| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

gasteci

Yazılar arşiv 03.2009 Other entries in 2009-03 resimler, videolar

Muhsin Başkan ve Helikopter kazası

M. Kemal AYÇİÇEK – 27 Mart 2009

Helikopter’in düşmesini ilk duyduğumda huylandım. Öyle Kurtlar vadisi dizisinin müdavimlerinden değildim ama çocuklar izlerken, zaman zaman gülerek göz atardım bende. Belki de o zaman zaman bakışlarımın etkisi midir hemen huylanışıma yol açan? “Muhsin Başkan” bana yabancı değil, onu biz “gönüllerdeki abi” biliriz, uzun yıllardır. Ankara’nın soğuk binalarının, samimiyetsizliğinin, suratının, gülen samimi ve içten Anadolulu yüzünün, evinin, ocağının lideridir O.

Bülent’in çalıştığı yıllarda zaman zaman BBP genel merkezine gider, çayını içerdik. O, sık sık söz ederdi “Muhsin başkan”dan. Bir parti değil de, bir büyük ev gibiydi ortamları, seyahatleri, toplantıları, yayınları. Para, çok gerektiğinde zar zor bulunurdu. Çıkacak derginin tüm yükünü sırtlanmış koştururdu bizimki. İstanbul- Ankara arasında mekik dokur, “Muhsin Başkan’a nasıl hesap veririm” korkusuyla gecesi, gündüzüne karışırdı. “Bizim Muhsin başkan” aşınalığı, ondan öncesine dayanırdı ama Bülent’le de pekişmişti.

Benim bildiğim, hem cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül ve Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile de çok uzun yıllar öncesine dayanan dostlukları vardı. TBMM Başkanvekili Nevzat Pakdil’in de eniştesiydi aynı zamanda BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu. Helikopter kazasının hemen ardından başlayan ve ama günlerce enkaza ulaşılamaması, Devletin tüm imkanlarını seferber etmiş olmasına rağmen kafaları karıştırmaya yetti zaten. Kimle karşılaşsanız, kimle konuşsanız anında “götürdüler” ifadesini kullanıyor. Kafalarda müphem kuşkular oluşturuyor ister istemez. Ondandı zaten BBP’nin Genel Merkezi’ndeki partililerin isyanı. Haklılardı. Ama o haklılıkları, panik ve kaygıları da eksiltmiyordu.

Helikopter Çağlayancedit’ten saat 14.30 gibi kalkıyor, saat 15.55 gibi 112’e ihbar yapılıyor. İha Muhabiri İsmail Güneş, bilgi veriyor ve şarjı bitiyor. Demek ki bir buçuk saate yakın bir zaman Helikopter uçuş yapmış. Haritayı önüme aldım ve Çağlayancerit ile Yozgat’a gideceğine göre istikameti de belli olduğuna göre o coğrafyadaki en yüksek tepeye baktım.3027 rakımlı Berit dağı var. Hava da sisli ve yağışlı olduğuna göre helikopter’in düştüğü yer Berit dağı olması gerekmez mi? Helikopterin de uçabilirlik seviyesi, yani yerden yüksekliği dikkate alınarak kabataslak bir hesapla öncelikle o dağa ulaşılmalıydı. Fakat, belli ki herkesteki panik havası, devletin valisine bile “ambulanslara kondu, hastaneye ulaştırılıyor” dedirtmiştir. Oysa devlet, vatandaş değildir ve bu tür durumlarda vatandaş hissiyatıyla açıklama yapmalılardı!

“Huylandım” dedimya, birinci nedenim, “2.Ergenekon iddianamesi”nin açıklandığı gün olayın meydana gelmiş olmasından kaynaklandı. İha muhabirini dilerken, bir yerde, “Evet. Ayağım çok kötü kırıldı. Ölende var herhalde. Bu arkadaş kim ya.” diyor. Huylanmama yol açan ikinci gerekçem de bu konuşma. 6 kişilik ekipte, muhabir İsmail’in tanımadığı birini orada gördüğü çıkmıyor mu buradan? Hem yine aynı konuşma sırasında nerden nereye gittikleri sorulduğunda da o “Erhan abi” diye sorduğu sırada, sanki yaralı olmayan ve ona yer bilgilerini aktaran “diri bir ses” yardımcı oluyor. Bir başka huylanmama neden olan gerekçe, Muhabiri İsmail Güneş’in telefonla konuştuğu için cep telefonunun şarjı bitti ama ya diğerleri? Diğer 5 kişide cep telefonu yok muydu? Vardıysa onların cep telefonlarının şarjı da mı aynı anda bitiverdi?

Helikopterdeki sinyal cihazının çalışmamış olmasına gerekçe olarak ileri sürenlerse “helikopter düşmemiş, iniş yaptığı için çarpışma olmadığından cihazın devreye girmediği” şekline ileri sürülüyor ama yine İha Muhabiri İsmail Güneş 25 dakikalık telefon konuşmasının bir yerinde “helikopterdeyim, sıkışmışım burada” diyor. demek ki, helikopter bir yere yumuşak iniş yapmamış ve de darbe etkisine maruz kalmış, o halde o sinyal üreten cihazın çalışmış olması gerekmez miydi? Komplo teorilerine elbette itibar edilmemelidir ama yapılan açıklamaların ve de çalışmaların da birbirleri ile tutarlı olması gerekir.

 Devlet, en üst düzeyden olayla ilgilenirken, böylesine teknolojinin geliştiği bir çağda, bir helikoptere ulaşılamıyor olunması elbette kafalarda sor işaretlerine yol açacaktır. Önemli olan, tüm bu soruların kafalarda çoğalmadan kazazedelere ulaşılmasının sağlanmasıdır. Yoksa evet, muhabir İsmail Güneş’te sık sık söylüyor, herkes de biliyor ki o coğrafyada meteorolojik şartlar çok ağırdır, sis vardır, tipi vardır ve kar yağışı sürmektedir. Tüm bunlara rağmen, binlerce asker ve binlerce görevli, Berit dağlarında BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarını arıyor, arıyor ama bu gönüllerdeki yaraya merhem olunamıyor. Eksi 13 derecedeki hava sıcaklığında sağ kalınabilir mi 3 bin metrelerde acaba? Ne acı, ne garip, ne anlaşılmaz bir kazadır bu?!!

BBP Genel sekreteri Yalçın Topçu’nun üç bin metrelerde genel başkanlarını arayan arkadaşlarına “inin o dağlardan aşağıya” çağrısı, Türk-İslam Dünyası’ndan beklenen hayırlı bir sonucun ivedilikle açıklanması ve Alperen Ocakları mensuplarına yaptığı itidal çağrısı her türlü takdirin üzerindedir. BBP’nin tüm üst düzey yöneticileri, itidal noktasındaki duyarlılıklarını ortaya koyarken, kimilerinin “yara kaşıyan” açıklama yapıyor olmalarının da böylesine önemli bir seçim öncesinde yakışık almadığını belirtmekte yarar var. Tunceli bağımsız Milletvekili Kamer Genç’in tek başına TBMM’de oturum açtırma şovu ve yaptığı basın toplantısı bunlardan sadece bir tanesidir.

Oysa biliyoruz ki bu ülkede olan bir çok olayı , bizler sıradan insanlar  olarak aradan uzun yıllar  geçtikten sonra ya yazılan kitaplardan, veya dinleme kayıtlarından ya da mahkemelerde ele alınan davalardan sonra duyarak, “vay anasına ya” diye karşılıyoruz. Keşke bu ülkede bu  bize “vay anasına ya” dedirtecek olaylar olmasa ve keşke gelecek nesillerimiz, bizim yaşadığımız bu “karanlık” ları yaşamadan, sağlıklı ve uzun ömürler sürebilseler. Ama Türkiye’nin gidişinin o “aydınlanma” devrine eskisinden daha yakındır. Bir büyük değerli siyaset adamı Muhsin Başkan’dan hala bir ses yok, Tüm milletin duası onunla ama olayın üzerinden 47 saat geçmiş olmasına rağmen. Allah’ dan tabi ki ümit kesilmez ve de O’na sual olunmaz  . Ne kötü, İnsanoğlu’nun bazı olaylar karşısında çaresiz kalışı.Tüm bunları yazarken helikopeterin bulunduğu haberini alıyoruz.Enkaz bulundu diye yukardaki düşüncelerimizden de sıyrıldık diyemiyoruz tabi.

Karahaber nihayet geldi

Korucu falan değil sıradan sade vatandaş  Döngel köyünden Remzi Gök, telefondan haberi veriyor.Tv’den bir bayanla konuşuyor “5 ceset bulduk. Tanımıyorum ben. Sinse’den gelirseniz erken gelirsiniz. Ben mal güttüğüm dağda buldum. Döngel’e 4 saatlik uzak yol.valla yenge karakol zor ulaşır buraya, vakit kalmadı ki yenge. Yardım gönderirseniz burada dururuk, evlerinize gidin derseniz sisne’ye döneriz. Ayrılamıyok.tipi var, titriyorum yani.Din gardaşım benim beklerim, canımı da veririm. Bir ardıcın dibinde ateş yaktık, ısınıp tepeden konuşuyorum ben. Hepside helikopterin içinde” diyor. Ve acıhaber, “tez ulaşır” dense de bu kez biraz geç ulaşıyor. Cesetlere ulaşılmasıyla yürekler dağlanmaya başlıyor. Allah BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, BBP Sivas İl başkanı Erhan Üstündağ,BBP Sivas İl Başkan yardımcısı Yüksel Yancı, Kaptan pilot Kaya İstektepe , BBP Belediye Meclis üyesi adayı Murat Çetinkaya ve İHA Sivas muhabiri İsmail Güneş’e ve tümünün sevenlerine başsağlığı diliyorum, mekanları cennet olsun.

.Kalın sağlıcakla.

Not: Bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır.

Seçim sonuçları tamamen duygusal

 

Foto Galeri 

 

M. Kemal AYÇİÇEK – 31 Mart 2009

 

Seçimlerin ardından çıkan sonuçlar, bir çok anketin yanıldığını ortaya koydu. Bir çok yorumcu, siyasetçi, siyaset bilimci, küresel kriz başta olmak üzere, işsizlik, kürt açılımının anlatılamaması ve başbakan Erdoğan’ın kampanya konuşmalarındaki üslubunun  etkilerinin sandık sonuçlarına yansıdığını dile getirdi. Gerçekte bunlarla seçim sonuçlarının alakası var mıdır? Olabilir ama tüm izlediğim yorumlardaki görüşlerde dile getirilmeyen ve bana göre de esas neden, söylenen her şeyden farklıdır. Bence seçim sonuçları , tamamen duygusaldır.

 

29 Mart yerel seçimlerine dolu dizgin gidilirken bu ülkede bir olay oldu. DTP hariç diğer tüm siyasi partiler,AK Parti, CHP, MHP, SP ve diğerleri seçimlere son iki gün kala tüm mitinglerini iptal ettiler. Bu ülkede gündemi değiştiren BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve 5 arkadaşıyla Kahramanmaraş’ta yaşamlarını yitirmelerine yol açan helikopter kazasıydı. O kaza ve ardından tam iki gün üzerine enkaza ulaşılabildi. Cesetler bile ancak üçüncü gün indirilebildi.Yaşananların bu yerel seçimlerde hiç mi rolü olmadı sanıyorsunuz? Bence çok büyük rolü oldu. Onun için bu seçim sonuçlarını analiz ederken milletin “tamamen duygusal” hareketinin gözlerden kaçırılmaması gerektiğini düşünüyorum.

 

Zihnimizi tazeleyelim bakalım. AK Parti’nin bu seçimlerde kaybettiği 7.8 oranındaki oy kaybının nereye gittiği veya toplu olarak bir partiye mi gittiğine bir bakalım. Hangi partiye gitmiş AK Parti’nin oyları. CHP’ye mi? Hayır, ya MHP’ye mi? Hayır, SP’ye mi? Hayır, BBP’ye mi? Biraz. 2007 genel seçimlerde Ak Parti’ye verilen oyların zaten aşağı yukarı yüzde 7’lik oranı, o seçim atmosferinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ve e-muhtıra’ya karşı bu ülkenin hassas insanlarının tepki oylarıydı. Bu Yerel seçimlerde de aynı duyarlı ve hassas insanlar ve kararsız olan seçmenler, aynı duygusal mantıkla işbaşında olan bir hükümetin nasıl olurda iki günde düşen bir helikoptere ulaşamamış olmasının hesabını sormuştur.

 

Evet aday seçimlerinde de isabetli kararlar verilememiş olmasının neticeye yansıması da olabilir. Ama en önemli gerekçe, o helikopter kazası ve sonrasında tüm devlet imkanlarının kullanılmasına rağmen enkaza ulaşılamamış olmanın kızgınlığı ve hissiyatının sandıklara yansımasıdır. Kimse bu kazayı “seçimlere etkisi olmamıştır” diyerek es geçemez ama maalesef hiçbir yorumda buna değinilmemektedir. Oysa seçimlere at koştururken birden bire bu kaza tüm partilere programlarını iptal ettirmiş ve tüm liderleri ve partilileri BBP’nın kapısına yığmıştır. Böylesine bir etki yaratan kazanın AK Parti’deki düşüşle alakası yoktur denilebilir mi? Hem tepkiyi de vermek için her hangi bir partili olmaya da gerek yoktur. İnsanız ve hepimiz de vicdan taşıyoruz. Bu atmosferde gidilen seçimlerde, sandık sonuçları bu olaydan bağımsızdır denebilir mi?

 

Vatandaşın illa böylesine bir duygusal tepki vermesi için BBP’li olmasına gerek yok ki. Günümüz teknolojisinin ulaştığı noktayı gören ve bu ülkenin vatandaşı olan herkesin yaşanan bir helikopter kazasından sonra bir çok televizyondan adeta naklen yayınlanan bir dramın etkisinde kalmaması ve bunun hesabını da sormaması beklenmez. Elbette iş başında olan İktidar partisi,Yani AK Parti bu olaydan dolayı oy kaybına uğramıştır.Orada kaybedilen oylar da muhalefete şu veya bu şekilde yansımıştır.  Vatandaş orada kar, sis veya tipiye bakmaz. Kendimden biliyorum, bir insan olarak her gece enkaz haberlerini izlerken isyanlardaydım. Evet, imkansızlıklar var, hava şartları çok kötü ama vicdanı sızlayan duyarlı insanlara siz bu şartları anlatamazsınız. Ve onlar, Devletin gücüne inanmış insanlar, başbakana güven duyan insanlar, bakanlara güven duyan insanlarda “güven kaygısı”na yol açmış ve sandık başındaki kararlarına da tesir etmiştir.

 

Şimdi bakıyorum AK Parti, “neden oy kaybettik”lerini bilim adamlarına araştırtacaklarmış, CHP Lideri Deniz Baykal, “yüzde 8’lik oy kaybı, önemli kırılmadır,iktidar partisi, siyasi kırılma yaşamıştır.Muhalefet, güçlenmektedir” şeklindeki açıklaması, Ana muhalefeti böbürlendirecek bir kazanım değildir.MHP ve SP’nin yükselişi dikkate değerdir. Ancak, bunlarda da muhalefetin kendi arasında yarışması gerektiğini ortaya koymuştur. CHP, şimdi MHP ile Ana muhalefet yarışı içindedir. İktidar partisi ile yarış yapmaktan çok şimdi kendi konumunu koruma konumunda kalacaktır. DTP’nin oy oranlarında bir artış söz konusu bile değildir ve tamamen etnik yapıya bağlı bir sözcülüğü yapabilecek niteliktedir. Kısaca anlatmak istediğim bu yerel seçimlerin tamamen duygusal bir atmosferde yapılmış olmasının neticeye yansıması görülmüştür. Elbette bu sonuçlardan tüm partiler, kendilerince bir sonuç çıkaracak ve milletin ne dediğini kendince özümseyerek belki politikalarına yön vereceklerdir.

 

Bu sonuçlardan sonra AK Parti, Türkiye’nin partisi olduğunu kanıtlamıştır. Ama CHP, MHP, SP veya DTP için aynı şey söz konusu bile değildir. Oysa tüm partilerim Türkiye partisi olması gerekir. Türkiye Partisi olamayan partilerin de iktidar olma şansları nerden bakarsanız bakın koalisyonlardan öteye gidemez. Ve Bu ülke de de koalisyonların her zaman tek parti iktidarlarından daha başarısız ve de ülkeyi yerinde sayar durumdan ileriye taşıyamadığı denenmiş ve de kanıtlanmıştır. En güzel koalisyonların  bile bu ülkedeki en kötü tek başına iktidar da olan  partilerden iyi hizmetleri olmamıştır.

 

29 Mart 2009 Mahalli idareler seçimlerinin sonuçlarının bu ülke için mükemmel olduğunu söyleyebilirim. Halkın çok bilinçli oy kullandığını gördük. BBP Genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının kazasından dolayı tamamen duygusal etkinin sonucu Sivas’ta BBP’nin başkanlığı kazanmasının  yanı sıra elbette Güneydoğu’da Ak parti’nin oy kaybında “devlet partisi” algısının rolü vardır. Aday tespitindeki yanlışlıklar, mesela Şanlıurfa’da Fakıbaba’nın bağımsız seçilmiş olabilmesi, Adana’da Aytaç Durak’ın seçilmesi bunu gösteriyor. MHP’nin yükselişi, tamamen genel Başkan Devlet Bahçeli’nin dürüst ve ciddi devlet adamı imajından kaynaklandığı gün gibi ortadadır. CHP’nin başarısı ise tamamen adayların bireysel açılımlarından kaynaklıdır ve parti ile çok da alakalı değildir.Saadet Partisi’ndeki yükseliş ise Genel Başkan Numan Kurtuluş ile gelen eskiye dayanan özlemin bir sonucudur. Bunlardan başka yapılan yorumlar bana hikaye geliyor. İsterseniz yeniden anketler yaptırıp halka tekrar tekrar sordursunlar.

 

Hem rahmetli BBP Genel başkanı ve Sivas Milletvekili Muhsin Yazıcıoğlu’nun TBMM’de ve Kocatepe camiinden, BBP Genel merkezi önündeki törenlere katılım ve Taceddin Dergahı’nda toprağa verilmesindeki duyguseli, tüm bu anlattıklarımı kanıtlayacak niteliklerde değimliydi? Muhsin başkan ve arkadaşlarına Allah’dan rahmet, sevenlerine de  sabr-ı cemil niyaz ediyorum.Kalın sağlıcakla.

 

Not: Bu yazım aynı zaman da www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır. 

 

 

 

 

 

Seçimde "büyük düşünmek"

Seçimde büyük düşünmek

Seçimde büyük düşünmek

M. Kemal AYÇİÇEK – 23 Mart 2009

Artık bir yerel seçimi daha geride bırakıyoruz. Sandık başına gidip, sempati duyduğumuz ve içimizdeki duygu ve düşünceleri en iyi temsil edebileceğine inandığımız birine oy verecek ve belediye başkanı, belde başkanı veya muhtarı seçeceğiz. Belediye meclisine ve il genel meclisine yerel vekillerimizi göndereceğiz. Demek ki bir karar verme aşamasındayız. O zaman  iyi düşünüp belki de büyük karar vereceğiz. Kim “ben büyük düşünmem” derki?

Herkes, bir başkasından daha doğru kendisinin düşündüğünü sanır ve kendince de zaten hep büyük düşünür. Bu büyük düşünce, kafasındaki akrabasından birinin muhtar seçilmesi de olabilir, ahbap veya dostunun belediye meclis üyesi seçilmesi gerektiğini de büyük düşünme olarak algılayabilir, kimilerine bunlarda yetmeyebilir. Kimileri, sadece köyünde en büyük sorunu “iyi bir muhtar” seçmek olarak görürken, kimileri de çalıştığı işini kaybetmemek için, tanıdığı bildiği belediye başkanına oy vermenin büyük düşünüş olduğuna karar verebilir. Ama kesinlikle muhtar seçme peşindekinin de belediye başkanı seçme derdindeki insan da “büyük düşünüş”ün kendi  eseri olduğunu bilir. Siz ne derseniz deyin, kişinin verdiği karar, onun için “en büyük düşünüş”tür.

Hangi insan, kendi oyunu verdiği insanın seçilmesinden hoşlanmaz ki? Onun için koşmuştur, emek verip, ter akıtmıştır. Belki mitinge bir arkadaşını bile götürmüş ve kendisince “bir hizmet” bile yaptığını düşünmüştür ve böylece kendi vicdanına karşı da sorumluluğunu yerine getirmenin hazzını yaşamıştır. Ama seçimlerde sandıklar açılıp da sonuçlarla yüzleşildiğinde eğer verdiği oy galip gelmişse, bunda kendi katkısının da rolünü düşünüp daha bir mutluluk yaşayabilir. Ha kendi oy verdiği adayın kazanamayışındaysa farklı bahaneleri bulup, üzülmemesi gerektiğine yorum yapar ve böylece kendini rahatlatmış olabilir.  Hepimiz insanız ve normalde hepimiz de zaten aynı şeyleri yaparız. Herkesin düşüncesi, büyüktür! Kimse kendi düşüncesinin bir başkasının düşüncesinden daha küçük olduğunu kabullenmez, bu insanın doğasında vardır.

Oysa her hangi biri muhtar adaylığına resmen başvurmuş ve de aday olmuşsa o benim için bir “profesyonel”dir. Muhtarlık anlamında “profesyonel”. Belediye başkanlığında yarışıyorsa, belediye meclisi veya il genel meclisi üyeliği adayı ise yine aynı gözle bakarım yani onlar artık benim gözümde birer “profesyonel”lerdir. Madem, benim sandık başına giderken o profesyonellere oy verme durumum var o zaman ben de sandık başında “profesyonel” olmalıyım. Büyük düşünüş, orada sandık başında kimsenin tesiri altında kalmaksızın, kendi irademle oy verebilmem, yaşadığım mahalle, köy, belde, belediye veya belediye meclisi ve il genel meclisi seçimlerindeki “en doğru” kararı vererek, aslında yaşamımızı sürdüreceğimiz yöreye olan katkımızın isabetli olup olmamasını sağlamaktır. Ona katkı sunmaktır. Çünkü amatörlüğün karşıtı olan profesyonellik, günümüzde meslek haline gelmiş olmanın bütün çağdaş uygulayımlarına karşılık gelen bir kavramdır.

Seçmen, profesyonel “seçici” olmalıdır artık. Günümüz dünyasında nasıl siyasetçiler, size profesyonel kampanyalarla geliyorlarsa, mitingler ve salon toplantıları veya televizyon veya radyo hatta internet üzerinden ulaşıyor ve talip oldukları görevler için size tüm o argümanları sunuyorlarsa, burada tek seçici durumunda olan oy verenlerin de aynı davranışı sergileyerek, profesyonel “seçici”liğini göstermelidir. Çağdaş olmada bir ölçüde budur. Seçmen, siyasetteki en büyük “güç”tür. Şekillendiren ve neticelendirendir. Tüm partiler, tüm başkan adayları, tüm muhtar adayları, tüm seçime katılan herkes, kendini “seçtirme” yarışını kendileri adaylar arasında size karşı yapıyor çünkü. O nedenle de seçmen, partiler üstüdür, adaylar üstüdür.

Bu ülkede bazı alışkanlıklardan kurtulmak zor oluyor. Alışık olduğumuz tarzda davranırken, düşünce olarak da kendini geliştirememeden çok çektik. Kimileri oy verirken ölçü olarak “oy vereceğim kişi, beş vakit namaz kılmalı” diyebilirken, kimileri “benim seçtiğim aday, rakıyı içerken şöyle dokuz boğumluk boğazından aşağıya rakıyı sallandırarak indirebilen kişi olmalıdır” diyebiliyor. Kimileri, “bana benzesin, sakallı olsun ki beni iyi anlasın” diyebiliyorken, kimileri “bıyıkları şöyle kaytan olabilmeli ki beni yansıtsın” veya “sakalsız ve bıyıksız olsun ki beni yansıtsın” diyebiliyor. Kimi, “hırsız, arsız, namussuz, yalancı, iftiracı, manyak” olmasın derken, kimileri, “aman sende nasıl olursa olsun, aldığı maaşı bana mı verecek sanki” diyerek, öylesine oy verebiliyor. Oysa sandık başındaki kendisinin aslında ne kadar “önemli bir seçici” olduğunun bile farkında bile değildir.  Seçimler, herkesin tam da farkındalık zamanıdır. İster muhtar, ister belediye meclisi, ister il genel meclisi veya Belde ve belediye Başkan adayı olsun, tüm yarışta olanlara başarılar diliyor ve seçimlerin yaşadığımız mahalle, köy, belde, ilçe, il ve ülkemiz için hayırlısı olacak sonuçlara vesile olmasını temenni ediyorum. Kalın sağlıcakla.

Not: Bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır.

Ana muhalefet değişti!

Ana muhalefet değişti

M. Kemal AYÇİÇEK – 22 Aralık 2008 

 Mart sonunda yapılacak mahalli idareler seçim startları verilirken CHP’nin “Çarşaf” açılımının ardından MHP ile kapışması boşuna değil. Bu ülkede geçen yıl yapılan genel seçimlerden Anamuhalefet Partisi olarak çıkan CHP, yapılan anketlerde adeta yerlerde sürünüyor. Yani şuanda Anamuhalefet, CHP değil MHP gözüküyor. CHP, onun için MHP ile didişme peşinde işte.

Bir ayı aşkın süredir sitemizde de bir anket yapıyoruz. Bu ankette ne il ne aday isimleri var sadece mecliste bulunan siyasi partileri ankete koyduk. Oradaki oy yüzdeleri, yapılacak seçimler için kullanılacak oyların partilere dağılımlarında MHP, ikinci parti konumundadır. MHP’nin nerede bir anket varsa bu anketlere teşkilatlarını yönlendirdiği ve anketlerin bu nedenle MHP’yi olduğundan farklı olarak ikinci sırada gösterdiği iddia edilse de bu günümüzdeki Anamuhalefet olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Çünkü, aynı anketi CHP’de yapıyor ve CHP’nin kamuoyuna yansımayan anketlerinde de MHP, AK Parti’nin tek alternatifi olarak çıkıyor.

www.karadenizolay.com’da bir ayı aşkın süredir devam eden anketteki sonuçlar şu şekilde gözüküyor;

“29 Mart 2009 Yerel seçimlerinde hangi partiye oy vermeyi düşünüyorsunuz?

%44 AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi),%21 MHP (Milliyetçi Hareket partisi) ,%14 CHP (Cumhuriyet Halk Partisi) ,%7 Hiçbiri ,%3 BBP (Büyük Birlik Partisi),%3 DTP (Demokrat Toplum Partisi),%3 Hala karar vermedim,%3 DSP (Demokratik Sol Parti) ,%1 ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi)”

Yüzde 44 oy ile AK Parti ilk sırada yer alırken, yüzde 21 oy ile MHP ikinci parti konumundadır. Oysa bugün Ana Muhalefet diye bildiğimiz CHP yüzde 14 oy ile üçüncü sıraya gerilemiştir. Yüzde 7 seçmen ankette olmayan partileri tercih ederek hiçbiri derken, yüzde 3 oy  Muhsin Yazıcıoğlu’nun Genel Başkanlığını yaptığı BBP’ye, yüzde 3 Anmet Türk’ün genel başkanı olduğu DTP’ye, yüzde 3 hala karar vermedim diyenler, yüzde 3 Zeki Sezer’in Genel başkanı olduğu DSP’ye ve yüzde 1 oy da Ufuk Uras’ın Genel Başkanı olduğu ÖDP’ye oy vereceğini söylüyor.

Burada DTP’nin parti olarak değil de aday bazında seçimlere gireceğini dikkate alırsak bu parti de yüzde 3’lük bir kayıp söz konusudur. Çünkü, DTP’nin parti olarak seçimlere katılmayacağının ortaya çıkmasından önce DTP’nin oy yüzesi 6 olarak çıkıyordu. O durum da da MHP yine yüzde 18’lik bir oy oranıyla yine ikinci parti durumundaydı. Sadece bizim sitemizdeki ankette değil yapılan tüm anketlerde MHP, artıkTürkiye’de ikinci parti konumundadır. Yani Ana Muhalefet’tir.

İşte CHP’nin olağanüstü tüzük kurultayından sonra Genel Başkan Deniz Baykal, yeni programın “köklü ideolojik kırılmalar anlamına gelecek bir değişiklik getirmediği”nin altını çizme gereği duyuyor olması Ana muhalefeti kaybetmesindendir.  Baykal, “10 yıldan beri Türkiye’nin her yerinde uyguladıkları programa bugün hak ettiği yeri verdiklerini” söylüyor. Ve Baykal, “iftihar edilecek, derli toplu, çağdaş bir sosyal demokrat programın ortaya çıktığını” savunuyor. Parti proğramında yapılan ve kurultayda kabul edilen değişikliklerden bazıları  şöyle sıralanıyor;

“Güçlünün değil hukukun üstünlüğü sağlanacak…

-Yolsuzluklarla etkin, kalıcı ve sürekli mücadele için milletvekili dokunulmazlığı kaldırılacak, dokunulmazlıklara son verilecek

-Yolsuzluk dosyaları zaman aşımına uğratılmayacak, halkı dolandıranlar, devleti soyanlar adaletin pençesinden kurtulamayacak

-İdari yargıya ve Yüksek Yargı Organlarına hukukçu başkanlar seçilecek

-İnsan Hakları Müsteşarlığı kurulacak

-Etnik kimlik bir şereftir

-Farklı etnik kimlikler ülkemizin zenginliğidir

-Farklı etnik grupların ana dillerini öğrenme, öğretme ve yayın yapma hakları güvence altına alınacak

-Aleviler Diyanet’te temsil edilecek, Cem Evleri camilerle eşit destek görecek

-Madımak Oteli Hoşgörü Merkezi olacak

-Yoksullukla Mücadelede Sonuç Alıcı Çözümler;

-Her aileye Aile Sigortası ile sosyal koruma sağlanacak

-Yoksul ailedeki anneye Vatandaşlık Hakkı Ödemesi yapılacak

-Emekliye refahtan pay ve sosyal güvenlik destek primi kesintisine son verilecek

-Üniversite öğrencisine Yaşam Destek Kredisi ile karşılıksız burs sağlanacak

-YÖK kaldırılacak

-Kapatılan belediyeler, hukuki yollardan sonuç elde edemezlerse, bizim iktidarımız döneminde yeniden açılacaklar”

CHP, durup dururken yapmadı bu Tüzük kurultayını anlayacağınız, Ana Muhalefet Partisi kimliğinden de olacağını anlayınca artık parti içindeki oligarşiye rağmen bir değişimi köklü olarak göze aldı ve adımını attı. Baykal’ın kurultay konuşması, TBMM’deki Bütçe görüşmeleri sırasındaki konuşmasından pek ayrı değildi.

Bir ülkede iktidara iş yaptıracak yegane güç, Ana Muhalefet partisi iken CHP bunu sağlayacak bir muhalefet anlayışı geliştiremediği için MHP, salt söylemleri ile halkın gönlünde ikinci sıraya oturma hakkını kazanmıştır. Onun içinde CHP, yeni açılımları sağlayacak böylesi bir tüzük ve Parti proğramı değişikliğine mecbur kalmıştır. Bakalım yerel seçim süresinde CHP, Ana muhalefet koltuğunu geri alabilecek argümanlar geliştirebilecek mi? Kalın sağlıcakla.

Not; Bu yazım aynı zaman da www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com da ve Trabzon’da yayımlanan Hizmet gazetesi2nde yayınlanmaktadır.

Akredite olmak mı olmamak mı?

Akredite olmak mı olmamak mı?

M. Kemal AYÇİÇEK -20.1.2004

Gazetecilerin asker veya her hangi bir kurum tarafından “akredite” edilmesi, basın etiğine uygun mu dur? Asker, kendi hiyerarşisi içinde bunu kendi etiği açısından temin etmekle görevli olabilir ama Gazetecinin akredite edilme gibi bir ihtiyacı var mı dır? Olmalı mı dır?
Genel Kurmay başkanlığı, akredite olmak isteyen basın yayın kuruluşlarından şu belgeleri istiyor;
1- Basın yayın kuruluşunun adı, logosu, yayın konusu,idari yeri, basıldığı/ yayım stüdyolarının yeri,
2- Sahibi/sahiplerinin ortaklık oranları,
3- Künyede isimleri bulunan sorumlu kişilerin özgeçmişleri,
4- Yazarlarının isimleri,
5- Tirajı, yayın ağı,
6- Basın yayın kuruluşunun ticari sicili gazetesinde yayımlanmış beyanname fotokopisi,
7- Sahibinin ve sorumlu müdür veya müdürlerinin veya kanuni temsilcilerinin adları, uyruk ve ikametleri,
8- Tüzel kişi ortaklık mukavelesinin veya tesis senedinin veya dernek tüzüğünün onaylı fotokopisi,
9- Gazete, ajans veya TV sahibi ve /veya sorumlu müdürlerinin imza sirküleri,
10- “Basın yayın kuruluşu tanıtıcı bilgiler formu”nda mevcut bilgileri,
11- savunma muhabirlerinin, kameramanların/foto muhabirlerinin, Ankara temsilcisinin, isimleri, e-mail adresleri, faks, telefon ve cep telefon numaraları, her basın mensubu için “Basın mensupları kayıt formu”, son üç ay içinde çekilmiş ikişer adet vesikalık fotoğrafları, basın kartlarının önlü arkalı fotokopileri ve nüfus cüzdanlarının fotokopileri.
“özgür basın” diyerek, basının bu bilgileri vermesini istemek, ne kadar Demokratik bir olaydır. Böylesine bilgileri talep ettikten sonra o gazetecinin “bağımsız”lığından ne kadar söz edilebilir?
Yazı İşleri Müdürlüğünü 2 yıl yürüttüğüm Karadeniz Olay Gazetesi’nde bu akredite belgesi bize de gönderildi. Ben de meslek etiğine uygun bulmadığım için bu belgeyi cevaplandırmadım. Görev alanım askeri birliklerin yada kışlalar olmadığı için bunlara gerek duymadım. Ayrıca, bunun bireysel insan hak ve özgürlüklerine de müdahale anlamına geldiğine kanaat getirdiğim için cevap vermedim.
Genel Kurmay Başkanlığı, “akredite olmak talebinde bulunan basın yayın kuruluşları”ndan bu belge ve bilgileri istemektedir ama biz öyle bir talepte bulunmadığımız halde bu belge ve bilgiler bizden istendiği için biraz da emrivaki yapılmasına itiraz adına bu belgeleri kurumum ve çalışanlarımız adına vermedim. Bu belgeler bizden 1997 yılında talep edildi. Tabi o günden bugüne köprülerin altından çok sular geçti ama bakın bugün 2004 yılında aynı şeyler, bu kez ayan beyan talep edilmektedir

Ha elbette gazeteci, sorumsuzlukla hareket etmemelidir ama bunu denetleyecek kurum her halde Genel Kurmay Başkanlığı olmamalıdır. Gazeteci, ömür boyu asker değildir. Ben askerliğimi şerefle yaptım ve o görevim bitti, beni ömür boyu asker etmeye hiçbir devletin hakkı yoktur ki, bunu Genel Kurmay yapsın.

Kaldı ki, biz zaten görev aldığımız da tüm buna benzer bilgi ve belgeleri Emniyet Müdürlüğüne ve vilayete veriyoruz. Yani eğer, basın mensuplarıyla ilgili her hangi bir ileti söz konusu ise bu bilgilerin bulunduğu kurumlar, devletin kurumlarıdır ve Genel Kurmay’da istediği bilgileri bu makamlardan alabilir ama yok, kendisi direk bir fişlemeye gitmektedir. Anlamlı olan budur. O zaman , “Devlet kurumlarının birbirlerine güveni kalmamış mıdır” sorusu sorulmaz mı? Bunun cevabını Genel Kurmay Başkanlığı verebilmelidir.

Devletin himmeti altında gazetecilik olmaz. Eskiden vardı, Gazetecilere THY’de yüzde elli indirimli biletler, PTT’den yüzde elli indirimli telefonlar vs. gibi ama bunları bile ben hiçbir zaman kabul etmedim. Kullanmadım. Bana “enayi” dediler ama kullanmadım. O hizmetleri kullanıp, devlet ve halk arasında bağımsız gazetecilik yapamazsın. Ha rüşveti para olarak almışsın ha devletten bu şekilde almışsın bunların ne farkı var?

Bana hep ters gelmiştir. Devletin bile beni “himaye” anlamına gelebilecek bir takım ayrıcalıklı kılacağı her türlü hizmetine bile tahammülüm yok. Hiçbir gazetecinin de olmaması gerekir. Yoksa gazeteci, halktan kopar ve şimdiki gibi plazalardan magazin gazeteciliği yapar ve tirajı artıramaz ve belli kesime gazeteyi promosyonlarla okutmaya çalışır.

Peki bana bu itirazımın bedeli ödetildi mi? Elbette ve hala bedel ödüyorum. Yok böyle bir ülke, inanın Gürcistan’da bile bu böyle olmuyor maalesef.

Kalın sağlıcakla.

Not: Bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com  ve  www.kuzeyhaber.com da yayınlanmaktadır.

AK Parti, kendini kapatmalıdır

AK Parti, kendini kapatmalıdır

M .Kemal AYÇİÇEK – 5 Haziran 2008

Anayasa Mahkemesi, tıpkı 367 kararında olduğu gibi bu kez de yine çok tartışılacak bir karara daha imza attı.

CHP ve DSP milletvekillerinin başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin anayasa değişikliğinin ”iptali veya yok hükmünde kabul edilmesi ve yürürlüğünün durdurulması” istemiyle açtığı davada 9’a karşı 2 oy ile aldığı kararı yazılı olarak açıkladı;

 

”9 Şubat 2008 günlü 5735 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına dair Kanun’un 1. ve 2. maddeleri, Anayasa’nın 2, 4. ve 148. maddeleri gözetilerek iptal edilmiştir. Ayrıca yürürlüğü de durdurulmuştur.”

 

Her ne kadar Anayasa Mahkemesi kararları tartışılmazsa da ortaya çıkan durum Türkiye’nin Dünya’ya karşı imaj kaybetmesine yol açacağı gerçeğini değiştirmeyecektir. Kararın siyasi veya hukuki olup olmaması bundan sonra çok da önemli değildir.

 

Bu karardan sonra benim anladığım Türkiye’de ne kadar sağcı varsa bunların tümü, diledikleri kadar hukuk fakültelerinden mezun olurlarsa olsunlar onlar hukuktan anlamazlar sınıfına konmuş, ne kadar devletçi solcu varsa bunların tümü de hukuktan anlarlar sınıfına dahil edilmişlerdir.

 

Anayasa mahkemesi’nin bu kararından sonra CHP ve DSP’ye gönül verenler, haklı olarak gönül rahatlığı ile bu kararı bir bayram ilan edebilir ve sevinip oynayabilirler. Bu sevinç, onların ana sütü gibi onların hakkıdır ve kimse de bunu çok göremez. Dilerlerse zil takıp ta oynayabilirler de, bunu da kimse onlara çok göremez!

 

MHP’ye gelince onlar da Anayasa Mahkemesi’nin bu kararına “saygı” duymakla birlikte, AK Parti’ye iyi bir oyun oynamanın keyfini sürebilir ve bunun tadını çıkarabilirler. Onlarda bunda haklıdırlar. Siyaset, elbette rakipleri tasfiye etme sanatıdır da aynı zaman da ama buradaki tasfiye kendilerine de zarar verecektir.

 

AK Parti’ye gelince, AK Parti artık bu karardan sonra daha fazla kapatılıp-kapatılmamayı bekleme yerine derhal kendi kendini fesh etmelidir.

 

Bu aşamadan sonra Anayasa Mahkemesi’nin kapatması veya kapatmamasını beklemekle zaman kaybetmek yerine elini çabuk tutarak, genel ve yerel seçimleri birleştirerek yeni bir erken genel ve yerel seçim sandığını milletin önüne koymalıdır.

 

Hal böyle olunca da CHP ve DSP başta olmak üzere tüm bu sonuçlara Türkiye’yi getiren süreçlerdeki aktör milletvekilleri de dahil tüm milletvekilleri, sorumsuzluklarının bedelini “emeklilik hakkını elde edemeden” millete giderek ödemiş olurlar.

 

Türkiye, önemli değişim ve gelişim sürecindedir. Demokratikleşme adına atılan tüm adımların yerli yerine oturabilmesi için de tüm bu gelişmelerin yaşanması kaçınılmazdı. Evet, milletçe sürekli büyük bedeller öder olduk ama taşlar yerinden oynamıştır.

 

Avrupa Birliği üyeliği için 42 yıl bekleyen Türkiye’de bu üyelik sürecinin başlatılması ve müzakerelere başlanılmış olması, o yerinden sallanmayan taşları oynatan en büyük etken olmuştur. O taşların yerli yerine oturması için de yeni anayasa da dahil olmak üzere Türkiye’de hızlı değişim ve gelişimi sağlayacak tüm yasal boşlukların da doldurulması ve gediklerin kapatılması gerekmektedir.

 

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve ekibinin Şanlıurfa ve Diyarbakır gezilerinde CHP’nin “1989 Doğu ve Güneydoğu raporu”na yeniden sahip çıkmış olması da bu yeni sürecin geri dönülmez ufkunu açmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla CHP’nin Doğu ve güneydoğu açılımının aynı güne denk gelmiş olması kesinlikle bir tesadüf de değildir!

 

Anayasa mahkemesi’nin son kararından sonra görülmüştür ki, 73 milyon’luk Türkiye’de 411 milletvekilinin yapamadığını 9 mahkeme üyesi yapabilmektedir. Böylece, 411 milletvekiline maaş vermenin da anlamı kalmamıştır. Her 8 milyon 111 insanı, bir anayasa mahkemesi üyesi temsil etmektedir ve verilen kararda 2’ye karşı 9 oyla “iptal” edildiğine göre başka söze gerek kalmamıştır!

 

Demek istediğim şudur; AK Parti, Anayasa Mahkemesi’ndeki davanın sonucunu beklemeden kendini kapatmalıdır.Yani fesh etmelidir. Tıpkı, geçen yıl 367 kararı sonucunda Referandumla Millet nasıl olayı çözdüyse aynı şekilde önce yerel ve genel seçimleri birleştirip sandığı milletin önüne koymalı, ardından da yeni Anayasayı, yeni meclisle ilk iş olarak yapıp, Yeni anayasa içinde bir referandum sandığını milletin iradesine sunmalıdır. Böylece, ortaya çıkmış bu garip durum aşılır kanaatindeyim.

 

Elbette Türkiye, Demokratik, laik ve sosyal bir Hukuk devletidir. Ve tabiî ki de Anayasa mahkemesi’nin verdiği kararlar kesindir ve bu kararlarda tartışılamazlardır(!). Bende aynen Mahkemenin kararının tartışılamayacağına inanıyor(!) ve hukukun üstünlüğüne gönül veren bir birey olarak, Anaysa mahkemesinin Türk Milleti adına verdiği kararı saygıyla karşılıyorum! Ama adil bulmuyorum!

 

Not: Bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com da yayınlanmaktadır

AK Parti, Demokrasi sınavında!

Ak Parti, Demokrasi sınavında!

 

M. Kemal AYÇİÇEK – 18 Kasım 2007 

Ak Parti, iktidara gelirken sürekli “daha fazla demokrasi”, “daha fazla insan hakkı”, “ daha özgür bir ülke” gibi sloganları kullandı. Halk, bu söylemlere inandı ve Ak Parti’ye, birinci ve ikinci dönemlerde de Hükümet etme hakkını tanıdı.

Şimdi, gerek Avrupa Birliği yolunda atılan adımlar, kanunlarda yapılan değişikliklerle bugüne gelindi. Bugün, dünden farklı mı değil mi, onu işte bu süreçte göreceğiz. Nasıl mı?

DTP için açılan dava ile tüm bu süreçler gözler önüne serilecek ve dün partileri kapatılan tüm siyaset adamları, bugün DTP için açılan kapatma davasında sınav verecek. Tabiî ki burada asıl sınavı verecek olan  Ak  Parti iktidarı olacaktır.

DTP sözcüleri, ne kadar yasa tanımaz olsalar da, geçmişte suç sayılabilecek ifadelerde kullanmış olsalar da, Demokratik, Laik  ve sosyal Bir Hukuk Devleti olan ülkemizin dünden farklı olarak ne kadar adım attığını ispat edecek bir sürece girmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP), kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi’nde dava açtı. DTP milletvekillerinin PKK’ya “terörist” dememesini ve bu konudaki açıklamalarını dikkate alarak “terörü destekledikleri” iddiasında bulunan Başsavcılık, DTP milletvekillerinin de Meclis üyeliklerinin düşmesini ve yargılanmalarını talep ediyor.

Türkiye’de parti kapatılmasına alışığız. Uzun yıllar, çeşitli gerekçelerle  siyasi partiler kapatıldı. DTP’de kapatılabilir tabi ki de ama nereye kadar sürecek bu parti kapatma olayları, yani bunlardan ders almayacak mı yız? Ya da, parti kapatarak neyi ne kadar halledebiliyoruz, veya bu parti kapatmalar, ülkemiz de istenen ve beklenen sonucu vermiş mi dir?

Bakınız, bugüne değin 26 defa parti kapatmışız.

Kapatılan partiler ve kapatma tarihleri şöyle:

 İşçi-Çiftçi Partisi (İÇP)-(1968)

 Milli Nizam Partisi (MNP)-(20.5.1971)

 Türkiye İleri Ülkü Partisi (TİÜP)-(24.6.1971)

 Türkiye İşçi Partisi (TİP)-(20.7.1971)

 Büyük Anadolu Partisi (BAP)-(19.12.1972)

 Türkiye Emekçi Partisi (TEP)-(8.5.1980)

 Büyük Anadolu Partisi (24 Kasım 1992)

 Sosyalist Parti (10 Temmuz 1992)

 Yeşiller Partisi (10 Şubat 1994)

 Halk Partisi (25 Eylül 1991)

 Türkiye Birleşik Komünist Partisi (16 Temmuz 1991)

 Halkın Emek Partisi (14 Temmuz 1993),

 Özgürlük Demokrasi Partisi (30 Nisan 1993)

 Sosyalist Türkiye Partisi (30 Kasım 1993)

 Demokrasi Partisi (16 Haziran 1994)

 Demokrat Parti-2 (13 Eylül 1994)

 Demokrasi ve Değişim Partisi (19 Mart 1996)

 Diriliş Partisi (1996)

 Emek Partisi (1997)

 Sosyalist Birlik Partisi (7.6.1994)

 Refah Partisi (16.1.1998)

 Demokratik Kitle Partisi (26.2.1999)

 Fazilet Partisi (22.06.2001)

 Halkın Demokrasi Partisi (13 Mart 2003).

Ne zamana kadar parti kapatarak bu ülkeyi ileriye daha da ileriye götüreceğiz. Gerekçeler ne kadar haklı olursa olsun insanların düşüncelerini söyleme haklarına saygılı olmayacak mıyız? “Susun”, “kesin sesinizi” “hımm bak” “yoksa fena yaparız” gibi çocuk terbiye edercesine insanlara davranma veya öyle bir muameleyi reva görmek hakkımız var mı?

Yukardaki tüm siyasi partiler, o siyasi partilere gönül veren insanlar, şimdi bu ülkenin insanları değil mi? Bu ülkede yaşamıyorlar mı? Partileri kapatıldı diye, sustular mı? Susturduk mu yani?

Susmadılar. “bak hala konuşuyorlar” değil mi? Konuşacaklar, konuşmalılar, susmaları kötüdür, konuşsunlar, gizlenmesinler, en acı sözü söylesinler, dost acı söylere sayarız ama bu parti kapatmalarıyla ilerleyemiyoruz. Bu ülkeye yakışmayan durumlar bunlar, onun için AK Parti’ye Demokrasi sınavında diyorum.

Geçmişte en ağır bedeli ödeyenlerin içinde bulunduğu bir siyasi parti, hatta Cumhurbaşkanlığı ilk seçimleri sürecinde başsavcılığın, Ak Parti’yi kapatmak için delil topladığı çıkmadı mı medya da? İşte o parti, bugünün hükmedeni.

Buyursunlar bakalım, DTP, TBMM’de grubu bulunan bir siyasi parti. Adına yakışır davrandı veya davranmadı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı elbette görevini yapacaktır, mehkemeler elbette bu ülkede “hukukun üstünlüğünü” tarafsız ispat edeceklerdir ama “hukuk” adil olmak durumundadır. Bunun, senini benini olmaz. Hakemler maçlara çıkarken takımlar arasında ayırım yapmazlar ama sonrasında maçlar hep tartışılır, sonuçlarıyla tarihe mal olurlar.

Şimdi bizim ülkemiz de de dünden farklı ne değişti göreceğiz. Bu Avrupa Birliği’ne uyum yasaları dediğimiz bir yığın yasa değişti ama bakacağız Türkiye’de dünden bugüne ne değişti veya değişmedi göreceğiz hep birlikte.

Türk Milleti adına kararlar veren yüce mahkemelerimiz, elbette devletimizin Dünya insanlığı önündeki konumunu, duruşunu, gücünü, demokrasisini, insan haklarını ve asil niceliğini gösterecek ve Türkiye’nin bir Pakistan olmadığını, insanlarının rahatça görüşlerini açıklayabilen insanların ülkesi olduğunu gösterecektir diye ümit ediyorum.

Bu ülkenin suyunu içmiş, ekmeğini yemiş, toprağını sürmüş hiç kimsenin bu ülkenin birlik ve bütünlüğünün bozulmasına çanak tutacak eylemlerde bulunacağını düşünemiyorum. Aklı selim kimsenin de ekmek yediği kaba pisleyeceğini de düşünmüyorum. Yaramazlık, çocukların işidir. Olgunlaşmamış insan işidir ama o yaramaz çocuklar da bizim çocuklarımızdır, onlar yaramazlık yaptı diye de evlatlarımızı kapı dışarı edecek halimiz yok!

Evet, yaramazlığın bedeli bir nevi cezadır ama bu ceza bizi el aleme rezil edecek bir ceza olmamalıdır. Evlat, nasihatlerle büyür, nasihatten babalar bıkmaz, evlat bıkabilir ama babalar asla bıkmaz. Bıkmamalıdır. Nasihat yerine kalkıp testiyi kırmayalım, testi bize lazımdır. O testi ile daha ne sular taşıyacağız, öyle değil mi? Kalın sağlıcakla.

 Not : Bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com , www.hizmetgazete.com ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır.(mka)

Ah şu imam hatipler!

Ahh Şu İmam Hatipler!!!

                  

  Mustafa Kemal AYÇİÇEK- 12.5.2004

Kendimi bildim bileli şu İmam-Hatipler bu ülkenin gündeminden ne yazıkki hiç inmedi, indirilmedi.

İlk okulu nihayet bitirmiş ve ortaokula başlayacaktım.Ben ortaokula gitmek istediğimde babamla çatıştık. Babam “ben babayım benim dediğim olacak ve sen kur’an kursuna gideceksin” dedi ve kestirip attı. O dönemde Rize’nin Alipaşa köyünde babamla birlikte kalıyordum. Annem ve diğer kardeşlerim köyde dedemin yanındalardı. Babam imam-hatip olduğu içinde gurbette ben onunla birlikte kalıyor ve orada okula gidiyordum.

Babamın görev yaptığı camide zaman zaman  ezan ve namazlardan sonrada aşir-i şerif (Namazlardan sonra okunan kuran sureleri) okurdum. sesim de  övünmek gibi olmasın ama iyi sayılırdı hani. Okulda veda gecesinde sahne almış ve “Hey gidi koca dünya gam yükümüsün, söyle söyle fani dünya dert küpümüsün” tüküsü ile, “mavi yelek mor düğme” adlı parçaları okumuştum.

Babamın kur’an kursu ısrarını bir türlü aşamıyordum. Bir gün kolumdan tutup Tophane camiine götürdü ve kur’an kursunu gezdirdi bana ve ” beğendin dimi, buraya vereyim seni” dedi. bende aksine hiç sevmemiş ve hatta ürkmüştüm bile, yılların eskittiği o kur’an kursu’nda falakaları merdiven altında görmüştüm. Bir işkencehaneye benziyordu orası ve ben orada olamazdım. Babama,” olmaz ben burada okumam, kur’an kursuna gitmem verirsen de tuvaletin penceresinden kaçarım ve senin çocuğunda olmam” dedim. çok ciddi ve kararlıydım ama babamda benden ciddi gözüküyordu. babamı bilirim, bana o kötülüğü yapmazdı ama belli mi olurdu. Tam o sırada İmam Hatiplerin kapalı olan ortakısımları açılıverdi. Biryerlerden duymuş ve sevinmiştim!

Babama,” İmam hatip okulu’nun orta kısmı açılıyor bu sene bari oaraya ver beni” dedim ama o Nuh dedi peygamber demedi.Kararlıydı. Ramazan ayıydı ve teravih namazı kılınacakti, düşündüm ve köy muhtarına bu konuyu açıp, babamı imam hatip konusunda ikna etmelerini istedim. Namazdan sonra muhtar ve 60 kadar cemaat, babamı ikna etmek için adeta 2 saat ter döktüler ve  aslında ortaokula gitmek istediğim halde imam hatip okulu’na kayıt olmamı sağladılar.

Derken benim İmam Hatip maceram orada başladı. ilk yıl babamla birlikteydim ama babamın tayini Trabzon’a çıkınca ben ikinci sınıfı paralı yatılı olarak okudum. Ardından Tekirdağ, Trabzon, Terme, Ankara,Samsun ve İstanbul Draman İmam Hatip derken bu okulu bir türlü bitiremedim ve ardından da gece lisesine devam ederek Fatih lisesi’nden mezun oldum. Her halde, İmam Hatipliliğin ne olduğunu benim kadar bilen az mezun vardır o okullardan. Hiç kimseden çekmedim İmam hatiplerden çektiğim kadar, hele meslek dersleri ve hele Arapçacılarından..Off offfff offf. Anlatmakla bitiremem ki!

Sanki İmam Hatipler, hint kumaşı da mübarek okullar üzerinden bu ülkede mangalda kül bırakmıyor kelli felli adam sayılanlar..Yazık be yazık.İmam Hatiplilik, keşke piçleştirilmesede o okullardan bu ülke çok daha fazla yararlanabilse ama ne gezer. Bir aklı evvel, bir kuyuya taş atmış 40 aklıevvel onunla uğraşıyor ve ülkede gereksiz kaos ortamı yaratılıyor, ayıp olan budur. Ayıp olan, İmam hatipliliğe tahammülsüzlüktür. Bende severek gitmedim ve zatende bitiremedim ama  yiğidi öldürürken bari hakkı verilse? O bile çok görülüyor ona üzülüyor ve gereksiz tartışmalara üzülüyorum. Ülkem adına üzülüyorum, insanlık adına üzülüyorum, liseliler adına üzülüyorum.

Aynı soruların sorulduğu bir sınava giren liseliler arasında neden alınan puanlara bakılarak, başarılı olanlara hakları verilmiyor?

Meslek liseleri müfredatından mı hazırlanıyor bu Üniversite sınavı soruları? Bu soruların sorulduğu aynı sınavda, İmam Hatipliler veya meslek liseliler, kopyamı çekipte düz liselileri geçiyor da, kat sayı mat sayı ile sınır konuluyor bu çocuklara?Ne lisesi olursa olsun adı, aynı sınava giripte bu sınavdaki soruları o çocuklar cevaplaıyorlarda başarılı oluyorlarsa bundan kime ne, neden onların başarılı olmaları birilerine batıyor neden?Bu ülkede başarılı olunmaya neden itiraz var? Neden çekemiyorlar başarılı olmayı neden?İnsanların özgürce eğitim ve öğrenim haklarının neden önü kesiliyor? Neden?

Bu konuda kitaplar yazarım ama gerek yok, ne çektiğimi bir ben bir de allah bilir ama yazık olmasın bu ülke çocuklarına diye bukadarla yetineceğim. Kalın sağlıcakla. 

Şırnak'ta Adres sormayın!

Adres sormayın sakın!

                                  

                                               M. Kemal AYÇİÇEK -  19.9.2003

           

Şirnak bizim bölgemizde Artvin’i andırıyor. Cudi dağı ile Namaz dağı arasında kalıyor. Şirnak’ta 120 bin askerimiz var, bunu siz de fark ediyorsunuz zaten yollar boyunca.

            Sabahın erken saatlerinde Trabzon’dan yola koyulduğumuz halde 12 saatte Nusaybin’e ulaşmıştık. Erzurum, Çat ve Karlıova yolundan Bingöl’e, Bingöl’den de Genç,Lice ve Kocaköy yolundan Diyarbakır’a, Çınar yolundan Mardin’e ve oradan da Nusaybin,Cizre’den Şirnak’a geçiyoruz.

            Nusaybin-Cizre arasındaki köyceğizde hafif hasarlı trafik kazası yapınca burada geceye kaldık.iki buçuk saat jandarmanın olay yerine gelmesini bekledik.  Allahdan kazayı sınır birliğimizin önünde yapmışız. Askerler, bizi misafir etmek üzere komutanların nöbetçi subay odasındaki kanepeleri bile yatmamız için hazırladılar. Bizim kaza tutanakları halledilince Cizre Trafik Bölge amirliğinin  eskortu sayesinde cizre’ye gece yarısı varabildik. Askerler israr etti, “yola çıkmayın, kalabilirsiniz.tehlikeli olabilir”diye ama alkol raporu için Cizre’ye gitmek zorundaydık ve bu zorunluluk için riski göze aldık. Köyceğizdeki kaza yerinde bizim aracın hemen yanına bir sivil araç geldi ve yol almaktan korktuklarını belirterek askeriyeye geceyi geçirmek üzere sığınmak istedi. Kendilerinin misafir edilmelerini talep ettiler ama askerler bizi de zorunlu misafir edeceklerini söyleyerek yer olmadığını söyleyerek diğer aracı gönderdi.

            Yol boyunca hele Bingöl ve Diyarbakır arasında oldukça sıkı güvenlik görevlileriyle karşılaştık. Yollar sadece gündüzleri güvenli oluyor. Gece Cizre’de kaldık. Sabahleyin Şirnak’a ulaştık. Bir dağ yamacında bir kentimiz. Gerçekten söylendiği gibi garip ve ilginç bir ilimiz. Sokakta genç birine Ziraat Bankasını sordum. Bana tam ters istikameti  tarif etmiş. Sonra bir polise sordum o da o genç Şirnaklının tam ters yönünü tarif etti. Garipsedim tabi. Polis, yabancılara genelde bunun yapıldığını üzülerek söyledi. Oysa halk, çok misafirperver ve yardımsever intiba bırakıyor insanda ama durum gözüktüğünden farklıymış meğer! Geri dönerken bana ters yönü tarif eden gençle göz göze geldik, kafasını çevirdi! Beni asker yada polise benzetmiş olmalıydı! Nitekim, Cizre’de konuştuğumuz insanlar, halkın sadece polis ve askere karşı yanlış bilgi verme alışkanlığı olduğunu öğrendik.

            Ayakkabılarımı boyamak isteyen İbrahim, arkadaşı Ali ile Kürtçe konuşuyordu ben anlamayınca onlardan bazı kelimeleri de öğrenmek istedim. Sokakta Türkçe konuşulmuyor halk kendi arasında hep Kürtçe konuşuyor. Bunu zorlanmadan yapıyorlar. Yani o insanlar, bizden daha iyi durumdalar. Gerektiğinde Türkçe’yi de konuşuyorlar. Bir dil bir insan olduğuna göre her Kürt bize göre iki insan demekti!. Şirnak’ta bir cadde vardı. Bir de sanayi sitesi gözüküyor yeni yapılmış ama inşaat tamamlanmamış öylece duruyor. Cizre, Şirnak’ın ilçesi ama 70 bin nüfuslu bir güzel ilçe. Dicle nehrinin ikiye böldüğü ilçede 2 gece kaldık. Akşam ezanıyla dükkanlar kapanmaya başlıyor. Bizdeki kahvehaneler, orada caddelere taşmış halde.küçük iskemlelerle şehrin her yanında adeta çay ocakları kaldırımları kapatmış durumda. Bir dükkanda “Irak’a asker göndermeli miyiz” diye sordum. “ne işimiz var Irak’ta onlar bizim kardeşlerimiz” cevabını aldık. Fakat, Şirnak’a göre Cizre’de daha fazla insanın Türkçe konuştuğuna tanık olduk. Resmi görevlilerin uyardığı gibi Cizre’de de sivil vatandaşlar, şebeke suyundan içmememiz için bizi uyardılar.

           

            Güneydoğu ülkemizin bir parçası şüphesiz ama orada vatandaş olmak istemezdik.3 günlük bir geziden bunu çıkardık. Doğası farklı, yapısı farklı dertleri farklı bir bölge. Orada eğitim çok önem taşıyor. Karadeniz’le Güneydoğu kıyaslandığında bu böyle tabi başka bölgeleri tenzih ediyorum. Herkes şunu çok iyi biliyor ve yapıyor. “görmedim,duymadım,bilmiyorum” bu da size yetiyor zaten.

                                   BİZDENMİSİNİZ?

            Geri dönerken hava kararmaya  yüz tutmuş ve biz Lice yol ayrımındayız. Askerler kimlik konturolu yaparken sorduk “yolda herhangi bir tehlike var mı?” diye. Asker bize, “bizden misiniz?” diye sordu. Ben de “yo sizden değiliz” dedim. “o zaman yol sizin, gidin sakınca yok” dediler. Kısaca o yollarda  asker veya polis değilseniz daha  güvenlisiniz ancak bu görevlerdeki insanlar için risk daha büyük olabiliyor. Fakat, insana garip geliyor yani kendi ülkende seyahat özgürlüğünü dilediğin gibi kullanamıyorsun. Bu duyguyu Rusya’nın dağılmasından sonra ilk kez gittiğimde Gürcistan’da yaşamıştım. Kalın sağlıcakla.

Adnan Kahveci'nin dedikleri

Adnan Kahveci’nin dedikleri

M. Kemal AYÇİÇEK – 30  Haziran 2008

Türkiye belki yeni bir  seçime koşarken, özellikle aralarında emekli askerlerin bulunduğu çetesel oluşumlar, çeşitli “ulusalcılık” ayaklarıyla bir takım davalarda mahkeme önlerinde, sonra da bazı mitingler de ve hatta Danıştay suikastı gibi ülkemiz adına kara lekeler olacak olaylarda ön planda yer aldılar. Şuan da onlarla ilgili yargı süreci devam ediyor. Neden bu emekli askerler, özellikle 2007 tarihinden sonra gündem oldular? Nedir bunların zoru diye düşünmeden edemiyor insan!

Evet kimilerine göre bir yığın senaryolar ortaya atılırken, aklıma rahmetli Maliye ve Gümrük eski bakanı Adnan Kahveci’nin (yazılmamak kaydı ile)  söyledikleri geldi. Tabi bana bunu söylediği 1992 yılının Ağustos ayı sonu idi. Uzungöl’ den eşi rahmetli Füsün hanım, rahmetli kızı Aslıhan ve o zaman 13 yaşında olan ve malum kazadan sağ olarak tek kurtulan cihan’la birlikte kaza yaptığı aracıyla  birlikte geldiğimiz Adnan Kahveci, yolda Maliye bakanlığından neden azledildiğini anlattıydı.

Şunu söylemişti Rahmetli Adnan kahveci, “ Türkiye’deki vergi iadesinin yüzde sekseni askeri kantinlerden verilen faturalara gidiyor. Oysa ülkemizde askeri kantinler zaten katma değer vergisi’nden muaftır.O’na rağmen vergi iadesinin yüzde 80’i bu kantinlerden verilen faturalara ödeniyor. Yani arı foluna çomak sokmuşum!”..

Sonra o dönemde Anavatan Partisi’nin genel Başkanı olan Mesut Yılmaz’a da ihtar veriyor ve diyordu ki, Kahveci, “adam gibi genel başkanlık yapacaksa yapsın yoksa kongrede karşısında beni bulur” diyerek, Anavatan partisi’nde Genel başkanlığa aday olacağını ima ediyordu! Olmadı tabi, bu konuşmanın ardından  dört ay sonra ömrü vefa etmedi(!),  o malum trafik kazası(!)n da ailesinin 3 ferdi ile yaşamını yitirdi(!).

Gelelim bu yıla, yani 2007’den itibaren ne oldu da Türkiye Cumhuriyeti’nin  59. cu ve  60. Hükümeti,  tu-ka-ka oldu? Vergi iadelerinin kaldırılması 2007’den itibaren uygulamaya konmadı mı? Peki bundan en fazla kim rahatsızlık duydu, işçiler mi?, Memurlar mı?, Çalışanlar mı, çalışmayanlar mı? Kim en fazla etkilenmiştir acaba? İnsan ister istemez düşünüyor, aklımıza geleni “yürü gelme aklıma ey fikir, defol” mu diyelim, nasıl diyelim? Var mı bunun pratikte çaresi sizce? Siz hiç askeri kantinlerden alış-veriş yaptınız da oradan fiş aldınız mı hayatta? Ben almadım, zaten askeri kantinlerden de normal sivil vatandaşların herhalde alış-veriş yapması da mantıklı değildir değil mi?

Acaba, bu katma değer vergisi iadesi olayı kaldırıldı diye yukarda ifade ettiğim şuanda bir takım çeteleşmeler içinde isimleri geçen  asker emeklilerinin bu durumdan rahatsızlık duymuş olabileceği akla gelmez mi? Valla benim aklıma bu geldi. Biraz sanki birilerinin menfaatına dokunur bir uygulama oldu bu KDV iadesinin kaldırılmış olması doğrusu!

Eğer, geçmişte böyle bir durum vardıysa veya devam ediyorduysa bunu vatandaşın bilme hakkı yok mu? Askeri kantinler gerçekten Katma değer vergisi’nden muafsa, bu kantinlerden verilen faturalar var mı dır, var mıydı? Bu ülkenin kaynakları, haksız bir uygulama gibi gözüken bu durumda kimlere nasıl gitmiştir? Yani durup dururken herhalde böyle bir söylem, hem de bu ülkenin Maliye ve Gümrük eski bakanınca dile getirilir mi? Yoksa rahmetli Adnan Kahveci, hayal alemin de gezen bir politikacımıydı?

Dikkat ediyorsanız bir takım rahatsızlıklar ve dışa vurumlar özellikle 2007 de gündeme getirildi veya geldi. Ama bunlara ister cumhurbaşkanı seçimi gibi isterseniz rejim kaygısı gibi gerekçeler uydurulmuş olsun, asıl gerekçesi neye dayanıyor? Hem başbakan sadece “hortumları kesiyoruz” derken, bu hortumları açıkça ifade etmiyor, nedir hortum dedikleri? Somut bir hortum adı veriyor mu?

Nedir bu kesilen hortumların cinsi, nerelerdedir bu kesilen hortumlar?  Yoksa başbakan tayip Erdoğan, öylesine mi “hortum” dan söz ediyor? Bunları da milletin bilmesi lazım. Garip, guraba edebiyatı iyi ama hayır somut olarak şu hortumlardan, hortumculardan da söz etmesi ve kafalardaki müphemleri gidermesi gerekir! Biliyoruz, Türkiye, dört bir yandan çembere alınmış, dostundan fazla düşmanı olan bir büyük ülkedir, acaba kirli çamaşırları ortaya saçmamak, düşmana koz vermemek için midir? Ama seçim var ve bu millete ne var ne yoksa ülkemizin ala menfaatlerine helal getirmeden söylenmelidir. Bunu da yapması gereken Başbakan Recep Tayyip Erdoğan veya Hükümet ettiği kabine arkadaşlarıdır!

Şimdi aradan yıllar geçtikten sonra yani en az 10 yıl geçtikten sonra rahmetli Adnan Kahveci’nin bana “yazılmamak kaydı” ile söylediklerini yazmakta bende bir beis görmedim! Bu ülkenin kaynakları, sadece ülkemizin kalkınması, gelişmesi ve müreffeh bir toplum olmamız için seferber edilmesi gerekirken, devletin malı deniz zihniyetinin bitirilmesi içinde toplum olarak bilinçlenmemiz gerekir. Bizim de artık Ortadoğu kültüründen kurtulmamız lazım. Tıpkı hedeflediğimiz Avrupa’daki gibi bizim de doğru söyleyen, söylediğini yapan ve verdiği sözü yerine getiren dürüst insanları önemsememiz gerekiyor. Aldatan  siyasetçileri iyi belleyip onlara TBMM kapılarını kapamamız lazım, yoksa yerimiz de sayar dururuz. Kalın sağlıcakla.

  Not : Bu yazım aynı zamanda www.Karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com , www.hizmetgazete.com ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır.(mka)