Ah şu imam hatipler!
Ahh Şu İmam Hatipler!!!
Mustafa Kemal AYÇİÇEK- 12.5.2004
Kendimi bildim bileli şu İmam-Hatipler bu ülkenin gündeminden ne yazıkki hiç inmedi, indirilmedi.
İlk okulu nihayet bitirmiş ve ortaokula başlayacaktım.Ben ortaokula gitmek istediğimde babamla çatıştık. Babam “ben babayım benim dediğim olacak ve sen kur’an kursuna gideceksin” dedi ve kestirip attı. O dönemde Rize’nin Alipaşa köyünde babamla birlikte kalıyordum. Annem ve diğer kardeşlerim köyde dedemin yanındalardı. Babam imam-hatip olduğu içinde gurbette ben onunla birlikte kalıyor ve orada okula gidiyordum.
Babamın görev yaptığı camide zaman zaman ezan ve namazlardan sonrada aşir-i şerif (Namazlardan sonra okunan kuran sureleri) okurdum. sesim de övünmek gibi olmasın ama iyi sayılırdı hani. Okulda veda gecesinde sahne almış ve “Hey gidi koca dünya gam yükümüsün, söyle söyle fani dünya dert küpümüsün” tüküsü ile, “mavi yelek mor düğme” adlı parçaları okumuştum.
Babamın kur’an kursu ısrarını bir türlü aşamıyordum. Bir gün kolumdan tutup Tophane camiine götürdü ve kur’an kursunu gezdirdi bana ve ” beğendin dimi, buraya vereyim seni” dedi. bende aksine hiç sevmemiş ve hatta ürkmüştüm bile, yılların eskittiği o kur’an kursu’nda falakaları merdiven altında görmüştüm. Bir işkencehaneye benziyordu orası ve ben orada olamazdım. Babama,” olmaz ben burada okumam, kur’an kursuna gitmem verirsen de tuvaletin penceresinden kaçarım ve senin çocuğunda olmam” dedim. çok ciddi ve kararlıydım ama babamda benden ciddi gözüküyordu. babamı bilirim, bana o kötülüğü yapmazdı ama belli mi olurdu. Tam o sırada İmam Hatiplerin kapalı olan ortakısımları açılıverdi. Biryerlerden duymuş ve sevinmiştim!
Babama,” İmam hatip okulu’nun orta kısmı açılıyor bu sene bari oaraya ver beni” dedim ama o Nuh dedi peygamber demedi.Kararlıydı. Ramazan ayıydı ve teravih namazı kılınacakti, düşündüm ve köy muhtarına bu konuyu açıp, babamı imam hatip konusunda ikna etmelerini istedim. Namazdan sonra muhtar ve 60 kadar cemaat, babamı ikna etmek için adeta 2 saat ter döktüler ve aslında ortaokula gitmek istediğim halde imam hatip okulu’na kayıt olmamı sağladılar.
Derken benim İmam Hatip maceram orada başladı. ilk yıl babamla birlikteydim ama babamın tayini Trabzon’a çıkınca ben ikinci sınıfı paralı yatılı olarak okudum. Ardından Tekirdağ, Trabzon, Terme, Ankara,Samsun ve İstanbul Draman İmam Hatip derken bu okulu bir türlü bitiremedim ve ardından da gece lisesine devam ederek Fatih lisesi’nden mezun oldum. Her halde, İmam Hatipliliğin ne olduğunu benim kadar bilen az mezun vardır o okullardan. Hiç kimseden çekmedim İmam hatiplerden çektiğim kadar, hele meslek dersleri ve hele Arapçacılarından..Off offfff offf. Anlatmakla bitiremem ki!
Sanki İmam Hatipler, hint kumaşı da mübarek okullar üzerinden bu ülkede mangalda kül bırakmıyor kelli felli adam sayılanlar..Yazık be yazık.İmam Hatiplilik, keşke piçleştirilmesede o okullardan bu ülke çok daha fazla yararlanabilse ama ne gezer. Bir aklı evvel, bir kuyuya taş atmış 40 aklıevvel onunla uğraşıyor ve ülkede gereksiz kaos ortamı yaratılıyor, ayıp olan budur. Ayıp olan, İmam hatipliliğe tahammülsüzlüktür. Bende severek gitmedim ve zatende bitiremedim ama yiğidi öldürürken bari hakkı verilse? O bile çok görülüyor ona üzülüyor ve gereksiz tartışmalara üzülüyorum. Ülkem adına üzülüyorum, insanlık adına üzülüyorum, liseliler adına üzülüyorum.
Aynı soruların sorulduğu bir sınava giren liseliler arasında neden alınan puanlara bakılarak, başarılı olanlara hakları verilmiyor?
Meslek liseleri müfredatından mı hazırlanıyor bu Üniversite sınavı soruları? Bu soruların sorulduğu aynı sınavda, İmam Hatipliler veya meslek liseliler, kopyamı çekipte düz liselileri geçiyor da, kat sayı mat sayı ile sınır konuluyor bu çocuklara?Ne lisesi olursa olsun adı, aynı sınava giripte bu sınavdaki soruları o çocuklar cevaplaıyorlarda başarılı oluyorlarsa bundan kime ne, neden onların başarılı olmaları birilerine batıyor neden?Bu ülkede başarılı olunmaya neden itiraz var? Neden çekemiyorlar başarılı olmayı neden?İnsanların özgürce eğitim ve öğrenim haklarının neden önü kesiliyor? Neden?
Bu konuda kitaplar yazarım ama gerek yok, ne çektiğimi bir ben bir de allah bilir ama yazık olmasın bu ülke çocuklarına diye bukadarla yetineceğim. Kalın sağlıcakla.
AB'a ilk uyum tamam!
AB’a ilk uyum tamam!
Mustafa Kemal AYÇİÇEK – 12.10.2004
Salt Başbakan Tayip Erdoğan değil ki koşturan, veya Dişişleri Bakanı Abdullah Gül’de değil, Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’e bağlı bir birim var ki, 70 kişilik ekip adeta geceyi gündüz etmiş, ülkemizi karış karış gezip, eğitim seminerleri ile üst düzey bürokratları bilgilendirmiş, bununla yetinmemiş ve 2 yıldan beri sık sık bölge toplantıları ile de AB’e uyumda ilki gerçekleştirmişler.
Tabi sadece Türkiye’de değildi onların koşturmaları, onlarda sık sık yurt dışına gidip, AB’ın ilgili ülkelerinde ilgi alanlarıyla bağlı toplantılara katılıp oradan aldıklarını da ülkemize taşıyorlardı.Hani gazeteciler arasında bir deyim vardır, esas çalışanlar sayfalarda ve ekranlarda yer almayanlar için ‘görğnmez kahramanlar’ işte bunlarda öyle .
Türkiye ile ilgili 6 Ekim’de açıklanan müzakere ön raporunun yankıları sürerken bu kez 8 Ekim 2004’te İstanbul’da Cevahir Grand Otel’de 30 ülkeden 300 üst düzey davetlinin katılımıyla gerçekleştirilen ‘Tam Katılım Konferansı’na bende Karadeniz Bölgesi’nin Online Gazetelerinden www.kuzeyhaber.com ve www.aycicek.net/mka web siteleri adına katıldım.
TC.Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Proğramları Merkezi Başkanlığı’nca Organize edilen ‘Tam katılım Konferansı’ davetiyesi’nde kendi ifadeleri ile, ‘ Türkiye, Kasım 1999’da Helsinki Zirvesi’nde Avrupa Birliği’ne aday ülke olarak kabul edilmiştir. Topluluk müktesebatını uygulamak için Mart 2001’de Ulusal Plan hazırlanmış, Plan’da Türkiye’nin eğitim alanında AB standartlarını yakalaması hedeflenmiştir.
Türkiye ile Avrupa Birliği arasında 21 Haziran 2002 tarihinde imzalanan Çerçeve Anlaşması ile Türkiyenin Topluluk Programlarından Socrates (Genel Eğitim), Leonardo da Vinci (Mesleki Eğitim) ve Gençlik Programlarına katılımını öngörmektedir. Bu konuda çalışmalar öncelikle Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı bünyesinde oluşturulan Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları Daire Başkanlığı tarafından başlatılmıştır. Daha sonra anılan Daire Başkanlığı Ağustos 2003’de yürürlüğe giren bir kanunla Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığından bağımsız bir Başkanlık haline dönüştürülmüş ve Hazırlık Dönemi faaliyetleri başarı ile tamamlanarak 1 Nisan 2004’ten geçerli olmak üzere Türkiye 25’i AB üyesi, 2’si aday statüsündeki ülke ile 3’ü Avrupa Serbest Ticaret Alanını (EFTA) oluşturan ülke olmak üzere toplam 30 ülkenin AB Komisyonu ile birlikte yürüttükleri programlara katılım hakkını elde etmiştir’
Evet, Türkiye ilk tam uyumunu 1 Nisan 2004’te gerçekleştirdi ama bundan hiç kimsenin haberi olmadı. Elbette burada medyanın belki gündem yoğunluğundan kaynaklandı ama ülkemiz adına sevinilecek bir büyük olay. Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, ‘Türkiye AB Üyesi olmadı ama Eğitim ve Gençlik’te tam katılımı sağladı’ diyerek, Türkiye’nin 45 yıldır AB ile entegrasyon sürecinde olduğunu, Türkiye’nin değişik kültür ve medeniyetlerin beşiği olduğunu bunun için AB’ne ayrı boyut ve zenginlik katacağını söyledi.
Konferans aslında bir şenlikti ama katılımcılar en üst düzeyde olunca ister istemez daha yeni yeni sivilleşmeye çalışan ülkemizde pek Avrupai değil de yine Asyalıvari oldu. Ne demek istiyorum biliyormusunuz aslında mesela rahmetli Özal’ın döneminde olsaydı bu olay havai fişekli şenlik yapılırdı, davullar zurnalar belki de tellallar çıkarılırdı o olmadı işte! Düşünün işte tam bir Devlet adamı profili çizen ölçülü ve de saygın, ne yaptığını bilen, bu bilinçle de Hükümeti temsil eden Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’in katıldığı bir nezih konferans o kadar!
Olsun önemli olan bu tam katılımın eğitim ve gençlik alanında olmasıydı. Çünkü, eğitim camiası ve yarının yöneticileri olacak gençlerin olayı kavrayıp algılaması ile Türkiye, tam üyelik müzakereleri sürecinde emin adımlarla ilerleyecek şüphesiz. Büyüklerimize saygımız sonsuz ve her zaman ellerinden öperiz ama her yeni olana açık bir fikri yapıya intibakta zorlanıyorlar. Onları kırmamak gerek elbette ama onlarla biz Avrupa Birliği’ne girmeye kalktık tam 45 yılımızı heba ettik artık bunu bir anlayıversin de sitemkar olmasınlar. Günümüz gençliğine inansın ve güvensinler ve de bolca (aflarına sığınarak söylüyorum) dua etsinler! Biz onların ellerinden sık sık öperiz. Yeter ki bunu samimi olarak istesinler!
Bayburt’un Pamuktaş köyünden gevenci Ahmet dayı vardı.tabi rahmetli olmuştur şimdi dedem gibi ama bir gün bize misafir olmuştur. Ocakta pişmiş Mısır ekmeğini çok seviyordu ama dişleri yoktu. Dedem, yemek yerken taze yoğurda mısır ekmeğini doğrayip yiyordu ama Ahmet dayı sadece bakıyor ve yiyemiyordu. Dedem bunu fark etti ve ‘Doğra ekmeğini sende böyle de yesene’ dedi. Ahmet dayı, ‘tamam hacım, sen doğra ağzına al ben kuvvetli kuvvetli çiğnerim’ diyerek dişlerini gösterdi. Şimdi 45 yılımızı heba eden Yaşlı büyüklerimiz de bize bari bunu diyiversinler! Biz bu AB Lokmasını usulünce yeriz!
AB Tam katılım Konferansı’nda elbette çok önemli bilgiler verildi.DPT Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Proğramları Merkezi Başkanı Nuri Birtek, 2005’te 28 milyon 500 Euro’luk bütce ile 440 proje ve 6 bin yararlanıcıyı hedeflediklerini, 2006’da 39 milyon 143 Euro’luk bütçe ile 12 bin yararlanıcıyı hedeflediklerini, 2007’de de 60 milyon Euro ile yararlanıcı sayısını katlayacaklarını belirtiyor.
Tabi bu rakamlar,işin uzmanlarının daha iyi tahlil edebildiği olay ama mesela Avrupalı Program yöneticilerinden Mr.Bertrand Delpeuch, AB’da 88 milyon öğrenci bulunduğunu ve her 20 öğrenciden birine ülkelerarası değişim fırsatı tanımak istediklerini,gelecek nesil proğramında Türkiye’nin çok büyük katkısının olacağını söylüyor.Kısaca eğitim ve gençlik açısından 2 temel esas belirtiliyor. Birincisi, beraber çalışma, ikincisi ise istifade edebilme.AB Ülkeleri öğrencileri, bu ülkeler içerisinde birlikte uyum proğramları yaparak, bir aile ortamının nüvelerini atarak, ülkelerarası kültür ve bilgi akışında öncü rolü üstleniyorlar. Bunun için Türkiye’de ilk, orta ve yüksek öğretimi kapsayan, aynı zamanda işsiz ve genç üstü grupları da içeren proğramlara proje üretimi teşvik ediliyor.
Bu kurumun 2000-2006 yılları arasındaki programı daha çok eğitim ve gençlik ağırlıklıyken, 2006’dan sonraki proğram hedefi ise Yaşamboyu öğrenme için entegrasyon ve Aktif gençlik proğramları.Netice olarak ben bu Tam katılım Konferansı’nda DPT Müsteşar yardımcısı Lütfi Elvan, Proğramı başkanları Salih Çelik, Raf Chanterie, Hamit Ersoy, İbrahim Demirer, Sefa Yahşi’yi dinleyince Türkiye’nin yolunun açık olduğunu yakından gördüm. Şimdilik kalın sağlıcakla.
Not : Bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com ve www.kuzeyhaber.com da yayınlanmaktadır.(mka)
Ligarba için yollara düştük
M. Kemal AYÇİÇEK – Eylül 2008
http://www.karadenizolay.com/ (Özel)-Bizim amca oğlu Enver, ne zaman yayla sohbeti yapılsa “ah ligarba” der durur. Anlamam ben tabi, “ligarba” dedikleri nedir ne değildir. Çocukluğum, onlar gibi buralarda geçmemişti hem zaten bizim bölgemizde ne anlama geldiğini bilmediğimiz daha bir çok kelimeler vardır. Sadece ligarba değildi. Ligarba’yı da ben belki gördüğüm ama adını da duyduğum halde unuttuğum bir bitki türüdür.
Ankara’dan şükür gelmiş, Evner’in teyzesinin oğlu. 4 tane kızı var, kızları ondan hem ligarbanın meyvesini ve hem de yapraklarını istemişler.O, kızlarını çok seviyor ve Eli mahküm, ligarba toplamak için can atıyor. Seymen de akrabamız ama ayakları kesik. Protez takılmış ayakları ile yürüyor ama o kadar. O, biz ligarba toplarken arabada kalacak, ligarba toplayıcısı yardımcılığı yapacak kısaca.
Enver’e Telefon açtım, bir akşam önce onlarda planlamıştık. Yarın ne yaparız derken ki anlaşmamız da bir yayla olabilirdi tam kesin olmamakla birlikte. Hem o akşamdı, Enver’in beş yaşındaki oğlu Hüseyin’in hikayesi, dedesiyle camiye gidip, teravih namazını kılmasını;
“baba var ya ben dedemle camiye gittim ya dün akşam da. işte o zaman ömrümün en uzun namazını kıldım var ya ” anlatmıştı.
Bunu dinlerken baya gülmüştük Hüseyin’in ömründeki en uzun namaz kılışına. Nerden bilsin çocuk, ona kimse bildiği namazın dışında bir namaz kılınacağını söylememişti ki, en fazla on üç rekattı belki de bildiği namaz ama sadece yirmi rekatlık teravih namazının o namaza ekleneceğini nerden bilebilirdi ki!
Telefonlaştık ve Enver, Şükür ve Seymen’le geldi beni de aldı, çağlayan’dan vurduk yayla yoluna yukarıya doğru, doğal yabani ligarba bulmaya, rastgelirse, bulabilirsek tabi. Hiç birimiz de “şurada vardır” diye bildiğimizden değil işte, “vardır belki” diye.Onlar da benim gibi ilk kez gidiyoruz bu yoldan hatta bir ara yolu şaşırdık ve vatandaşlardan “yayla yolu neresi” diye yardım da aldık. Ligarba için koyulmuştuk yola.
Yayla yolu bu neyle ne zaman nerde nasıl karşılaşacağınız hiç belli olmaz. Hele işlek bir yol değilse zaten şansınıza artık. Hava yer yer açıyor yer yer kapanıyor. Bulutlar, üzerimiz de dolanıyor. Nitekim zaman zaman yoğun sise girdiğimiz de oluyor. Yer yer çamura battığımız da tabi. Aracın zorlandığı ve manevralar yaptığı yerlerde yeni yol yapım çalışmalarından kaynaklanan çamurlanma var. Zalım çamuru diye tabir edilen türden, yağışlarda kayganlaşan ve araçların çıkmakta zorlandığı yerlerde yola serilen çalılar sayesinde çıkabiliyoruz. Ama yolculuğumuz gayet zevkli geçiyor. Ne de olsa şehirlerde böylesine yollarla boğuşmuyorsunuz ama o yollardaki yorgunluk ve çile bile sizi sanki dinlendiriyor.
Hüseyin’in bu ömrünün en uzun namazını kılması gibi bende ilk kez ömrümce böylesine çok ligarba göreceğimi açıkçası beklemiyordum. Başka yerlerde mesela Ukrayna ve Rusya’da “cranberry” olarak bilinen Yaban mersini,Türkiye’de, Rize’de Likapa,Trabzon’da Ligarba, Lifos veya Trabzon Üzümü, Rize Pazar ilçesinde Kaskanaka, Rize Ardeşen İlçesinde Çera (Çela), Artvin’de Morsivit veya Mahabak, Giresun’da Çalı Çiçeği, diğer bölgelerde ise Ayı Üzümü, Çay Üzümü veya Çoban Üzümü olarak isimlendirilen ve literatüre Yaban Mersini olarak giren bu üzümsü meyve puslu veya parlak mavi rengi ile Mavi altın (blue gold) olarak nitelendirilen ligarba için yollara düştük.
Allah’ dan arabanın arazi özelliği var, otomobille gitseydik kalmıştık yollarda. Hem yol boylarınca da kontrol bana düştü. Birkaç kez, meyveli bir fundalık gördüğümde “ligarba” diye bağırıyorum aracın üstünden, duruyorlar ama meyveyi görüp “o ligarba değil yav” diye devam ediyorlar. Aslında ben ligarbayı Zigana dağında görmüştüm. Daha da aslına bakarsanız ligarbayı çocukluğumdan da tanırdım. Annem onun yapraklarını yedirirdi bize “kuzu kulağı” diye. Yani mayhoştu yapraklarının tadı hele bir de yeni yeni filizlenirken o yaprakları taze olduğunda çok da hoş olurdu. Ama ben nerden bileyim ki yaprağını yediğimin bitkisinin o yeşil yaprakları zamanla kırmızıya dönermiş, bir de meyvesi olurmuş da o da her derde deva imiş, nerden bileyim?
Trabzon’un Çağlayan beldesi’nden çıktık asfalttan ve köprüyü geçip girdik yayla yoluna. Fındıklıklar bitmiş bolca ağaçlı alanları geçmiş, ormanların bittiği yerlere çıkmışız. Makilikler başlamış artık. Bir yerde aynı türden iki çeşit bitki vardı.“ligarba” dedim durduk. Araçtan indik ve saldık kendimiz ormana. Orman dediysem fundalık, kumar ve zifin fundalıklarının aralarında da ligarba var. Bir de zehirli olan başka yine ligarbaya benzeyen bir bitki türü var, zaten onun için karıştırıyoruz ya. Fakat o zehirli dediğimiz meyve siyah ve yaprakların üzerinde olurken, ligarba meyvesi hep yaprakların altında sanki gizleniyormuş gibi. Ama ligarbayı tanıdıktan sonra artık karıştırılması mümkün değil, bitkiyi ve meyvesini.
Ağzımız bağlı hepimizin, ve bir tek meyve atamıyoruz ağzımıza, oruçluyuz. Topluyoruz habire, ellerimiz deki kaplara. Bir yerde az vardı, biz orman boyunca ilerledikçe daha da büyükçe ligarbaların ve meyvelerinin olduğu yerler bulduk ve zaten günümüzün önemli bölümünü de burada ligarba ve yaprağını toplayarak geçirdik. Akşam olmadan ulaşmamız gereken yaylalar var, iftarı da oralarda yapıp tekrar geriye döneceğiz.
Fakat bizim ligarba manyağı Enver, o meyveleri “cennetteki meyvedir” diye nitelendirdiği Ligarbayı, Dünyanın en güzel meyvesi diye de övüp bitiremiyor. Ağzımızın suyu akıyor o dedikçe ama bir tek ligarba bile yiyememek beni pek etkilemiyor. Çünkü ben o meyvenin tadını zaten bilmiyorum ama Enver, abartıyor mu onu da yanımızdaki ne Şükür ve ne de Seymen de söylemiyor. Bir güzel ligarba topladık. Ufacık meyveleri ne kadar toplarsanız toplayın sanki toplamamış gibi hissediyorsunuz kendinizi.
Bir yere geldik, sık sık kumarlık ve zifin fundalığı ve dikenler var. Şükürle biz önden girdik bu fundalığa ama adım atılmıyor. Sonradan da Enver, yanına orak alıp geldi girdi fundalığa. Dikenleri kesip kendilerine yol yapıyor ve ligarbalıkta öylece ilerleyebiliyorlar. Ben rahattım, kumar dallarının üstüne çıkmıştım, dikenler de zaten kumar dallarının altında kalabiliyor ve hem kumarların üzerinden yürüyor ve hem de güzel ve sık ligarba toplayabiliyordum. Daha önce nerede olup olmadığı konusunda bilgim de olmayan ligarbanın artık yerini ezberlemiş oldum. Ama ligarbanın meşede olan türünü topladık biz, bir de bozkırda olan yer ligarbası varmış ki annem, onun meyvesinin tadının daha da güzel olduğunu söylüyordu.
Neyse biz ligarba toplamayı bitirdik ve artık yayla yoluna koyulduk. Bulunduğumuz yer Çağlayan, Yomra ve Arsin’in yukarda birleştiği yerler. Harmantepe şehitliğinin oradan geçtik, Santa’nın üzerinden Sarıtaş yaylasına. Sarıtaş’ta bir kalabalık var. Pide yapılan fırın var, bakkalı var ve kıraathanesi dolu, millet artık iftar saatini bekliyor. Biz oradan pidelerimizi ve de gözenekli Sarıtaş Yayla peynirini aldık. Camiboğazı yaylasına doğru devam ettik. İftarı orada açmak istedik ama olmadı, yolda Dilaver yaylasında akşam ezanı okununca biz de Dilaveryaylası tesislerinin alt tarafındaki köprünün ordaki suyun başında iftarımızı açtık.
Bir yandan soğuk bir yandan sis artık yayla havası da bizi üşütmeye başladı. Doğruca arabaya atladık ve camiboğazı yaylasına geçtik.
Kahvehanede çay içelim dedik ama yaylalar o kadar kalabalık ki kıraathanede oturmaya yer bulmak için biraz ayakta da bekledik. Oturduk ama çay bardaklarının biri boşalıyor dolusu geliyor derken dörder bardak çay içtikten sonra kendimize geldik. Daha sonra da acısu yaylasına gidip, her biri ayrı yerde olan beş oluktan acılı su aldık. Siz ona maden suyu diyin, tuzlu su diyin, sodalı su deyin ne derseniz diyin ama benim Erzincan’daki sodalı sudan sonra gördüğüm en bol akan acısu idi.
Artık ağzımız açılmıştı ve günün önemli bölümünde dikenlerin onlara ulaşmak için uğraş verirken üzerimize takıldığı, ayaklarımızı, kollarımızı çizdiği kumarlıktan topladığımız ligarbaların tadına bakmanın tam sırasıydı. Nasılsa ağzımız açıktı ve arabanın kasasında yapraklı dalları duran ligarbalardan aldık ve tadına baktık. Rengi kah siyah kah koyu lacivert veya mor da denebilecek evrelerde, mayhoş tadı ile bugüne değin tatmadığımız bir damak tadı veriyor.
Biz ligarbayı, bahar aylarında yayla yolculuklarındayken yapraklarını yediğimiz bir çeşit kuzukulağı ağacı biliyorduk. Kimileri buna “ayı üzümü” de diyor. Meyvenin olgunluk zamanı Ağustos ayı ile Eylül ayının ortaları.Bu dönemlerde de hayvan sürmediğimizden midir yoksa yaylalara çıkamayışımızdan mıdır ligarbanın meyvesini tanımıyordum. Sadece ligarba için değil bölgemizde var olan daha bir çok bitki türünden haberimiz yok ve yararları konusunda da pek de bildiğimiz yok. İşte meğer ligarba dedikleri buymuş. Ama artık bende tanıdım ağacını da meyvesini de nerde görsem ona benzer başka meyvelerle karıştırmam artık.
Ligarba ile ilgili başkaca kaynaklarda bir yığın bilgide var zaten. Hatta Trabzon valisi Nuri Okutan da ligarba’yı tarımsal ürün haline getirmek için ligarba bahçeleri oluşturularak fındığa alternatif ürün oluşturulabileceğini ve ligarbanın bölge ekonomisine önemli katkı sağlayacağını belirterek, tıpkı rahmetli Adnan Kahveci’nin bölgemize kivi’nin getirilmesine ön ayak oluşu gibi o da ligarba’nın ekonomik ürün haline getirilmesine çalışıyor.Bunu öğrenince tabiî ki bir başka mutlu oluyoruz.
Bazı kaynaklardaki Ligarba ile ilgili detaylı bilgileri de katkı sunanlara teşekkür ederek, bilginize sunuyorum;
“Likapa - Yaban Mersini
Besin Değeri ve Sağlık Açısından Önemi
Bitkisel Özellikleri ve İstekleri
Kullanım Alanları
Likapa Türleri
Yaban Mersini (vaccinum myrtillus) ılıman iklimlere adapte olmuş bir üzümsü meyve türüdür. Anavatanı kuzey yarım kürenin serin ve dağlık bölgelerinde yetişen bircok türü vardır.
Genel olarak kuzey Avrupa, Amerika’daki Rocky dağları ve ülkemizde, Doğu Karadeniz bölgesinin rakımca yüksek olan fundalık ve ormanlık bölgelerinde yabani formda değişik tipleri bulunmaktadır.
Rize’de Likapa,Trabzon’da Ligarba, Lifos veya Trabzon Üzümü, Rize Pazar ilçesinde Kaskanaka, Rize Ardeşen İlçesinde Çera (Çela), Artvin’de Morsivit veya Mahabak, Giresun’da Çalı Çiçeği, diğer bölgelerde ise Ayı Üzümü, Çay Üzümü veya Çoban Üzümü olarak isimlendirilen ve literatürümüze Yaban Mersini olarak giren bu üzümsü meyve puslu veya parlak mavi rengi ile MAVİ ALTIN (blue gold) olarak nitelendirilmektedir. İngilizcesi Blueberry olarak bilinen yaban mersini Sağlık meyvesi olarak tanınmaktadır. Yaban Mersini özellikle 1906 yılında Amerika’da başlatılan ıslah çalışmaları sonucu doğadaki yabani formlarına göre kültüre alınan çeşitlerin, özellikleri (meyve iriliği, tadı,olgunluğu v.s) daha üstün niteliklere sahip olduğu görülmüştür.
1879 tarihli Osmanlıca bir belgede, Rize’deki ormanlarda, kırlarda ve halkın bazılarının bahçelerinde bol miktarda keşfedilen bir tür çay ağacından bahsedilmektedir. Bu belgeye göre yöre halkı bu bitkiyi, emek ve akça sarfederek terbiye edip yapraklarını kilosu on mecidiye karşılığında satmaktadır. O zamanın hükümeti tarafından gümrük vergisi alınan bu çaya benzeyen bitkiden, ayrıca orman vergisi de alınmak istenmektedir. Rusya Hükümeti bu bitkiden vergi namına bir şey almadığından bu çayların kaçak olarak yurt dışına çıkacağından endişe duyulmaktadır. Trabzon valiliğinin yazısı üzerine Osmanlı Hükümeti bu bitkiden örnekler istiyor. Orman Bakanlığı’nın da kontrolünde olmak şartıyla bunun yararlı olup olmadığı araştırılıp ondan sonra tarımının yapılmasına ve yaygınlaştırılmasına teşebbüs edilmesi tavsiye olunmuştur.
Halen yeni çalışmalar Karadeniz Bölgesi’nde farklı rakımlara adaptasyonu ve mevcut çeşitlerin çoğaltılma imkanlarına yönelik çalışmalar tüm hızı ile devam etmekte ve bu çalışmalar TUBİTAK ile DPT tarafından desteklenmektedir.
19 Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Hüseyin Çelik şöyle diyor:
”Karadeniz, tarımsal açıdan mükemmel imkânlar sağlayabilecek potansiyele sahip. Yeni ürün çeşitleri önermeliyiz. Ben, bir akademisyen ve Karadeniz âşığı olarak, 1996 yılından bu yana yeni meyve türlerini tanıtmaya ve geliştirmeye çalışıyorum.”
Dr. Hüseyin Çelik, önce Karadeniz′in ünlü kokulu kara üzümü ile ilgilenmiş. Örnekler toplamak için köylerde dolaşırken Rize, İkizdere Şimşirli köyünde, Köy Enstitülü emekli öğretmen Osman Yıldız ile tanışmış. Dr. Çelik anlatıyor:
“Osman Yıldız, yurtdışından getirdiği likapa fidanlarını yetiştirmek için uğraşıyormuş. Rize′de Likapa, Trabzon′da Ligarba, Rize Pazar′da Kaskanaka, Ardeşen′de Çera olarak isimlendirilen ve yabani meyveleri beğenilerek tüketilen likapa, yurtdışında ′blueberry′ adıyla çok yüksek fiyatla satılır. Bizde ise ticari olarak yetiştirilmiyor. İkizdereli Osman Yıldız, yurtdışında çok yüksek fiyatla satılan blueberry meyvesini görünce “Yahu bu bizim likapaya benziyor” diyerek fidanlarını getirip köyüne dikmiş. Osman Yıldız ve oğlu Osman Nuri Yıldız, 2.5 dönüm bahçesini bize verdi. Şimdi, burada likapa yetiştirme çalışmaları yapıyoruz. Projeyi DPT ve TÜBİTAK destekliyor.”
Dr. Hüseyin Çelik, üzümsü meyveler denen meyve grubunda uzman. Bektaşi üzümü, frenk üzümü, kokulu kara üzüm, ahududu, böğürtlen gibi meyvelerin oluşturduğu bu grup, tüm dünyada büyük miktarlarda yetiştiriliyor ve tüketiliyor. Ancak her nedense ülkemizde yetiştirilmiyorlar. Dr. Çelik, bu grubun bir üyesi olan likapa hakkında şunları söylüyor:
”Geçen yıl deneme bahçesinde yetiştirdiğimiz 500 kilo likapa, Rizeli Üçel firması tarafından reçel olarak işlendi ve çok beğenildi. ABD′den ithal edilerek İstanbul′daki marketlerde satılan likapa meyvesinin 250 gramı 5 milyon liradan alıcı buluyor. Asitli topraklarda yetişen likapa için özellikle Rize ve Trabzon tam biçilmiş kaftan. Dünyadaki lüks ve pahalı meyvelerden biri olan likapa, ülkemizde de layık olduğu yeri çok yakında alacak. Rize Milletvekili İlyas Çakır′ın da desteklediği projemizle belki de 4 - 5 yıl sonra dünyaya likapa satar duruma geleceğiz. Ortalama olarak bir dönüm fındık bahçesinden 300 milyon lira, çay bahçesinden 675 milyon lira, böğürtlen - ahududu bahçesinden 3 milyar lira gelir elde edilebilirken, 2003 yılında 1 kg. yaban mersini 4 milyon liraya satıldı. Bir dönüm likapa bahçesinden 2 bin 500 kilo meyve alınır. Dolayısıyla elde edilen gelir 8 milyar liradan fazladır.” (6)
Üçel Gıda Temsilcisi Harun ŞİMŞEK ise sektör olarak likapa bitkisine çok önem verdiklerini, likapanın reçel yapımında, pastacılıkta,çay, şarap,ilaç ve bir çok alanda kullanılmakla beraber üretimin yetersiz kaldığını kendilerinin sektör olarak şu anda 5 ton olan ürün kapasitesinin 50.000 tona çıkarılması durumunda dahi bu ürünü almaya hazır olduklarını, üretimin arttırılması durumunda likapada ihracat yolunun açılacağına ve bu konuda Avrupa’da söz sahibi olacağımızı belirtmiştir. (5)
Besin Değeri ve Sağlık Açısından Önemi
Bir bardak likapa meyvesi 145 gram gelmektedir ve 21 gr karbonhidrat, 1 gr protein, 0.5gr yağ, 19mg C vitamini, 145 IU A vitamini 85 kalori içerir.
100 gram yenilebilir yaban mersininin %83′ü su, %0,7′, si protein, %0,5′i yağ, %15′i karbonhidrat, %1,5′uğu lifdir.
62 kalori sağlar.
Adet kanamalarını düzenleyen bir meyve olarak tavsiye edilmiştir.
Ağız, deri ve üriner sistem enfeksiyonları
Anti kanserojen ve antioksidant (damarlarda yağ birikimini engelleme) özelliğine sahiptir
Aşırı kanamayı durdurma
Bağırsak metabolizmasını düzenler
Damar hastalıkları
Rn güvenilir kullanım alanlarından birisi de damar hastalıklarıdır. Bu hastalıklara kılcal damar çatlamasıda dahildir. Zayıf kılcal damarlar çatlayabilir. Bu durum ise sık sık tekrarlanan bere, morluk, çürük ve eziklere neden olur. Zayıf kılcal damarlar ise zayıf kan dolaşımını ve bağ dokusunu akla getirir ki bu durum artrit yada mafsal iltihabı gibi rahatsızlıklarla yakından ilgilidir. Yabanmersini meyvelerinde bulunan antosiyanidin kılcal damarları, serbest radikal saldırısından koruyarak onların kuvvetlenmesine hizmet ederken aynı zamanda sağlıklı bağ dokusu ve yeni kılcal damar oluşumuna da katkıda bulunur. Yabanmersini meyve ekstresi, damar sertliği için bir risk faktörü olan parçalanmış kan hücrelerinin atardamar çeperlerine yapışmasını da azaltmaktadır. Bunun yanında, Damar sertliği riskini de azaltır.
Gece körlüğünü ortadan kaldırır
2. Dünya savaşı sırasında İngiliz Hava Kuvvetleri pilotlarının doktorların önerisiyle bol miktarda yaban mersini reçeli yiyerek gece uçuşlarına çıktıklarını ve yorgun gözlerini dinlendirdiklerini kayıtlardan biliyoruz. Pilotlar, yabanmersini reçeli yedikten sonra gece uçuşlarına çıktıklarında gece görüşlerinde bir düzelme ve iyileşme hissettiklerini sık sık rapor ediyorlardı.
Avrupa ve Amerika’da yabanmersini preparatları gece körlüğü ve diyabetik retinopati ve zayıf kan dolaşımını artırmak için kullanılmaktadır. Almanya’da ise ayrıca, ishal durdurucu olarak da kullanılmaktadır.
- Göz yorgunluğunu giderir, miyopluk ve şeker hastalığınından kaynaklanan görme bozukluklarını engeller
- Gut ve Romatizma
- HIV virüsünün tekrarlanmasını azaltır.
- İshal durdurucu; yaprak ve kuru meyvelerinden yapılan çay
- Kan şekeri ve kolestrolü düşürür
- Kansere karşı vücudu koruyan enzimleri çalıştırır
- Kalp krizi riskini azaltır. Damar sertliği oluşumunu engeller
- Sağlıklı bağ dokusu ve yeni kılcal damar oluşumuna yardımcı olur.
- Taze olarak yenildiğinde kanı temizler
- Varis ve basuru iyileştirir
- Yaprak ve kuru meyvelerinden yapılan çay ishal giderici olarak kullanılır
- Zayıf kan dolaşımını artırmak
Bitkisel Özellikleri ve İstekleri
Bitkisel Özellikleri, Çalı görünümünde olup özellikle yabani formları değişik boyda ve meyve özellikleri bakımından farklıdır. Kültüre alınan çeşitlerde boy genelde 1m-1.5 arasıda değişir.
Saçak kök miktarı çok fazla olup, yüzlek kök yapısına sahiptir, toprak tipine bağlı olarak kökler 1 metre derinliğe kadar inebilmektedir.
Çiçek tomurcukları yaz sonlarına doğru oluşur ve sadece yeni sürgünler üzerinde meydana gelere, ertesi yıl ilkbaharda sürerek çiçek açarlar. Yaşlı dallarda üzerinde sadece yaprak gözleri oluşur. Çiçekler 5 çanak yaprak yaprak, 5 taç yaprak, 10 erkek organ ve 1 dişi organ içerir.
Kültüre alınan çeşitlerde çiçeklenme dönemi Mayıs ayının ikinci yarısına doğru bir 10-15 günlük periyot içinde salkım şeklinde beyaz, krem rengi açılan çiçekler, arılar tarafından tozlaşma sağlandıktan sonra, aynı periyotla Temmuz ayının ikinci yarısında meyveler kademeli olarak olgunlaşır. Olgun meyvelerin mavi renk almaktadır. Meyveler hasat edilirken olgun meyveler alınır. Olgunlaşmayan meyveler dalda bırakılır daha sonra tekrar olgunlaşan meyvelerin hasadı yapılır.
Toprak İstekleri,nemli , drenajı iyi olan, organik maddece zengin ve asit topraklarda iyi yetişirler.
Toprak asitliği pH=4.0 ile 5.5 arasında olmalıdır.
Yaban mersin’nin yetiştiği topraklardaki besin maddeleri ya çok düşük olmalı ya da yavaş çözünen gübreler kullanılmalıdır. Topraktaki kalsiyum düzeyinin yüksek olmasından da hoşlanmazlar.
Bakımı: Meyve veriminden düşmüş 4-5 yıllık dallar budanma lıdır. Genç 2-3 yılık dalların bırakılması meyve verimi için gereklidir.
Çoğaltılması: Pratikte çoğunlukla çelikle çoğaltma yapılmakta, bunun yanında daldırma, aşılama ve doku kültürü ile de çoğaltılabilmektedir. Çelikler Odun çeliği ve yarı odunsu çelik olmak üzere iki şekilde alınır. Köklendirme ortamında köklenen çelikler fidan haline getirilir.
Likapa Türleri
Vaccinium myrtilloides Michx.
Kadife Yapraklı Yaban Mersini
(Vaccinium myrtilloides Michx.)
Yaprak ve gövdesinde, tüy içermesiyle diğer türlerden ayrılır. Yaprak kenarları düz olup diş içermezler. Ormanlık alanlarda yaygındır. Çok kısa sürede, çok fazla miktarda sürgün ve dal oluşturan bu yaban mersini türü, çok bol ürün verir.
Yer Yaban Mersini
(Vaccinium boreale Hall& Alders)
Çok fazla dallanabilen bir türdür. Genelde toprak altında büyümesini sürdürür. Denize doğru burun gibi uzanmış açık alanlarda bol miktarda bulunur.
Vaccinium boreale Hall& Alders
Adi, Kısa Boylu Mersin
(Vaccinium angustifolium Ait.)
Yabani olarak bilinir, çalıları kısa, yaprakları ise cilallanmış gibi çok parlaktır. Yapraklar düz ve kenarları dişlidir. Yaprakların ucunda küçük bir beze taşırlar. Terk edilmiş alanlardaki kuru otların üzerinde gelişirve böyle olanlarda yaygın olark görülürler.
Kısa Çalı Formlu Siyah Yaban Mersini
(Vaccinium angustifolium nigrum Wood-Boivin)
Yapraklar mavi yeşil renkte iken, meyveleri parlak siyah renktedir. Mera ve doğal ortamlarda yetişir. Sürekli yakılan ortamlarda yaban mersini’nin artış oranı çok daha hızlı olmaktadır.
Vaccinium angustifolium Ait.
Vaccinium corymbosum L.
Yüksek Çalı Formlu Yaban Mersini
Günümüzde ticari oarak yetiştirilen ve melezlemeleri yapılan yüzlerce çeşidi olan yüksek çalı formlu yaban mersini bulunmaktadır. Bunlar arasında, Kuzey orjinli (Vaccinium corymbosum L.) ve Güney Orijinli (Vaccinium corymbosum, Vaccinium darrowi Camp. ve Vaccinium ashei) melezleri gibi farklı iki grup yer almaktadır.
Yüksek çalı formu yabani mersinler dik büyüme gösterirler. Kışın yapraklarını dökerler. 2-5 metreye kadar boylanabilinirler. Ancak, kültüre alındıklarında 1-3 metre arasında boylanmalarına müsaade edilir. Yaprakları eliptik veya oval olup 7,5 cm uzunluğundadır. Alt yüzeyleri ince tüylü, kenarları düzdür.
Sürgünler -20C ile -40C arasında zarar görürler. Meyveleri 1,5 - 2 gram ağırlığında olup; meyve rengi mavi-siyahtır. Kaliteli olan meyveleri taze tüketimden ziyade sanayi için uygundur. Meyve olgunluğu artıkça renkte matlaşma meydana gelir. Çiçeklenmeden 45-75 gün içinde meyveler olgunlaşır. Çiçekleri ters dönmüş semaver şeklinde olduğundan tozlanmada arılara ihtiyaç vardır.
Tavşangözlü Yaban Mersin
(Vaccinium ashei Reade)
Dik ve kuvvetli büyüme gösterir. 10m boylanabilinir. ancak kültüre alındığında 1-3 m’ye budanmalıdır. Yaprakları küçük, oval veya eliptik olabilir. Meyveleri 1,2 ile 1,5 gram ağırlığında, mavi-siyah renkte, sert kabuklu ve fazla çekirdeklidir. Çiçek tomurcukları kış döneminde -24 C ile 30C’lere dayanabilir.
Meyvelerin raf ömrü diğerlerine göre daha uzundur. El ile hasat için bitki boyunun 80 cm’de olması tercih edilir. Meyveleri taze ve sanayilik olarak üretilebiliir. Meyveler matlaşmaz. Çiçeklerdeki taç yapraklar döküldükten sonra 90 gün içinde meyveler olgunlaşır. Tam olgunlukta toplansalarda bu durumu uzun süre muhafaza eder ve buruşmazlar.
organlarını dip kısımdan çıkan yeni, sukkulent yapıdaki sürgünler, odunlu çalı formundaki sürgünler ile 1 yaşlı sürgünler üzerinden çıkan yeni yeşil yan sürgünler oluşturmaktadır. Sırık(sopa) şeklindeki likapa sürgünleri 10-20 yıl yaşayabilir ancak 5-7 yıl sonra bu sürgünler budanarak çıkarılmalıdır. Yüksek boylu çalı formundaki likapalar 120-300 cm boylanabilir. Alçak boylu çalı formundaki likapalar 90 cm boylanabilirken yarı-yüksek boylu çalı formundaki likapa çeşitleri bu iki grup arasındadır. Tavşangözü likapaları ise daha uzun sürgünlere sahip olup kuvvetli gelişme gösterirler ve 610 cm boy yapabilmektedirler.
Yüksek boylu çalı formundaki likapalrın kökleri ince, kök kılları olmayan lifli kök yapısına sahiptir. Su ve besin maddelerinin kökler tarafından absorbe edilebilmesi içinçoğunlukla endotrofik mikorizalar (VAM) ile birlikte yaşarlar. Kökler bitkinin tabanından itibaren 180 cm’ye kadar yayılabilir ancak nadiren 90 cm derine penetre edebilirler. Alçak boylu çalı formundaki likapaların köklerinde de kök kılı yoktur. Çok ince ve lif (iplik) gibi olan kökleri vardır. Bu likapa bitkileri toprak altı rhizomlardan adventif olarak büyürler. Dolayısıyla alçak boylu çalı formundaki likapalar yayılıcı form gösterirler. Zamanla bitkiler birbirine eklenerek tek bir gövdeliymiş gibi büyüme meydana gelebilir.
Tozlanma: Likapalarda tozlanma entomofil yani böceklerle olmaktadır. Çünkü böcekleri çeken hoş kokulu ve nektar içeren çiçeklere sahiptir. Likapa çiçeklerinin taç yaprakları birleşik olup uç kısımda açıklık vardır. Ters dönmüş çan şeklindeki likapa çiçeğinde yumurtalığın dip kısmında nektar olup misk kokusu ile böcekleri çiçeğin dip kısmına kadar çeker. Likapa çiçeklerindeki polenler çok ağır olup yapışkandırlar ve rüzgar ile hareket etmezler. Erkek organları da dişi organdan uzun olup çiçeğin uç kısmından dışarı doğru çıkmıştır. Bu yüzden erkek organlardan ayrılan polenler dişi organ tepesine uğramadan çiçeği terk ederler. Ayrıca, dişi organ kendi kendine tozlanmayı engelleyecek şekilde çıkıntılıdır. Bu yüzden karşılıklı ve arılarla tozlanmaya gerek vardır.
LİKAPA YETİŞTİRİCİLİĞİ (YÜKSEK BOYLU LİKAPA)
Sıcaklık
Don olayı olmayan en az 160 günlük yetişme periyodu ister
Gelişmesi için 2000 gün derece sıcaklık ister
Soğuklama süresi 650-850 saat arasındadır
Soğuklara dayanım
Gözler : -26.3 ila -29.1°C’ye kadar dayanır
Gövde : -29.1 ila -34.7°C’ye kadar dayanır
Çiçekler : -1.12 ila -4.48°C’ye kadar dayanır
Gün Uzunluğu: Uzun günler bitkideki vegetatif gelişmeyi teşvik ederken yaz sonları ile sonbahar aylarındaki kısa günler meyve tomurcuğu gelişimini artırır.
Nem: Likapalar kök kıllarından yoksun olduğu için topraktaki nem değişikliklerine son derece hassastırlar. İklime, çeşide ve gelişme kuvvetine bağlı olarak büyümeleri ile meyve verdikleri dönem boyunca haftalık olarak yaklaşık 2.54-5.08 cm suya ihtiyaç duyarlar. Sulamada kullanılan su kaliteli olmalı, çok az veya hiç tuz içermemeli ve kalsiyum içeriği çok az veya hiç olmamalıdır.
Toprak: İdeal likapa toprağı, drenajı iyi olan, asitli ve kumlu topraklardır. Likapa yetişebilecek toprakların pH’sı 4.5-5.2 arasında olmalıdır. Organik madde kapsamı yüksek olan ağır topraklar da likapa yetiştiriciliği için uygundur. Yayla alanlarındaki toprakların likapa yetiştiriciliğine uygun hale getirilmesi için dikim öncesi kompost veya asit torf ilave edilmelidir. Ayrıca, odun talaşı, çam ibresi veya çam kabukları ile bitkiler malçlanmalıdır.
Yer Seçimi: Likapa tarımı için en uygun alanlar, tam güneş alan veya biraz gölge olan, güney yöneye bakan ve hafif meyilli olan alanlardır. olmalıdır. Ayrıca su drenajı ile hava akımının da nispeten iyi olması gerekir. Ayrıca likapa çiçeklerinin soğuklara dayanımının diğer birçok üzümsü meyveden daha yüksek olduğu da unutulmamalıdır. Bu açıdan kuzey-batıya bakan alanlar da yetiştiricilik için uygundur. Genel bir ifade ile yabani likapaların, orman güllerinin, defne, kızıl ağaç ve çamın karışık olarak yetiştiği alanlar likapa yetiştiriciliği için uygundur.
Drenajı artırmak için arazi işlenir.
Toprak organik maddesini artırmak için yüzey örtücü bitkiler ekilir ve toprak işlemeile birlikte toprağa karıştırılır.
Ahır gübresi verilir.
Gerekli ise toprakta pH ayarlaması yapılır. Bu amaçla toprak tipine ve toprak pH’sına göre gerekli olan kükürt miktarı hesaplanarak dikimden en az 6 ay önce toprağa verilir.
Toprak tahlilleri sonucunda gübre ilavesi yapılır. P, K, Ca, Mg v.s gübreler toprağın üst 30 cm’sine verilir. Gübrelemede amonyumsülfat gübresi kullanılabilir. Nitratlı gübreler kullanılmamalıdır.
Drenajın zayıf olduğu düz arazilerde mutlaka masura yapılarak toprak 35 cmyükseltilmeli ve bitkiler 120-150 cm genişliğindeki masuralara dikilmelidir.Dikim: Bölgedeki kış soğukları ile muhtemelen don olaylarına bağlı olarak dikim ilkbahar veya sonbaharda yapılabilir. Fidanlar fidanlıktaki veya saksıdaki derinlikleri kadar derine dikilmelidir. Derin dikim yapılmamalıdır. Dikim sonrası sıra boyunca 60-120 cm genişliğinde ve 15-20 cm kalınlığında malçlama yapılmalıdır. Bitkiler büyümeye başlayınca ve büyüme periyodunca azotlu gübreleme yapılır. Gübre olarak amonyumsülfat kullanılabilir ve ihtiyaç duyulan gübre miktarı bölünerek verilmelidir.
Aralık- Mesafeler: Likapa yetiştiriciliği yapılan ülkelerde dikim mesafesi sıra üzerinde 120 cm, sıralar arasında ise 300 cm olup bu aralık ve mesafeler 152 ile 365 cm’ye kadar çıkarılabilmektedir. Likapa yetiştiriciliğinde likapa sıraları arasındaki mesafe 250 cm’den daha az olmamalıdır. Bu mesafe hasat sırasında işçilerin rahat çalışabilmesi için gereklidir.
Dikim Fidanları
Likapa bahçesi tesis aşamasında 3 farklı fidan tipi tercih edilebilir. Bunlar;
- Bir yaşında köklü çelikler
- Fidanlıklarda üretilmiş 2-3 yaşında açık köklü fidanlar
- Fidanlıkta üretilmiş 2-3 yaşında tüplü fidanlar
Budama :Likapa ocağındaki sürgünlerin yaşları arasında bir denge kurmak için yaşlı ve genç sürgünlerde her yıl belli oranda azaltma (çıkarma) şeklinde yenileme budaması yapılır. Ayrıca, zayıf ve hastalıklı sürgünler budama ile uzaklaştırılır, verimden düşen yaşlı sürgünlerin bir kısmı çıkarılır, gölgelemeden dolayı diğer sürgünlerin gelişimini engelleyen genç sürgünlerde aralama budaması yapılır ve bitkinin taç kısmında yer alan dalların yoğunluğu ayrıntılı budama ile azaltılır. Aynı yaş grubuna giren aynı sayıdaki 15-20 sürgün bırakılarak bitkide sürgün-meyve oranı dengelenmelidir.
Hastalık ve Zaralılar
Mantari Hastalıklar
Likapalardaki mantari hastalık riski diğer birçok üzümsü meyveye göre çok daha azdır.
Mantari hastalıklardan
- Mumlu tane hastalığı (Monilia vaccinii-corymbosi)
- Pomopsis kanser ve dal yanıklığı (Phomopsis vaccinii)
- Fitofitora kök çürüklüğü (Phtophtora cinnamoni)
- Meyve çürüklüğü
Antraknoz (Colletotrichum gloesporioides)
Alternaria (Alternaria alternata)
Virüs hastalıkları
Likapalarda sıkıntı yaratan virüs hastalıkları bulunmaktadır. Bunlar,
- Likapa Scorch virüsü
- Kısa bağcık virüsü
- Likapa yaprak benek virüsü
- Nekrotik halkalı benek virüsü
- Kırmızı halkalı benek virüsü
Zararlılar
Doğrudan meyve ile beslenerek ürün kaybına sebep olan zaralılar
- Kranberi meyve kurdu
- Likapa kurtçuğu
- Kiraz kurdu
- Erikli hortumlu böceği
- Sivri burunlu yaprak delenler
- Kabuklu bitler
- Likapa tomurcuk delen
- Likapa gövde delen”
Ver elini Ağrı Dağı
Tatil değil diyemem genel boyutuyla bir geziydi yaptığımız ama tatil gibi bir gezi demek daha doğru olur.
Tatil değil diyemem genel boyutuyla bir geziydi yaptığımız ama tatil gibi bir gezi demek daha doğru olur.
Temmuz sıcaklarından bunalınca bir çoğumuzun aklına hemen deniz gelir belki haklı olarak ama zaman zaman tersini yaparım. Mesela, gideceğim yeri veya güzergahı belirlerken harita falan kullanmam. Bir nokta seçerim ve derim ki , “ben Ağrı’ya gideceğim” ve oraya nerden nasıl gitmem gerektiğine de anlık karar veririm.

Geziye, mıhmandarımla Çal mağarasından başladık. Hem fotoğraf çekecek ve hem de belki daha önceleri de gittiğimiz yerlerdeki değişimi gözlemleyecektik. Öyle de oldu zaten. Hıdırnebi’de sabah çayımız içtik. Biraz yayla havasıyla rutubet rehavetini üzerimizden attık. Akçaabat – Düzköy vadisindeki mükemmel yaylalardan geçtik, Maçka’ya indik.
Maçka- Sumela manastırı yolunda bir Alabalık çiftliği var, orada
üretimi yapılan balıklar, pembemsi ete sahip somonu andıran
alabalıklar. Onlardan aldık canlı alabalık ve zigana dağına çıkarken
bir çeşmenin yanında o balıkları izgara yaptık. Bir güzel doyduk tabi.
Ha öyle izgaradan falan iyi anlayanlardan sayılmayız onun için sakın
ola “ben yapamam” demeyin.

Torul – Gümüşhane, Bayburt derken Erzurum’a geçtik. Erzurum’un hemen
girişi sayılabilecek yerde ılıca ilçesi var, orada Kükürtlü suyu (biraz
kokusu var) olan kaplıca var. Hem belediyenin yaptığı bir de otel var.
Farklı bir ortam, dilenirse burada kalınabilir.
Ha gezi boyunca önemli olan sizin lüks beklentisi içinde olmamanız. İlla her gittiğiniz yerin yaşadığınız yer ile kıyaslanması gerekmez. Gidilen yerler, zaten görmediğiniz yerler değil mi? Değişik ortamlara giderken illa her yerde yıldızlı bir otel olacak diye bir arayışınız olmasın. Gece kalmanız gerekiyorsa oradaki insanlar nerde konaklıyorsa siz de onları yadırgamadan, farklı bir yerden gelmiş havasını da onlara yansıtmadan girin bir hotele, motele veya bir pansiyona veya bir çadıra ama yadırgamayın.
Biz çocukluğumuzda hanlarda kalırdık yayla yolunda mesela, keşke o zamanlardaki gibi yine hanlar ve konaklar olsa diyesi geliyor insanın. Düşünsenize iki gün yaya yol yürüyerek yaylaya ulaşırdık. O zamanlar, şimdiki gibi güzel yollar ve de bunca ulaşım aracı yoktu. Handa geceleyeceğimiz zaman sığırlardan süt sağar, o sütü kaynatır ve akşam yemeği yapardık. Hancılar, size tencere, tava verir, yardımcı olurdu. Onlar da yadırganmazdı. Bulunduğun şartlara uyum sağlamak kötü bir şey değil ki, öyle değil mi?
Erzurum’da Atatürk caddesinin girişi sayılabilecek yerde Dede otelin hemen ilerisinde Canbaba’nın cağ kebabını severek yersiniz, et kokusu biraz garip olabilir ama vejeteryan tarzı için bolca yeşil zaten yörede sorun değil. Hatta taze soğanı, patatesi veya marulu el arabalarında görünce dayanamaz hemen alırsınız bile.
Biraz ileride Eski Erzurum evlerini anımsatan ve onları yaşatma
adına ayağa kaldıran bir işletmeyi gezebilir ve eskiden ne vardıysa
kullanılan Erzurum evlerinde aynı ortamın otantizmini orada
soluklarsınız. Yer minderlerinde kurulu, dilediğiniz yöre yemeğini
sipariş edersiniz. O yemek gelinceye kadar da sofrada gerekirse
bilgisayarınızla internete bağlanır, gezinirsiniz.Yemeğiniz gelir, onu
yersiniz ardından demlik çayınızı yaparlar ve bir güzel istirahat etmiş
olursunuz.

Bir günde sadece 465 kilometre yol almak pek akıl kari değildir gezi de
ama ben zaten akıl kari olsunlara da pek takılmam ki. Akıllara ziyan
denebilecek tarzı daha uygun bulurum her zaman değil tabi ama zaman
zaman. Öncelikle Ağrı dağını görelim dedik. Ağrı dağını ilk kez 2003’te
de görmüştüm, tabi yol güzergahından. Dağları severim ama tırmanma
zamanı bulamadım desem yalan söylemiş olmam. Küçükken Gavurdağı,
ziyaret, zilfo gibi dağlara çıktım sadece o kadar.
Köprüköy’den sabah saatlerinde çıktık. Dışardan bakıldığında sanılır ki Ağrı dağı Ağrı ilimizdedir. Yani Ağrı’ya vardığınızda Ağrı dağını da hemen görürsünüz. Durum öyle değildir. Ağrı il merkezinden Ağrı dağını görmek mümkün değildir. Ağrı dağı Ağrı iline 102 kilometre uzaklıktaki Doğubeyazıt’tadır.
Horasan, Aras, Tahir, Eleşkirt yolunda Kızıldağ’dan 2315 rakımlı saç geçidini aşıyorsunuz. Yollar, fena sayılmaz. Köse dağını geçiyorsunuz ama dağ geçtiğinizin farkına varamıyorsunuz. E- 80 Devlet karayolundasınız. Ağrı’ya geldiğinizde bir dinlenme molası, güzel bir ağrı dondurması ardından çay içip “yolcu yolunda gerek” diyerek tekrar yola koyuluyorsunuz. Murat, Taşlıçay, Diyadin’den Doğubeyazıt’a geçerken 2040 rakımlı İpek geçidini deviriyorsunuz.
Sağlı solu ovalarda kimileri ot biçerken, kimileri ot yığınlarını kaldırırken, kimilerini pancar tarlalarında görüyorsunuz. Buğday tarlalarında ekinler biçilmiş ve tarlalar yeni mahsule hazırlanırken, sürülmüş bekleyen topraklarda kargalardan başka bir şey göremiyorsunuz.
Doğubeyazıt’a ulaşmadan tepelerinden hiç eksilmediği belirtilen bulutlarla kaplı karlı dağı, yani Ağrı Dağı’nı görüyorsunuz. Hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Şöyle seyre koyulun, Doğubeyazıt’ın neresinden bakarsanız bakın, oturun bir kahvede hem çay için hem seyredin o bile yetiyor. Neymiş O Ağrı dağı, seyrettiğiniz de tüm o yolların yorgunluğunu atıyorsunuz üzerinizden.;ite o Ağrı dağı ile ilgili Vikipedi’de yer alan öz bilgiler;
“Ağrı Dağı (Selçuklular döneminde; Eğri Dağ, resmi adıyla Büyük Ağrı
Dağı, Türkiye’nin en yüksek dağıdır. Dorukları karla kaplı volkanik bir
dağ olan Ağrı Dağı, Türkiye’nin doğu ucunda, Ağrı ilinin sınırları
içerisinde yer almaktadır. Dağ, İran’ın 16 km batısında ve
Ermenistan’ın 32 km güneyindedir.

Ağrı dağı 5165 metrelik rakımıyla, Anadolu Yarımadasının en yüksek
doruğudur. 4000 metreye kadar bazalt daha sonra sonraki yükseklikte
andezit lavlarından oluşarak volkanik bir dağ özellikleri gösterir.
Dağın doruğunda bir örtü buzulu vardır. Doğu yüzünde Serdarbulak
yaylası ve 3896 m. yükseklikteki Küçük Ağrı Dağı yer alır.
Bir inanışa göre, Eski Ahit’teki Tekvin babında Nuh’un gemisi nin karaya oturduğu dağ bu dağdır. Fakat, Kuran’ı Kerim’de Nuh’un gemisinin “Cudi’ ye oturduğu” belirtilmektedir. 1950′li yıllarda, havadan çekilen fotoğraflardaki gemiye benzeyen şekiller Nuh’un gemisinin bulunduğu yönünde yorumlandı, ancak daha sonra bu iddiaların asılsız olduğu ortaya çıktı.
Türkiye’nin en büyük dağı olan Ağrı Dağı jeolojik konumu ve Büyük
Tufan dan sonra Nuh’un gemisi ne ev sahipliği yapması dolayısıyla
efsanevi özelliği olan bir dağdır. Kutsal kitaplarda da adı geçen Ağrı
Dağının farklı dillerde birçok ismi vardır. Başlıcaları, Ararat, Kuh -
i Nuh, Cebel ül Haris tir.

Marco Polo’nun hiçbir zaman çıkılamayacak dediği dağa ilk tırmanış,
kayıtlara göre 9 Ekim 1829′da Prof. Frederik Von Parat tarafından
gerçekleştirildi. İlk kış solo tırmanışı ise 21 Şubat 1970′te Dağcılık
Federasyonu eski başkanlarından Dr. Bozkurt Ergör tarafından
gerçekleştirildi. 1980′li yıllarda binlerce dağcı Ağrı Dağını ziyaret
etti. Ağrı’ya tırmanış 1990 yılında yasaklandı. 1998′de Dağcılık
Federasyonu’nun bir grup dağcıya izin vermesiyle bu yasak kaldırıldı.”
Doğubeyazıt, sadece Ağrı dağının sahipliğini yapmıyor. Orada Ihsak Paşa Sarayı ve külliyesi tamamen ayrı bir değer ve ayrı bir dünya. Bir tepeden bakıyor Doğubeyazıt’a ama ağrı Dağını görmüyor. Onun ayrı efsanesi anlatılıyor. Neden Ağrı Dağı’nın saraydan görülmemesinin hikayesi. Geçmişte saray tamda yerleşim biriminin ortasındaymış ama zamanla yıkılmış çevresindeki yerleşim şimdi sadece karşı tarafında bir cami var.
Hemen yukarısında da bir çok insanın ziyaret ettiği 17. yüzyılda yaşamış olan Ahmed-i Hani’nin Türbesi ve mescidi bulunuyor.
Şeyh Ahmed-i Hani’nin doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmiyor.
Dini eğitim gören Hani; Kürtçe, Arapça, Farsça ve Türkçe biliyor,
eserlerini Kürtçe olarak yazıyordu. 14 yaşında yazmaya başlayan Ahmedi
Hani, eğitimini bitirdikten sonra öğretmen olarak hayatını sürdürdü.
Mutasavvıf şair Hani, Doğubeyazıt’da bir okul açarak dersler vermiş.
Nuh’un gemisi

Ağrı dağını sağ tarafınıza alarak Iğdır’a doğru yol alıyorsunuz. Bir
rüzgar çıkıyor aniden, akşam saatleri, her yer toz duman oluyor.
Ruzgar, Iğdır vadisinden geliyormuş gibi ama yolda yürüyemiyorsunuz
bile.
Henüz ayrılmışız Doğubeyazıt’tan biraz ilerde bir konaklama ve dinlenme tesisi var. Tesisin tam karşısında da ufak bir mağara ama mağara değil de sanki buzdolabı. O yaz sıcaklarında işletme sahibi, meşrubat tarzı ürünleri, sebze ve meyveleri de orada soğutuyor. Enteresan bir hava akımı sayesinde gerçekten bir buzdolabı gibi soğutucu mağara, o tarafa gidenlerin ilgi odağı oluyor.
Biraz daha ilerliyorsunuz sağ tarafa ayrılan bir yol çıkıyor ağrı
dağına doğru, işte o yoldan da 1500 metre çıktıktan sonra geliyorsunuz
Nuh’un Gemisine. Bu Nuh’un gemisi, Greenpeace adlı çevreci örgütün
“küresel ısınma”ya dikkat çekmek amacıyla için Türk, Alman ve
Avustralyalı gönüllülerden oluşan 20 kişilik marangoz ekibince Mayıs
ayında yapılmıştı.ve Okan Bayulgen’in okuduğu “Ağrı Bildirgesi” ile 31
Mayıs 2007 de açılmış oldu. Şimdi bu gemi, hem Iğdır’a ve hem de
Doğubeyazıt’a gelen turistlerin de uğrak yerlerinden biri olmuş oldu.

Iğdır’ a geldik. Bir güzel parkı var, orada dinlendikten sonra bu kez
de Kağızman üzerinden Köprüköy’e dönmeye karar verdik. Ama hava
kararmış, yatsı ezanları da okunmuştu. Yola koyulduk. Bir yandan da
gece gidebilir miyiz onca yolu, acaba bir aksilik çıkar mı karşımıza
diye düşünüyoruz. Bir taksiciye, “yol nasıldır” diye sorduk sadece ve
geldiğimiz yoldan dönmemek için o yolu tercih ettik. Ama yol, çok
virajlı ve girintili çıkıntılı bir yol.
Aras nehri’nin bereketi göze çarpıyor yol boyunca, bunu yolda rastladığımız ve bir kasasını 15 bin liraya aldığımız kayısı tezgahından çıkarıyoruz. Sonrası ıssızlık ve de sessiz, ışıksız bir yol.
Zaman zaman askeri barikatlarla karşılaşıyoruz o yolda, her yerleşim biriminin girişinde durduruluyoruz ve “nerden gelip- nereye gidiyorsunuz” sorularına muhatap oluyoruz. O bölgeler pek tekin değil anlayacağınız. Hem bazı jandarmalar, “bu saatte bu yolda işiniz ne?” diye sordukları da oluyor. Sonra “yoldan adam almayın sakın ve durmayın” uyarısında da bulunuyorlar.
Biz de askerlere “tehlike var mı yolda?” diye soruyoruz, aldığımız
cevap olumsuz olmuyor ama o barikatlar zaten size yeterince yol durumu
hakkında bilgi veriyor!. Sürat yapamıyorsunuz, yol kısa mesafelerle sık
sık virajlarla dolu. Mekik dokuma vardır ya aynen öyle, üstelik ne
gelen araç var ne de giden. Biraz sessiz kaldık, yol aldık ama
Karakurt’a ulaştık. Akşam yemeğimizi gece yarısı orada Tır ve kamyon
sürücüleri gibi mangal etrafında tavuk ve pirzola ile yiyebiliyoruz.

Burasi Erzurum- Kars karayolunun da geçtiği bir yer ve en azından
şenlikli. Oradan itibaren de yol düzeliyor. Gece yarısı Horasan’a
ulaşıp, kapanmamış bir kahvehaneye giriyoruz. O saatte çay içip,
dinleniyoruz. O yolculuk, gezi veya yarı tatil, adına ne derseniz deyin
tüm o yorgunluğa ve maceraya değiyor. İnsanın biraz bazen bu tarz
adrenale ihtiyacı var diye düşünüyorum. Varın sizde çekinmeyin,
bilmediğiniz yerlere aynı yöntemle gidin gidebildiğiniz kadar, inanın
zarar etmezsiniz.
Dönüşü de Erzurum – İspir ve Ovit dağından İkizdere ve Rize’ye şeklinde yaptık. Erzurum’dan sonrasını yazmaya gerek yok sanırım. Yaylaları ve Karadeniz’i fotoğraflarla daha güzel anlatabiliriz sanıyorum. Onun için site de farklı yüzlerce fotoğrafı sizler için sayfalarımıza koyduk.

Daha Fazla Fotoğraf Karadenizolay Fotoğraf Galerisi için www.karadenizolay.com Tıklayın!
Karadeniz’i önce biz gezelim
M. Kemal AYÇİÇEK - 02 Ekim 2007
www.karadenizolay.com (Özel)-Tatil, gezi ağabeyimin deyimiyle “kizirlik” benim işim, zaman zaman “keşke babamın petrol istasyonu olsaydı” diye geçirmişim içimden, kimselere çaktırmadan, gezmişim yurdumuzun öncelikli gezilebilecek yerlerini. Ama gitmediğim yerler var, görmediğim ama gitmek istediğim yöreler elbette var ama Karadeniz, bu bölgeyi önce kendi insanımızın gezmesinden yanayım. İstiyorum ki, bu bölgede yaşayan herkes, mutlaka gezsin bu bölgeyi adım adım gezsin, öncelikle gezsin!
Neden durmadan bu “gezsin” ifadesini sık kullanıyorum, bölgemizin
kıymetini bölgemize yabancılar doluştuktan sonra fark etmemiz bize çok
şey kaybettirirde ondan. İstiyorum ki, biz kendi bölgemizi yabancılar
rağbet ediyor diye değil, bu bölgenin yaşayanları olarak gezip,
tozmalı, tanımalı ve bilmeliyiz. Karadenizliyiz ama dikkat edin,
kendinizden yola çıkarak bakın, biraz düşünün sizdebana hak
vereceksiniz! Siz mesela, kendi yaylanızın bulunmadığı hangi vadisine
çıktınız ki? Hangi vadiden yukarılara, bilmeden gittiniz? Var mı
gittiğiniz yerler, sayın bakalım hangi vadilere çıkmışsınız, hangi
yaylalardan geçmişsiniz?

Askerde arkadaşlarım Sumela manastırından söz açıldığında Trabzonlu
olduğum için benden anlatmamı isterlerdi, konuyu değiştirip, kaçamak
cevaplarla geçiştirmenin yollarını arardım. Sonra da dikkat kesilen
birileri, “yoksa sen gitmedin mi Sumela’ya” deyince de sevmediğim halde
yalan söylerdim, “yok gittim, biliyorum” diye ama yalandı! Mahcup
olduğumdan yalan söylerdim, el alem benim memleketimdeki bir değerden
söz ederken ben kendi memleketimdeki değerden habersiz olabilir mi
idim! Ama olmuştum, askere bile yabancı şubeden İstanbul Eminönü
askerlik şubesinden gitmiştim çünkü! Memleketime yabancı büyümüştüm,
kültürünün, yerelliğinin farkına askerlik dönüşünden sonra varabilmeye
çalıştım.
(fotograf: Haçka yaylası)
Şimdi bir çok gencimiz var ki askerliğine kadar Trabzon’un dışına
çıkmamış ama Trabzon’un ilçelerinden de habersiz, sadece uzun sokak,
kunduracılar, Atapark belki meydanın dışından bile habersiz. Oysa hep
yaylalarımızdan hep Karadeniz Bölgesi’nin yeşilliklerinden söz
edilirken, biz aslında sanki yeşilden bezginlik içindeyiz. Biz, içinde
bulunduğumuz cennetin farkında değiliz! Ama olmalıyız. Kendi bölgemizin
güzelliklerini önce bizim bilmemiz bizim yaşamamız lazım, çünkü bu
öncelikle bizim hakkımız!

Yabancı turistlerin ziyaretçi sayılarıyla avunuyoruz, bu yıl oldukça
bereketli bir sezon geçirdi bölgemiz turistik tesisleri, zaman zaman
konaklama alanlarında yer bile bulamadılar. Onlar, yani yabancılar
elbette gelecek ama onlardan önce bizim de Hıdırnebi, Haçkalı,
Kayabaşı, Lişer, Kalecik, Yomralıların yaylası, Taşköprü, Camiboğazı,
Zigana, Madur, Zuvas, Ayranlı, Ovit, Kafkasör, Çakırgöl gibi artık
sayın sayabileceğiniz kadar ama tüm bu güzel mekanları gezmek insana
ömür katar!
Nerelere kadar gidebildiniz? Düzköy vadisinden Akçaabatlılar,
Köprübaşı vadisinden de sadece Sürmeneliler mi yararlanmalı?
Vakfikebir, Şalpazarı, veya Çaykara vadisi her bir vadimizin kendine
has kültürünü yerinde yaşamak lazım. Her vadinin kendine has cezb edici
güzel yanları var.

Ama bir yere giderken, illa önceden bilmek gerekmiyor. Bakın dikkat
edin Japon turistlere, şehirde gezerken bile hep yalnız dolaşıyorlar.
İsarilliler de öyle, kimselere muhtaç olmadan ve yabancı bir ülkenin
topraklarında yapayalnız gezebilmek için adamlar binlerce kilometre
uzaklıklardan geliyorlar, çekinmiyorlar gezmeye, tozmaya ama biz
nedense bilmediğimiz bir yere gitmekten hep çekiniyoruz. Sanki cesaret
edemiyoruz, sanki belki bir başka vadinin yaylasına gidilmesini
hazmedemiyoruz, belki çekemiyor muyuz ne? Hep bildiğimiz yaylalar
yerine güzergah belirleyelim vadilerden rast gele çıkalım yukarılara
doğru, yollar boyunca gördüğümüz her çeşme başında durup, hem bir nefes
açalım ve bir avuç dolusu su içelim! O sular, öncelikle bizim hakkımız,
bunun bilincine varalım.
Ha, bu hafta değil de sakın önümüzdeki hafta “gideriz” demeyin, hiç
ertelemeyin, içinize doğduğu hafta varın gidin, yeter ki gidin. Pişman
olmayacak aksine mutlu olacaksınız, bugüne dek gitmediğinize
vahlanacaksınız inanın.

İstanbul’dan misafirlerim geldi, onlarla çıktık yayla yollarına,
istedim ki tüm gördüğüm yaylaları onlarda gezsin, biraz tadını
çıkarmaktan uzak oldu belki ama kısa zamanda belki bir haftada
gezilebilecek yerleri gezdik yeniden. Ama sitem işittim tabi bu
gezmelerden, yorgun düşmüşlerdi. Belli ki gezdiğimiz yerleri
sindirmeden geçmişiz, aynı gün de 3-4 yayla geçmişiz. Hızlı, tempolu
bir koşturmaca olmuş gezimiz. Haklılardı sitemlerinde, yaylalar
gezilirken koşturma caya gelmiyor. Dışarıdan gelenler, o tempoyla
yorgun düşüyor ama zaman önemli. Zamanı değerlendirmek adına, belki
kısa zamanda çok yer görme pahasına oldu ama hata ettik!
Fakat, çektikleri fotoğraflarla hoşnuttular. “iyi ki gitmişiz, iyi ki çok yer görmüşüz, iyi ki bu fotoğrafları çekmişiz” diye de tatil dönüşlerinden sonra teşekkür üstüne teşekkür ettiler.
Bundan sonra artık siz sadece sizin de olmayacaksınız, zaman da
sizin olmayacak, bu bölgeye gelen tanıdıklarınıza zaman ayıracaksınız,
siz de onlarla gezeceksiniz belki ama bu bizim insanlık görevimiz
artık, yapacağız o kadarını. Bundan sonraki yıllarda artacak
yoğunluğunuz, çünkü bu bölgede oturmayan ama tanıdığınız ahbaplarınız,
dostlarınız veya onların tanıdıkları gelecek bu bölgeye ve sizlere
uğrayacak, “nerelere gidelim” diyecekler.

Onlara önerileriniz olabilmeli, ona hazırlıklı olmalısınız! Belki bir
çoğunuz, “aman, nerde çıktı bu yayla turizmi, eskiden ne rahattık,
şimdi rahatlıkta kalmadı gelen giden yüzünden” de diyebileceğiniz
dönemlere hazırlıklı olun bence, onun için önce siz, kendiniz için
gezin bu bölgeyi, önce siz haberdar olun bölgemizin adeta bir yeryüzü
cenneti olduğundan. Yaz bitti, sonbaharda gezi mi olur demeyin, kış
geldi sakın demeyin, elinizde imkan oldukça gezin ve kendinize gelin
bence iyi edersiniz! Kalın sağlıcakla.
(Fotograf: üstteki kare, Sumela Manastiri Trabzon) Alttaki fotograf: Camiboğazı yaylası-Çakırgöl,Gümüşhane)
Gümüşhane’de seferberlik
Bölgemiz yaz- kış demeden de gezilmeye ve görülmeye değermiş, bunu yeniden anladım
Gümüşhane!nin öncelikle Gümüşhaneliler tarafından tanınmadığı belirtilerek valilikçe…
M. Kemal AYÇİÇEK – 6 Şubat 2008
Gümüşhane’nin öncelikle Gümüşhaneliler tarafından tanınmadığı
belirtilerek valilikçe, “Gümüşhane’yi tanıma ve tanıtma” projesi ile
Kültür ve Turizm alanında adeta bir seferberlik ilan edildi. Projenin
temel amacı, öncelikle Gümüşhane’yi Gümüşhanelilere tanıtmak olarak
açıklanıyor.
Gümüşhane Valiliği Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün üstlenici olduğu ve uygulamaya konulan projenin gerekçe bölümünde;

“Gümüşhane, ekonomik bakımdan olduğu kadar sosyal yönden de içe kapanık
bir yapıya sahiptir. İnsanlar genel olarak evleri ile iş yerleri
arasında geçen bir hayat sürerler. Değişiklik istedikleri zaman
genellikle Trabzon gibi yakın illere veya turizmin yoğun olduğu
tanınmış bölgelere giderler. Bunun en temel sebeplerinden birisi
Gümüşhane’yi yeteri kadar tanımamalarıdır. Oysa Gümüşhane’nin turizm
çekicilikleri vardır ve bu çekicilikler komşu iller de bile tanınmakta
ve belli oranda ziyaret edilmektedir. Bunun en bariz kanıtı
Gümüşhane’de yaşayıp da halen “Karaca Mağarası’nı” görmeyen insanımız
vardır” şeklindeki ifadelere yer veriliyor.
Gümüşhane ilinin yeterince tanınmaması yüzünden, tarihi, tabii ve
doğal güzelliklerinin de Gümüşhanelilerce yeterince anlatılamadığı
gerçeğini resmi bir proje ile gündeme getiren Valilik, sadece kamusal
katkılarla da istenilen tanıtım başarısının elde edilemeyeceğini
vurgulayarak, kısa ve uzun vadeli hedefleri belirtiyor. Valilik,
gerekçenin son kısmında da ;

“Öte yandan gelişmekte olan Yayla Turizm’inde ilimiz önemli bir
potansiyele sahip olmasına rağmen yerel halk tarafından bu potansiyel
yeterince kullanılmamaktadır. Gümüşhaneliler, Gümüşhane’yi yeteri kadar
tanıyamayınca dışarıdan gelenlere de tanıtamamaktadırlar. Yurt içinde
özellikle büyük şehirlerde ve yurt dışında yaşayan çok sayıda
gurbetçimiz bulunmaktadır. Bu gurbetçilerimiz ilimize geldiklerinde
gezecek yerleri bilememektedirler. Temel sorun Gümüşhane’nin
Gümüşhanelilerce yeteri kadar tanınmamasıdır.
Turizm hedeflerinin, yalnızca kamu çalışmalarıyla yakalanmasının mümkün olmayacağı göz önüne alındığında turizm=tanıtım ilkesinden hareketle halk katılımlı bir tanıtım hamlesi başlatmak, toplumda bir sinerji oluşturmak ve bunun sürdürülebilir bir yapıya dönüştürmek ilimizin turizm alanında arzuladığı gelişiminin yolunu açacaktır.
Bu projeyle turizm hedeflerinin yakalanması için İl Merkezinde
bulunan tüm işletmelere, İl içindeki, İl dışındaki ve yurt dışındaki
Gümüşhane Kültür ve Tanıtım Derneklerine “Gönüllü Turizm Tanıtım
Elçisi” olarak yaklaşımda bulunulacaktır.Tanımadan, tanıtmanın mümkün
olamayacağı göz önüne alınarak bu kitleye ön görülen tanıtım
çalışmalarını yürütmesi için “ İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünce” destek
sağlanacaktır. Oluşturulan bu organizasyonun işler hale getirilmesinin
akabinde sürdürülebilirliği sağlanarak uzun vadede İlimizin turizm
çalışmalarını desteklemesi sağlanacaktır.

Ekonomik faaliyetlerin kısıtlı olduğu ilimizin kalkınması için en temel
endüstri olan turizmi, içeride başlatmak için ilimizin il içerisinde
tanıtımını esas alan bir proje uygulama ihtiyacı bulunmaktadır.”deniyor.
. Proje Faaliyetleri kapsamında yapılacak çalışma olarak da;
“ 1. İlimiz Merkezindeki tüm işletmelerin (Konaklama, alışveriş, ulaşım vb.) ve İlimizdeki, İl dışındaki ve yurt dışındaki Gümüşhane Kültür ve Tanıtım Derneklerinin kayıt altına alınması. Yapılan ön tespitte İl Merkezindeki işletmelerin sayısı yaklaşık 550, il içindeki, il dışındaki ve yurt dışındaki Gümüşhane Kültür ve Tanıtım Derneklerinin sayısı 100 olmak üzere toplam, 650 civarında olduğu tespit edilmiştir.
2. Turiste karşı olan davranış kuralları ile beşeri ilişkiler konularında ve turizm’le ilgili özlü sözlerin yer aldığı broşürler hazırlamak “Gönüllü Turizm Tanıtım Elçilerine” ulaştırmak.
3. Kayıt altına alınan kişi, kurum, kuruluşlara, “Gümüşhane’yi Tanıma ve Tanıtma Projesi Bilgilendirme ve Gönüllü Turizm Tanıtım Elçisi” davet mektubu gönderilmesi.
Bilgilendirme çalışmalarına ilaveten, kayıtlı olan “Gönüllü Turizm Tanıtım Elçilerine” görsel doküman ile desteklemek önem taşımaktadır. Bu kapsamda ;
• Gümüşhane’nin turizm etkinlikleri (Festivaller- Yayla Şenlikleri) takviminin hazırlanarak (Bu çalışma özellikle İlimizde yapılan festival ve yayla şenliklerinde ziyaretçi sayısının artırılması için önemlidir.) e-mail vb yollarla “Gönüllü Turizm Tanıtım Elçilerine” ulaştırılması, ilgililerin bilgilendirilmesi.
• Gümüşhane’nin mevcut tanıtım materyallerinden ; Turist Gezi Haritası, Karaca Mağarası Broşürü, Yeşile Yolculuk Broşürü, Tarihe Yolculuk Broşürü, Genel Broşür, Tanıtım CD’si ile tanıtım çantalarının geliştirilerek yeniden hazırlanması.
• İlimizin Doğal Turizm’ine hizmet veren mağaralarının “ Gümüşhane Mağaraları Haritası” adı altında harita yapımı.
• Hazırlanan tüm materyallerin kayıtlı olan “Gönüllü Turizm Tanıtım Elçilerine” iletilmesi ve yapabilecekleri tanıtım çalışmaları hakkında düzenli olarak e-mail vb yollarla bilgilendirilmeleri.
• Turizm sektöründe meydana gelebilecek tüketici tercihleri ile ulusal ve uluslar arası turizm hareketleri konusunda e-mail vb.yollarla “Gönüllü Turizm Tanıtım Elçilerinin” bilgilendirilmesi.
• Düzenli aralıklarla Proje sahibi kuruluş ile gönüllü turizm elçileri arasındaki bilgilerin ve paylaşımların güncellenmesi, tanıtımların yinelenmesi.

4- Gümüşhane Kuşburnu-Pestil Kültür ve Turizm Festivalinde
Gümüşhane’nin çekiciliklerini tanıtma yarışması düzenlemek,
Gümüşhane’nin turizm güzelliklerine dikkat çekmek, basında ve vatandaş
nezrinde konuya daha yakın ilgi çekmek amacı ile (Gümüşhane Tanıtım
Fotoğrafları veya Gümüşhane Yağlı Boya Tanıtım Resimleri olabilir)
yarışma düzenlenecektir. Yarışma İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
tarafından organize edilecektir. Yarışmaya katılmak isteyenler
Müdürlüğümüze müracaat edecek ve Müdürlüğümüzce belirlenecek Yarışma
Şartnamesi dahilinde yarışacaktır. Yarışmaya katılanlara temin edilen
çeşitli hediyeler verilecektir. Bu Faaliyet hem festivalimiz için bir
yenilik olacak hem de festivalin yerel katılımcılarca
renklendirilmesini sağlayacaktır. Aynı zamanda dereceye girecek olan
“Gümüşhane Fotoğrafları veya Gümüşhane Yağlı Boya Tablo Resimleri
“Müdürlüğümüzün arşivlerine kazandırılmış olacak İl içinde ve İl
dışındaki tanıtım organizasyonlarında ve resim sergilerinde
sergilenecektir.”
Gümüşhane’de yok yok aslında!
Gümüşhane her mevsimde Turizm potansiyeli olan bölge illerimizin başında yer almasına karşın, yeterince değerlendirilemiyor.
Gümüşhane eski valisi Veysel Dalmaz’ın hediyesi olarak lanse edilen
mesela Kar düzeltme aracı ile, Zigana dağı kayak tesislerinde kış
mevsiminin en güzel aktiviteleri yapılabiliyor. 800 metrelik uzun kayak
pistine karşılık hem yeni öğrenenler için ve hem de amatör kayakçılar
için 100 metrelik kayak pistleri, bu sporu yapanlar için bulunmaz nimet
ama tanıtım yetersizliği yüzünden tesisler de boş kalıyor. Sadece hafta
sonları pistler, şenleniyor.

Gümüşhane eski Valisi Veysel Dalmaz, Gümüşhane’nin kayak ve Turizm
Merkezi Zigana’ya hareket kazandırmak için yurt dışından getirttiği
Kayak pisti düzeltme aracı (Kar traktörü) ile kayak tesislerine adeta
hayat verdi. Kar üzerinde 3 metre genişlikte yol açabiliyor ve pisti
düzenliyor. Bu da hem kayakçıların daha düzgün kayması ve de kar
üzerinde rahatça gezinebilmeyi temin ediyor.
Diyelim ki İstanbuldasınız vehafta sonu da Zigana’da kayak yapmak istediniz. İstanbul’dan Zigana’ya varış için 125 dakika yolculuk yapacaksınız. Bu süre, zaten İstanbul’dan Bursa’da Uludağ’a gitme süresi gibi bir şey değil mi?
İstanbul’dan Trabzon’a 1 saat 15 dakika uçuyorsunuz, Trabzon havalimanından da 50 dakikada Zigana kayak tesislerinde oluyorsunuz. Üstelik, kayak için hem kayak teçhizatı ve elbiselerine varıncaya kadar her şeyi buradan çok makul ücretlerle de kiralayabiliyorsunuz.
Hem de Trabzon’da trafik sıkıntınız, İstanbul’daki gibi de yok. Avantajınız, İstanbul’dan çıktığınız gün kayak yapabilmeniz. Uludağ’da yoğunluk olabilir belki de kayak malzemeleri için kuyrukta bekleyeceksiniz ama bu Zigana’da sorun bile değil, her şey gönlünüzce ve programladığınız gibi rahat olabiliyor. Üstelik konaklama ve barınma konusunda belki de Türkiye’nin en uygun koşulları da Zigana dağı kayak ve turizm merkezinde mevcut.
Öğütler;
GÜMÜŞHANE’DE ; YAPMADAN DÖNME
1- Karaca Mağarasının 15 milyon yıllık oluşumu ile gizemli bir
dünyada yolculuk ederek, doğal klima havasında ciğerlerinizi
rahatlatmadan,
2- Zigana dağı kayak evinde konaklayarak kar ve çim kayağı, foto-video
safari, ornitoloji, trekking, yamaç paraşütü, atlı doğa yürüyüşü gibi
etkinlikleri yapmadan,
3- Haziran, Temmuz, Ağustos aylarında yayla şenliklerinin ve kuşburnu Kültür ve turizm festivalinin heyecanını yaşamadan,
4-Taş köprü,Zigana,Kazıkbeli, ve diğer yaylalarda kekik kokulu doğal
güzelliklerin silüetini hissetmeden, Santa Harabelerinde tarihe
yolculuk yapmadan,
5-Sarıçiçek Köy odalarındaki sanat ve kültürün harman olduğu gizemli ortamı yaşamadan,
6-Artabel Gölleri Doğal Park Alanlarında bulunan 32 adet krater
göllerde, buzul karların mavi ile buluştuğu otantik ortamlarda kamp
yapmadan,
7- Şiran ilçemizde bulunan Tomara Şelalesinde su renginin süt beyazına
nasıl dönüştüğünü, su sesinden otantik şarkı dinlemenin zevkini
tatmadan,
8- Kelkit satala( Sadak) antik kentini gezerek antik havuzda yüzüp
güzellik tanrıçası Afrodit’ in havuz öykülerini , Londra British
Museum’ daki Bronz Büstün öyküsünü dinlemeden,
9- Zigana Limni Gölünde piknik ortamını yaşayarak doğal ve kültürel
güzelliklerin örtüştüğü Tarihi Zigana İpek Yolunda yolculuk yapmadan,
10- İmera manastırında göz yaşı odalarının mitolojik öyküsünü dinleyerek tarihte dinsel yaşantılarda yolculuğun tadına varmadan,
11-Merkeze iki km. mesafede bulunan Antik Kent Süleymaniye Mahallesinde
üç dine mensup insanların yaşantısını ve acı tatlı günlerini
yüzyıllarca birlikte nasıl geçirdiğinin güzel örneklerini ve öykülerini
dinlemeden,
12- Kürtün İlçesi örümcek ormanlarında doğal güzelliklerin mavi ile örtüştüğü gizemli dünyada yolculuk yapmadan…..
GÜMÜŞHANE’DE ; GÖRMEDEN DÖNME
1- Şehir merkezinde Orman İşletme Mezra Park yerinde şehre nazır piknik
yaparak , harşit vadisinin iki yakasına inci misali dizilmiş şehir
merkezini,
2-Şiran Tomara şelalesinde suyun süt beyazına dönüştüğünü, Merkez Halgent şelalesinde suyun gizemli akışını,
3- İnancın kayaya kazıldığı kaya kiliseyi (Çakırkaya Köyü), Kelkit
Satala (Sadak Köyü) Antik Kentini, Süleymaniye (Merk.) Antik Kentini,
İmera Manastırı ve Antik kenti ile Büyükçit Köyü Meryemana Kilisesini,
4-Kamberli,Tohumoğlu, Torul ; Taşköprü, Büyükçit Köyü Meryemana ve
Halilli Mah.köprüsü gibi tarihi köprülerin üzerinden tarihin akışını,
5-Tekke Çağırgan baba, Pirahmet, Firdevs Hanım, Gelin Ebe türbelerinde manevi mutluluğu,
6-Süleymaniye, Güzel Oluk Büyük Çit, Sadak gibi camilerde Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin güzel örneklerini,
7-Daltaban, Mir Ahmet, Osman Ağa, gibi tarihi çeşmelerde Osmanlı Türk dünyasının su kültürünü,
8-Kov , Canca, Torul, Akçakale, Keçi kale gibi kale örneklerini,
9-Çakır Gölü, Torul Zigana Limni Gölünü, Musalla da Artebel Göllerini ve Doğal Park alanını, Abdal Musa Kara Gölleri,
10-Torul Zigana Eski Çin- İran – Trabzon Tarihi İpek yolunun tarihi olgusunun doğal güzelliklerle kucaklaşmasını,
11-Tersondağı, Karanlık dere, örümcek, Zigana ormanlarını ve fauna varlığını,
12-Floradaki çok zengin çeşitliliği ve tespiti yapılamamış bitki çeşitlerini bu çeşitler arasındaki renk cümbüşünü,
13-Merkez Karamustafa Köyü Hatun oluk Mevkiini, Torul Güvenli Köyü
Tomara Mevkiini , Örümcek Ormanları içerisindeki anıt ağaçları.
14-Sarıçiçek Köy evlerindeki ve eski Gümüşhane Evlerinde tarih ile kültürün kaynaşarak sunduğu güzel örnekleri,
15-İlin sevecen ve misafirperver insan dokusu içerisinde sunduğu yayla şenliklerini, Festivalleri,
16-Yer altı sarayı Karaca Mağarasını ve Astımlı hastaları tedavi eden havasını,
17-Dinler mozağiinin,(müslümün,hiristiyan,Musevi) koyun,koyuna yaşadığı
Eski Gümüşhane)Süleymaniye mahallesindeki tarihin şahitliğini yapan,
Camileri,Kiliseleri,hanları,hamamları,mağazaları görmeden,dinlemeden,
18-Torul İlçesi Çit deresi güzergahındaki, Büyükçit, Gümüştuğ,
Haviyana, Avliyana, Zermut Köylerindeki Tarihi Çeşmeleri, Kiliseleri,
Camileri, Köprüleri, Su değirmenlerini, Kaleleri görmeden.
GÜMÜŞHANE’DE YEMEDEN DÖNME ;
1-Gümüşhane-Trabzon, Gümüşhane-Bayburt, Gümüşhane Erzincan,
Gümüşhane Giresun Ana Tur güzergahı üzerindeki yeme içme tesislerinde
alabalık, yöresel yemek çeşitleri, mangal ızgaraları, diğer yemek
çeşitleri ile damak zevkinizi yaşamadan,
2-Zigana dağı kayak evinde yöresel yemeklerin ve kekik kokulu mangal ızgaraların tadına varmadan,
3-Taş köprü Yaylası, Zigana Yaylası ve diğer yaylalarda kekik kokulu
mangal ızgara türlerini, yöresel yemek çeşitlerini ve alabalığı yemeden,
4-Zigana Limni Gölünde piknik ortamını yaşayarak doğal ve kültürel
güzelliklerin örtüştüğü Tarihi Zigana İpek Yolunda seyir zevkine
varırken mangal ızgaranı yemeden,
5-Yörenin damak tadı Siron’unu, gendime çorbasını, sacda lemis’ini ve kaymak kuymağını yemeden,
6-Güzellik iksiri ve kuvvet kaynağı kuşburnu çayını ve marmelatını tatmadan,
7-Yörede doğal viyagra olarak adlandırılan pestil –kömeden tatmadan,
8-Sofraların güç kaynağı cevizi ve doğal kan deposu dut pekmezini tatmadan,
9-Şiran Süt fabrikasında üretilen Gümüşhane kaşarını yemeden,
10- Mescitli Köyü Aile piknik İşletme tesislerinin doğal ve sıcak aile ortamında Alabalık, Izgara ve Kaymak Kuymağını yemeden.
GÜMÜŞHANE’DE ; ALMADAN DÖNME
1- Alışveriş için şehir merkezinde hediyelik gıda ürünlerinden, yörede
doğal viyagra olarak adlandırılan pestil- kömeden almadan,
2-Sofraların güç kaynağı cevizi ve doğal kan deposu dut pekmezini almadan,
3-Güzellik iksiri ve kuvvet kaynağı kuşburnu çayını ve marmelatını almadan
4-Torul ve Kürtün İlçelerimizde havuzlu bahçe ve daha bir çok desenle
üretilen el emeği göz nuru hereke tipi ipek ve yün halılardan almadan,
5-Kelkit İlçemizden desenli Zilli Kilimlerden, Şiran İlçemizde ala kilimlerden almadan,
6-Kürtün ve Torul İlçelerimizde üreticiden, tüketiciye sunulan ağaç oymacılık ürünlerinden almadan,
7-Merkez Dölek Köyünde yemeklerin damak tadında pişirildiği gudulardan almadan….
8-Gümüşhane-Trabzon, Gümüşhane-Bayburt, Gümüşhane Erzincan, Gümüşhane
Giresun Ana Tur güzergahı üzerindeki yeme içme tesislerinde alabalık,
yöresel yemek çeşitleri, mangal ızgaraları, diğer yemek çeşitleri ile
damak zevkini yaşamadan.
![]() |
Kimilerine göre “deli” onlar
M. Kemal AYÇİÇEK – 1 Ağustos 2008
Evet, onları yolarda görenler, “deli bunlar”
demiyor sadece, duyanlar da “kafayı yemiş bunlar” da diyorlar. Diyenler
ve öyle düşünenlere nispet edercesine onlar, tanımadıkları,
bilmedikleri, rengine, diline, ırkına, soyuna, sopuna bakmaksızın
girişmişler bir insanlık yarışına. Görünür de belki “ohh ne safari”
dedirtecek kadar gösterişli belki ama onca ülke ve onca yolculuk,
sanırım hem iyi bir dinginliği ve de gençliği gerektirir. İşte onlarda
onu yapıyorlar.
Onlar
dediğim, “Mongol rally 2008” grubu. İçlerinden sadece 30 kadarı
aracıyla Türkiye güzergahını seçmiş ama farklı kapılardan yollarına
devam ediyorlar.“gürültülü yüksek ses” verme diye bir büroşürle yola
çıkmış ve tam 300 araçla girmişler yola, taaa Londra’dan başlayıp 14
bin kilometrelik bir yolculuktan sonra Moğolistan’a varacaklar.
Londra’dan 19 Temmuz’da saat tam 12 de hyde Park’tan start almışlar.
Kendi dillerince buna “macera başlar” diyorlar. 16 Ağustos 2008 de de onların deyimiyle Mongolia bizim deyimimizle de Moğolistan’ın başkenti Ulaanbatar’da finişe varacaklar.
İyi
de bunların “zoru ne?” diyeceksiniz. Bende onu anlamaya çalıştım,
anladım da sanırım.Dünya’da en uzun ralli olma özelliğine sahip olan,
“Mongol rally 2008” rallisinde motor hacmi 500 ile 1000 cc ‘lik araçlarla katılım olabiliyor. Ralliciler, “Moğolistan’da çocuklara şiddet
uygulanmasın” diye seslerini tüm Dünya’ya duyurmak ve o ülkede ve diğer
ülkelerde ezilen ve zulüm gören çocuklara saygılı olunmasını
amaçlıyorlar. Bu organizasyonu “Christina Noble Foundation children’s”
vakfı yapıyor.
Tabiî ki de ralliler, normal insanlar için bir
“delilik” ama adrenalinde sınır tanımayanlar, maceracı ruhlara sahip
insanlar bir de gençlerse ve de Üniversiteler de de sadece derslerle
değil de Dünya’daki tüm sorunlarla ilgililerse atlayıp araçlarına
çıkıyorlar 14 bin kilometrelik macera rallisine girişiyorlar.
Ralliye Londra’dan başlamışlar ama amaç seslerini duyurmak ya önce İspanya’da Madrid,
İtalya’da Milano,Almanya, Çekoslavakya, Slovakya, Romanya, Bulgaristan
ve Türkiye’ye geliyorlar gruplar halinde. Üzerlerinde çeşitli web
siteleri adresler, flama ve bayraklarla zaman zaman otellerde ve
çoğunlukla da çadırlarda konaklayarak yol alıyorlar kendilerince.
Yukarda
da sözünü etmiştim tam 300 tane araç bunlari kendi kafalarına göre
gidecekleri güzergahları belirlemişler. Türkiye’den geçen grupta
İngiliz gençler ağırlıktalardı. Bir kısmı karayoluyla Erzurum- Ağrı
üzerinden Doğubeyazıt’tan İran’a geçerken,
kimileri Silopi’den Irak’a ve oradan İran güzergahını seçerken,
kimileri de İstanbul, İzmit, Sakarya, Düzce, Bolu, Çankırı, Kastamonu,
Samsun, Ordu, Giresun ve Trabzon üzerinden de feribotla Rusya
Federasyonu’nun Sochi kentine oradan da Türkmenistan, Kazakistan ve
Moğolistan’a ulaşmış olacaklar.
Will Mcgeehin, James Cook, Alex Nimmo, Rory
Naylon, Graham Campbell ve Jules Wayne, yani 3 araçlı bu grup,
Trabzon’da iki gün kaldılar. Onlarla hem bu gezilerini ve hem de
Türkiye’nin AB yolculuğuna nasıl baktıklarını. Tabi onlar, İngiliz
vatandaşları olduklarından Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde yer alması
gerektiğini düşünenlerden. Zaten onun için de Türkiye güzergahını
seçmişler, halkı daha yakından tanımak ve görmek için. Türkiye’den
çıkarlarken, elbette beyinlerinde İstanbul iz bırakmış bir de giderayak
Trabzon.
Bol bol çay içtik, yabancı dil olmamasına rağmen
her biriyle de çok iyi anlaştık. Will Mcgeehin Balık burcundan yol
arkadaşı Jules Wayne ikizler, James Cook koç burcundan Graham Campbell
kova, Rory Naylon Başak burcundan Alex Nimmo Boğa burcu’ndandı. Bu
ikili seçim, Üniversite arkadaşlıklarından geliyor ve elbette
birbirleriyle de iyi anlaşıyorlar. Ama Will Mcgeehin ile Jules Wayne,
burclarının ters oldugu iki arkadaş.Bu birliktelikte idare edici Will.
Neden bu burçlara girdim, nasıl anlaşabildiğimizi ifade edebilmek için.
Astroloji’ye 6 sı da inanıyor ve burçların insanlar üzerindeki rolünü de önemsiyorlar. Ama insanlığa hizmet adına tüm burçların yapabileceği etkinlikler vardır. Bunlar, yukarda saydığım isimler, dikkat edilirse kendi başına bağımsız hareket etme özgürlüğüne sahip burçların insanları. Kafalarına estiği gibi harekette bir beis görmeyen tipler. Balık, burc olarak pek onlardan gözükmese de onunda yıldızı Jüpiter olunca Will, yıldızının sesiyle bu etkinlikte yer alıyor.
Şimdi bizler, sadece kendi toplumumuz içinde çok hareket etmeden çevreyi veya Dünya’yı tanımadan dar alanda kalarak, ömrümüzü doldururken yabancıların Dünya’nın her yanını fellik fellik dolaşıyor olmalarından hiçbir şey çıkarıp da kendimizle kıyaslamayacak mıyız?
İngilizler, veya
Avrupalılar elbette Moğolistan’a sırf o ülkede çocuklara şiddet
uygulanıyor diye 14 bin kilometre yol kat etmeyi göze alıp yollara
düşerken, bizler her hangi bir zulüm için için veya insan hakkı ihlali
için ne kadar kımıldayabiliyoruz?
İngiliz gençler, ellerinde gidecekleri ülkelerin halklarına
ters düşmemek, gelenek ve göreneklerinden haberdar olmak ve gittikleri
ülkelerdeki sisteme ayak uydurabilmek ve uyumlu olabilmek üzere
eğitilmişler ama bir de yanlarına hazırlanmış katalog almışlar. 11 Euro
fiyatı ama bir güncel ansiklopedi gibi özenle hazırlanmış.
Hangi ülkede içkinin hangi oranda içilebilirliğine varıncaya kadar ve
elbette kentlerin planlarına varıncaya kadar haritalarle destekli bir
güzel katalog.
Bizim ülkemizde bu katalogda yer alıyor tabi ama bizde böyle bir yayın yok maalesef. Kendi ülkemizde belki iller bazında vardır ama yeterli çalışmalar olmuyor veya herkesin ulaşabileceği yerlerde bulunmuyor. Eksiğimiz var, yayınlar konusunda da insanlığa duyarlık konusunda da açığımız var. Bunu tamamlamak ve bu gençleri örnek almak elbette bizim gençlerimize de düşüyor.
Bu İngiliz gençler Will Mcgeehin, James Cook, Alex Nimmo, Rory Naylon, Graham Campbell ve Jules Wayne, anne ve babalarının bu olaya bakışlarını sordum, gülüştüler önce sonra da ayaklarıyla bir tekme atar gibi yapıp, “bizi kapı dışarı ettiler, defolun gidin, yeter ki kaybolun” diye sevindiler diyorlar. Biz de bunun tam tersi, bir sahiplenme, çocuk 60 yaşına da gitse baba varsa o ne derse o olacak mantığı. Oysa çağ değişmiş, şimdi günceli görebilme, algılama ve çağa uyum sağlama noktasında insanlık ama bunu farkına varamıyoruz.
Ha
o kataloğu imzalayarak onu bana verdiler. Ellerindeki tek katalogdu.
Almak istemedim ama ısrar ettiler ve bıraktılar. Faceebook’ta adresleri
var, oraya kaydettiler ve bloglar da ve web sitelerinde
Türkiye’yi ve Trabzon’u kayda geçtiler.Rusya’ya giden türk işöilerinden
bağlama dinledi, ellerindeki mozika aleti ile nota çalıştı ve kitap
okudu zamanı öyle değerlendirdiler.
Trabzon’da iki gece konakladılar. Emniyet Müdürlüğü Deniz Şube önünde bulunan Gümrük parkına çadır kurdular, memnun oldular. Trabzon’u beğendiler ve şimdi İngiltere’de 6 tane Türkiye’nin ve tabiî ki Trabzon’un ve Trabzonspor’un Üniversite mezunu fahri elçileri olarak Trabzon’dan ve Türkiye’den ayrıldılar.(yazı ve fotoğraflar: M. Kemal AYÇİÇEK- www.karadenizolay.com)




