygı değer okurlar,

www.Karadenizolay.com u yayına verirken amacımız bölgemizin tüm güzelliklerini, el değmemiş doğasına saygılı bir şekilde, tüm ırmaklarımızı, tüm yaylalarımızı, tüm köylerimizi, tüm dağlarımızı ve denizimizi dünya insanlığına açarken, art niyetleri ve niyetlilerin varlığını göz ardı etmiyoruz. Biliyoruz ki, sevgi ve saygı ile tüm ulusların sorunları dile getirilerek çözümlenebilir. Ancak, var olan tüm güzellikler de dünya insanlığı ile paylaşılarak gelişir ve de reel değerleri ile insanların zihninde yer edinir.

“Karadeniz” dendiğin de, gelmeyen, görmeyen ve bilmeyenler için akla ilk gelen “herkesin silahlı” olduğudur. Bu tam anlamıyla bir büyük yalandır. Tam bir vehimdir. Tam anlamıyla bir “bilmemek”tir. Ama “bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp” diye de bir tabirimiz var.  Bizdeki “silah tutkusu” tamamen folklorik yerel bir değerdir ama bu silah kullanımı sadece düğün ve dernekler de “en iyi”yi temsil etme adınadır. Silah, hiç bir zaman “kötü”lük adına edinilmemiş, edinilmez ve de edilmemiştir. Silah, sadece hayata renklilik katma, yaşama bir “ses” verme aracıdır. Kesinlikle ve kattiyetle “ses alan” olarak kullanılmamıştır.

Ancak, istisnalar olmamış değildir ancak, bölge dışında akıllarda yer ettiği şekliyle bölgemizde “herkes silahlıdır” imajı, yersizdir.Doğru değildir. Silah, bırakın insanı, hayvanlar için bile kullanılmamaktadır. Silah, sadece sevinç, mutluluk ve huzur adına yapılan tüm etkinliklerin sadece “sesli bir rengidir” o kadar.

O zaman, bölgemize hiç gelmeden, bölgemiz ve insanı hakkında “uzak”tan ahkam kesenleri başta olmak üzere, tüm insanlığı Karadeniz Bölgesi’ni yerinde görmeye ve tanımaya davet ediyoruz.

www.karadenizolay.com  isteyip de Karadeniz’e gelme fırsatı bulamayan tüm Dünya insanlarına zaman zaman fotograflarla ağırlıklı olmak üzere sayfalarında yer verecek ve bölgenin tam anlamıyla tanınmasını sağlamak, varsa eksik ve hatalı bakış açılarına yöneltilen sorulara cevap arayarak ve de vererek katkı sunmayı amaçlamıştır.

Umar ve ümid ederim ki, bu bölge yani “karadeniz Bölgesi” ile ilgili sorularınız ve görüşlerinizle sizlerde bölgenin herkes tarafından “doğru” anlaşılmasına katkı sunar ve destek olursunuz. En derin saygılarımızla.

M. Kemal AYCİCEK

www.karadenizolay.com

Gümüşhane’de seferberlik


Bölgemiz yaz- kış demeden de gezilmeye ve görülmeye değermiş, bunu yeniden anladım

Gümüşhane!nin öncelikle Gümüşhaneliler tarafından tanınmadığı belirtilerek valilikçe…

M. Kemal AYÇİÇEK – 6 Şubat 2008

Gümüşhane’nin öncelikle Gümüşhaneliler tarafından tanınmadığı belirtilerek valilikçe, “Gümüşhane’yi tanıma ve tanıtma” projesi ile Kültür ve Turizm alanında adeta bir seferberlik ilan edildi. Projenin temel amacı, öncelikle Gümüşhane’yi Gümüşhanelilere tanıtmak olarak açıklanıyor.

Gümüşhane Valiliği Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün üstlenici olduğu ve uygulamaya konulan projenin gerekçe bölümünde;

“Gümüşhane, ekonomik bakımdan olduğu kadar sosyal yönden de içe kapanık bir yapıya sahiptir. İnsanlar genel olarak evleri ile iş yerleri arasında geçen bir hayat sürerler. Değişiklik istedikleri zaman genellikle Trabzon gibi yakın illere veya turizmin yoğun olduğu tanınmış bölgelere giderler. Bunun en temel sebeplerinden birisi Gümüşhane’yi yeteri kadar tanımamalarıdır. Oysa Gümüşhane’nin turizm çekicilikleri vardır ve bu çekicilikler komşu iller de bile tanınmakta ve belli oranda ziyaret edilmektedir. Bunun en bariz kanıtı Gümüşhane’de yaşayıp da halen “Karaca Mağarası’nı” görmeyen insanımız vardır” şeklindeki ifadelere yer veriliyor.

Gümüşhane ilinin yeterince tanınmaması yüzünden, tarihi, tabii ve doğal güzelliklerinin de Gümüşhanelilerce yeterince anlatılamadığı gerçeğini resmi bir proje ile gündeme getiren Valilik, sadece kamusal katkılarla da istenilen tanıtım başarısının elde edilemeyeceğini vurgulayarak, kısa ve uzun vadeli hedefleri belirtiyor. Valilik, gerekçenin son kısmında da ;

“Öte yandan gelişmekte olan Yayla Turizm’inde ilimiz önemli bir potansiyele sahip olmasına rağmen yerel halk tarafından bu potansiyel yeterince kullanılmamaktadır. Gümüşhaneliler, Gümüşhane’yi yeteri kadar tanıyamayınca dışarıdan gelenlere de tanıtamamaktadırlar. Yurt içinde özellikle büyük şehirlerde ve yurt dışında yaşayan çok sayıda gurbetçimiz bulunmaktadır. Bu gurbetçilerimiz ilimize geldiklerinde gezecek yerleri bilememektedirler. Temel sorun Gümüşhane’nin Gümüşhanelilerce yeteri kadar tanınmamasıdır.

Turizm hedeflerinin, yalnızca kamu çalışmalarıyla yakalanmasının mümkün olmayacağı göz önüne alındığında turizm=tanıtım ilkesinden hareketle halk katılımlı bir tanıtım hamlesi başlatmak, toplumda bir sinerji oluşturmak ve bunun sürdürülebilir bir yapıya dönüştürmek ilimizin turizm alanında arzuladığı gelişiminin yolunu açacaktır.

Bu projeyle turizm hedeflerinin yakalanması için İl Merkezinde bulunan tüm işletmelere, İl içindeki, İl dışındaki ve yurt dışındaki Gümüşhane Kültür ve Tanıtım Derneklerine “Gönüllü Turizm Tanıtım Elçisi” olarak yaklaşımda bulunulacaktır.Tanımadan, tanıtmanın mümkün olamayacağı göz önüne alınarak bu kitleye ön görülen tanıtım çalışmalarını yürütmesi için “ İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünce” destek sağlanacaktır. Oluşturulan bu organizasyonun işler hale getirilmesinin akabinde sürdürülebilirliği sağlanarak uzun vadede İlimizin turizm çalışmalarını desteklemesi sağlanacaktır.

Ekonomik faaliyetlerin kısıtlı olduğu ilimizin kalkınması için en temel endüstri olan turizmi, içeride başlatmak için ilimizin il içerisinde tanıtımını esas alan bir proje uygulama ihtiyacı bulunmaktadır.”deniyor.

. Proje Faaliyetleri kapsamında yapılacak çalışma olarak da;

“ 1. İlimiz Merkezindeki tüm işletmelerin (Konaklama, alışveriş, ulaşım vb.) ve İlimizdeki, İl dışındaki ve yurt dışındaki Gümüşhane Kültür ve Tanıtım Derneklerinin kayıt altına alınması. Yapılan ön tespitte İl Merkezindeki işletmelerin sayısı yaklaşık 550, il içindeki, il dışındaki ve yurt dışındaki Gümüşhane Kültür ve Tanıtım Derneklerinin sayısı 100 olmak üzere toplam, 650 civarında olduğu tespit edilmiştir.

2. Turiste karşı olan davranış kuralları ile beşeri ilişkiler konularında ve turizm’le ilgili özlü sözlerin yer aldığı broşürler hazırlamak “Gönüllü Turizm Tanıtım Elçilerine” ulaştırmak.

3. Kayıt altına alınan kişi, kurum, kuruluşlara, “Gümüşhane’yi Tanıma ve Tanıtma Projesi Bilgilendirme ve Gönüllü Turizm Tanıtım Elçisi” davet mektubu gönderilmesi.

Bilgilendirme çalışmalarına ilaveten, kayıtlı olan “Gönüllü Turizm Tanıtım Elçilerine” görsel doküman ile desteklemek önem taşımaktadır. Bu kapsamda ;

• Gümüşhane’nin turizm etkinlikleri (Festivaller- Yayla Şenlikleri) takviminin hazırlanarak (Bu çalışma özellikle İlimizde yapılan festival ve yayla şenliklerinde ziyaretçi sayısının artırılması için önemlidir.) e-mail vb yollarla “Gönüllü Turizm Tanıtım Elçilerine” ulaştırılması, ilgililerin bilgilendirilmesi.

• Gümüşhane’nin mevcut tanıtım materyallerinden ; Turist Gezi Haritası, Karaca Mağarası Broşürü, Yeşile Yolculuk Broşürü, Tarihe Yolculuk Broşürü, Genel Broşür, Tanıtım CD’si ile tanıtım çantalarının geliştirilerek yeniden hazırlanması.

• İlimizin Doğal Turizm’ine hizmet veren mağaralarının “ Gümüşhane Mağaraları Haritası” adı altında harita yapımı.

• Hazırlanan tüm materyallerin kayıtlı olan “Gönüllü Turizm Tanıtım Elçilerine” iletilmesi ve yapabilecekleri tanıtım çalışmaları hakkında düzenli olarak e-mail vb yollarla bilgilendirilmeleri.

• Turizm sektöründe meydana gelebilecek tüketici tercihleri ile ulusal ve uluslar arası turizm hareketleri konusunda e-mail vb.yollarla “Gönüllü Turizm Tanıtım Elçilerinin” bilgilendirilmesi.

• Düzenli aralıklarla Proje sahibi kuruluş ile gönüllü turizm elçileri arasındaki bilgilerin ve paylaşımların güncellenmesi, tanıtımların yinelenmesi.


4- Gümüşhane Kuşburnu-Pestil Kültür ve Turizm Festivalinde Gümüşhane’nin çekiciliklerini tanıtma yarışması düzenlemek, Gümüşhane’nin turizm güzelliklerine dikkat çekmek, basında ve vatandaş nezrinde konuya daha yakın ilgi çekmek amacı ile (Gümüşhane Tanıtım Fotoğrafları veya Gümüşhane Yağlı Boya Tanıtım Resimleri olabilir) yarışma düzenlenecektir. Yarışma İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından organize edilecektir. Yarışmaya katılmak isteyenler Müdürlüğümüze müracaat edecek ve Müdürlüğümüzce belirlenecek Yarışma Şartnamesi dahilinde yarışacaktır. Yarışmaya katılanlara temin edilen çeşitli hediyeler verilecektir. Bu Faaliyet hem festivalimiz için bir yenilik olacak hem de festivalin yerel katılımcılarca renklendirilmesini sağlayacaktır. Aynı zamanda dereceye girecek olan “Gümüşhane Fotoğrafları veya Gümüşhane Yağlı Boya Tablo Resimleri “Müdürlüğümüzün arşivlerine kazandırılmış olacak İl içinde ve İl dışındaki tanıtım organizasyonlarında ve resim sergilerinde sergilenecektir.”

Gümüşhane’de yok yok aslında!

Gümüşhane her mevsimde Turizm potansiyeli olan bölge illerimizin başında yer almasına karşın, yeterince değerlendirilemiyor.

Gümüşhane eski valisi Veysel Dalmaz’ın hediyesi olarak lanse edilen mesela Kar düzeltme aracı ile, Zigana dağı kayak tesislerinde kış mevsiminin en güzel aktiviteleri yapılabiliyor. 800 metrelik uzun kayak pistine karşılık hem yeni öğrenenler için ve hem de amatör kayakçılar için 100 metrelik kayak pistleri, bu sporu yapanlar için bulunmaz nimet ama tanıtım yetersizliği yüzünden tesisler de boş kalıyor. Sadece hafta sonları pistler, şenleniyor.

Gümüşhane eski Valisi Veysel Dalmaz, Gümüşhane’nin kayak ve Turizm Merkezi Zigana’ya hareket kazandırmak için yurt dışından getirttiği Kayak pisti düzeltme aracı (Kar traktörü) ile kayak tesislerine adeta hayat verdi. Kar üzerinde 3 metre genişlikte yol açabiliyor ve pisti düzenliyor. Bu da hem kayakçıların daha düzgün kayması ve de kar üzerinde rahatça gezinebilmeyi temin ediyor.

Diyelim ki İstanbuldasınız vehafta sonu da Zigana’da kayak yapmak istediniz. İstanbul’dan Zigana’ya varış için 125 dakika yolculuk yapacaksınız. Bu süre, zaten İstanbul’dan Bursa’da Uludağ’a gitme süresi gibi bir şey değil mi?

İstanbul’dan Trabzon’a 1 saat 15 dakika uçuyorsunuz, Trabzon havalimanından da 50 dakikada Zigana kayak tesislerinde oluyorsunuz. Üstelik, kayak için hem kayak teçhizatı ve elbiselerine varıncaya kadar her şeyi buradan çok makul ücretlerle de kiralayabiliyorsunuz.

Hem de Trabzon’da trafik sıkıntınız, İstanbul’daki gibi de yok. Avantajınız, İstanbul’dan çıktığınız gün kayak yapabilmeniz. Uludağ’da yoğunluk olabilir belki de kayak malzemeleri için kuyrukta bekleyeceksiniz ama bu Zigana’da sorun bile değil, her şey gönlünüzce ve programladığınız gibi rahat olabiliyor. Üstelik konaklama ve barınma konusunda belki de Türkiye’nin en uygun koşulları da Zigana dağı kayak ve turizm merkezinde mevcut.

Öğütler;

GÜMÜŞHANE’DE ; YAPMADAN DÖNME

1- Karaca Mağarasının 15 milyon yıllık oluşumu ile gizemli bir dünyada yolculuk ederek, doğal klima havasında ciğerlerinizi rahatlatmadan,
2- Zigana dağı kayak evinde konaklayarak kar ve çim kayağı, foto-video safari, ornitoloji, trekking, yamaç paraşütü, atlı doğa yürüyüşü gibi etkinlikleri yapmadan,
3- Haziran, Temmuz, Ağustos aylarında yayla şenliklerinin ve kuşburnu Kültür ve turizm festivalinin heyecanını yaşamadan,
4-Taş köprü,Zigana,Kazıkbeli, ve diğer yaylalarda kekik kokulu doğal güzelliklerin silüetini hissetmeden, Santa Harabelerinde tarihe yolculuk yapmadan,
5-Sarıçiçek Köy odalarındaki sanat ve kültürün harman olduğu gizemli ortamı yaşamadan,
6-Artabel Gölleri Doğal Park Alanlarında bulunan 32 adet krater göllerde, buzul karların mavi ile buluştuğu otantik ortamlarda kamp yapmadan,
7- Şiran ilçemizde bulunan Tomara Şelalesinde su renginin süt beyazına nasıl dönüştüğünü, su sesinden otantik şarkı dinlemenin zevkini tatmadan,
8- Kelkit satala( Sadak) antik kentini gezerek antik havuzda yüzüp güzellik tanrıçası Afrodit’ in havuz öykülerini , Londra British Museum’ daki Bronz Büstün öyküsünü dinlemeden,
9- Zigana Limni Gölünde piknik ortamını yaşayarak doğal ve kültürel güzelliklerin örtüştüğü Tarihi Zigana İpek Yolunda yolculuk yapmadan,
10- İmera manastırında göz yaşı odalarının mitolojik öyküsünü dinleyerek tarihte dinsel yaşantılarda yolculuğun tadına varmadan,
11-Merkeze iki km. mesafede bulunan Antik Kent Süleymaniye Mahallesinde üç dine mensup insanların yaşantısını ve acı tatlı günlerini yüzyıllarca birlikte nasıl geçirdiğinin güzel örneklerini ve öykülerini dinlemeden,
12- Kürtün İlçesi örümcek ormanlarında doğal güzelliklerin mavi ile örtüştüğü gizemli dünyada yolculuk yapmadan…..

GÜMÜŞHANE’DE ; GÖRMEDEN DÖNME
1- Şehir merkezinde Orman İşletme Mezra Park yerinde şehre nazır piknik yaparak , harşit vadisinin iki yakasına inci misali dizilmiş şehir merkezini,
2-Şiran Tomara şelalesinde suyun süt beyazına dönüştüğünü, Merkez Halgent şelalesinde suyun gizemli akışını,
3- İnancın kayaya kazıldığı kaya kiliseyi (Çakırkaya Köyü), Kelkit Satala (Sadak Köyü) Antik Kentini, Süleymaniye (Merk.) Antik Kentini, İmera Manastırı ve Antik kenti ile Büyükçit Köyü Meryemana Kilisesini,
4-Kamberli,Tohumoğlu, Torul ; Taşköprü, Büyükçit Köyü Meryemana ve Halilli Mah.köprüsü gibi tarihi köprülerin üzerinden tarihin akışını,
5-Tekke Çağırgan baba, Pirahmet, Firdevs Hanım, Gelin Ebe türbelerinde manevi mutluluğu,
6-Süleymaniye, Güzel Oluk Büyük Çit, Sadak gibi camilerde Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin güzel örneklerini,
7-Daltaban, Mir Ahmet, Osman Ağa, gibi tarihi çeşmelerde Osmanlı Türk dünyasının su kültürünü,
8-Kov , Canca, Torul, Akçakale, Keçi kale gibi kale örneklerini,
9-Çakır Gölü, Torul Zigana Limni Gölünü, Musalla da Artebel Göllerini ve Doğal Park alanını, Abdal Musa Kara Gölleri,
10-Torul Zigana Eski Çin- İran – Trabzon Tarihi İpek yolunun tarihi olgusunun doğal güzelliklerle kucaklaşmasını,
11-Tersondağı, Karanlık dere, örümcek, Zigana ormanlarını ve fauna varlığını,
12-Floradaki çok zengin çeşitliliği ve tespiti yapılamamış bitki çeşitlerini bu çeşitler arasındaki renk cümbüşünü,
13-Merkez Karamustafa Köyü Hatun oluk Mevkiini, Torul Güvenli Köyü Tomara Mevkiini , Örümcek Ormanları içerisindeki anıt ağaçları.
14-Sarıçiçek Köy evlerindeki ve eski Gümüşhane Evlerinde tarih ile kültürün kaynaşarak sunduğu güzel örnekleri,
15-İlin sevecen ve misafirperver insan dokusu içerisinde sunduğu yayla şenliklerini, Festivalleri,
16-Yer altı sarayı Karaca Mağarasını ve Astımlı hastaları tedavi eden havasını,
17-Dinler mozağiinin,(müslümün,hiristiyan,Musevi) koyun,koyuna yaşadığı Eski Gümüşhane)Süleymaniye mahallesindeki tarihin şahitliğini yapan, Camileri,Kiliseleri,hanları,hamamları,mağazaları görmeden,dinlemeden,
18-Torul İlçesi Çit deresi güzergahındaki, Büyükçit, Gümüştuğ, Haviyana, Avliyana, Zermut Köylerindeki Tarihi Çeşmeleri, Kiliseleri, Camileri, Köprüleri, Su değirmenlerini, Kaleleri görmeden.

GÜMÜŞHANE’DE YEMEDEN DÖNME ;

1-Gümüşhane-Trabzon, Gümüşhane-Bayburt, Gümüşhane Erzincan, Gümüşhane Giresun Ana Tur güzergahı üzerindeki yeme içme tesislerinde alabalık, yöresel yemek çeşitleri, mangal ızgaraları, diğer yemek çeşitleri ile damak zevkinizi yaşamadan,
2-Zigana dağı kayak evinde yöresel yemeklerin ve kekik kokulu mangal ızgaraların tadına varmadan,
3-Taş köprü Yaylası, Zigana Yaylası ve diğer yaylalarda kekik kokulu mangal ızgara türlerini, yöresel yemek çeşitlerini ve alabalığı yemeden,
4-Zigana Limni Gölünde piknik ortamını yaşayarak doğal ve kültürel güzelliklerin örtüştüğü Tarihi Zigana İpek Yolunda seyir zevkine varırken mangal ızgaranı yemeden,
5-Yörenin damak tadı Siron’unu, gendime çorbasını, sacda lemis’ini ve kaymak kuymağını yemeden,
6-Güzellik iksiri ve kuvvet kaynağı kuşburnu çayını ve marmelatını tatmadan,
7-Yörede doğal viyagra olarak adlandırılan pestil –kömeden tatmadan,
8-Sofraların güç kaynağı cevizi ve doğal kan deposu dut pekmezini tatmadan,
9-Şiran Süt fabrikasında üretilen Gümüşhane kaşarını yemeden,
10- Mescitli Köyü Aile piknik İşletme tesislerinin doğal ve sıcak aile ortamında Alabalık, Izgara ve Kaymak Kuymağını yemeden.

GÜMÜŞHANE’DE ; ALMADAN DÖNME
1- Alışveriş için şehir merkezinde hediyelik gıda ürünlerinden, yörede doğal viyagra olarak adlandırılan pestil- kömeden almadan,
2-Sofraların güç kaynağı cevizi ve doğal kan deposu dut pekmezini almadan,
3-Güzellik iksiri ve kuvvet kaynağı kuşburnu çayını ve marmelatını almadan
4-Torul ve Kürtün İlçelerimizde havuzlu bahçe ve daha bir çok desenle üretilen el emeği göz nuru hereke tipi ipek ve yün halılardan almadan,
5-Kelkit İlçemizden desenli Zilli Kilimlerden, Şiran İlçemizde ala kilimlerden almadan,
6-Kürtün ve Torul İlçelerimizde üreticiden, tüketiciye sunulan ağaç oymacılık ürünlerinden almadan,
7-Merkez Dölek Köyünde yemeklerin damak tadında pişirildiği gudulardan almadan….
8-Gümüşhane-Trabzon, Gümüşhane-Bayburt, Gümüşhane Erzincan, Gümüşhane Giresun Ana Tur güzergahı üzerindeki yeme içme tesislerinde alabalık, yöresel yemek çeşitleri, mangal ızgaraları, diğer yemek çeşitleri ile damak zevkini yaşamadan.

 

Karadeniz'den Dünya'ya Farklı Bir Bakış!

Dilek ağacı değil çöp


Karadeniz Bölgesi’nde değil sadece yurdumuzun dört bir yanında belediyeler, katı atık depolama sorunuyla karşı karşıyadır.

Karadeniz Bölgesi’nde değil sadece yurdumuzun dört bir yanında belediyeler, katı atık depolama sorunuyla karşı karşıyadır. Köklü çözümler yerine maliyetsiz en güzel çöp dökme alanı olarak ta yıllardır akarsularımız kullanılagelmiş ve hala bu geleneği sürdüren maalesef yörelerimiz çok fazla. İşte bunlardan biri de Ardanuç’ta Çoruh nehri. Dilek ağacını aratmayacak türde rengarenk atıklar, nehir kenarındaki fundalıklarda karşımıza çıkıyor. Çevre duyarlılığının gerekli olduğu günümüz de ne yazık ki, yerel yönetimler beklenen performansı gösteremiyor.

M. Kemal AYÇİÇEK – Artvin

Karadenizolay.com (Özel-Ardanuç-Artvin)-Katı atık depolama alanlarıyla ilgili sıkıntılar hala giderilebilmiş değil, bunu yerel yönetimlerin katı atık depolama alanlarıyla ilgili altyapı tesislerinden yoksun oluşundan anlıyoruz. Öyle ki, tesis yokluğundan işin kolay yönüne kaçan yerel yönetimler, hala gözlerden ırak yerlerden şehir çöplerini akarsulara bırakarak gidermeye çalışırken, çevre duyarlılığının göz ardı edildiği, nehir kenarlarındaki fundalıklarda dilek ağaçlarını aratmayacak görüntülerle anlıyoruz.

Yurdun çeşitli yörelerinde de sık sık karşılaştığımız çevre sorunları, ne yazık ki Karadeniz bölgesi’ndeki akarsular boylarında da karşımıza çıkıyor. Artvin den geçen Çoruh nehri boyunca fundalıklarda karşımıza çıkan çirkin görüntüler, adeta bir dilek ağacını anımsatıyor. Her çeşit çer çöp, fundalıklarda renga renk görüntüler oluştururken, çevre konusunda hala yeterli duyarlılığın gösterilmediğini de ortaya koyuyor. Avrupa Birliği müzakerelerinde en zor geçecek denilen başlıklar arasında çevre ve geri dönüşüm proğramının olacağı ifade ediliyor.

Avrupa’nın en önemli uygulamalardan birisi, insan ve hayvan sağlığının, çevrenin ve doğal kaynakların korunmasına çok büyük katkıları olan “çöplerin geri dönüşüm / kazanım” programlarıdır. Bireylerin çevre bilincinin yükselmesiyle aşılabilecek kirlilikte en önemli görev, kuşkusuz yerel yönetimlere düşüyor.

Bilinçsizce sürekli akarsulara bırakılan şehir çöpleri, maliyetsiz bir yok ediş gibi gözükse de nehir boylarındaki fundalıklarda karşımıza birer katı atık olarak çıkıyor olmaları, hala yeterince çevre bilincinin oluşmadığının sergilenmesi olarak dikkat çekiyor. Karadeniz Bölgesi’nde yerel yönetimlerin katı atık depolama veya geri dönüşüm projelerinden yoksun oluşu, hemen her akarsu boyunda aynı çirkin manzaraların yaşanmasına yol açıyor.

Avrupa Birliğine Katılım Müzakereleri Tarama Süreci’nde 27. madde olarak yer alan ve 3-11 Nisan 2006 tarihleri arasında tartışılacak olan çevre konusunda Türkiye, bu tür görüntüleri aşmadıktan sonra bir hayli sıkıntı çekeceğe benziyor. Avrupa Çevre Fonu’ndan da alınacak katkılarla yerel yönetimler arası işbirliği ile genel anlamda alınacak önlemler sayesindeki ortak bilinçle, sadece bölgesel anlamda değil belki ülke genelindeki bir çok aksayan çevre duyarsızlığının da önüne geçilmiş olacak. Ancak bu çerçevede bireylerin de yaşadıkları yörelerden başlayarak çevre duyarlılığı konusunda gösterecekleri duyarlılık, ülkemizin çevresel sorunları aşmada en büyük faktörlerden biri olacak.

Nehir boylarında çalılıklara takılarak kirlilik boyutunu gösteren atıklar, çeşidi sayılamayacak kadar fazla ve her nevi dönüşümü geç maddeleri de gözler önüne seriyor. Otomobil lastiğinden naylon ve çeşitli plastiklere ve her tür giyim eşyasına varıncaya dek değişen çöplerin bireysel atıklardan ziyade sanayi ve evsel atıklardan kaynaklandığı gözlerden kaçmıyor.

Karadeniz'den Dünya'ya Farklı Bir Bakış!