| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

gasteci

Yazılar arşiv 09.2008 Other entries in 2008-09 resimler, videolar

Ligarba için yollara düştük

M. Kemal AYÇİÇEK – Eylül 2008

http://www.karadenizolay.com/ (Özel)-Bizim amca oğlu Enver, ne zaman yayla sohbeti yapılsa “ah ligarba” der durur. Anlamam ben tabi, “ligarba” dedikleri nedir ne değildir. Çocukluğum, onlar gibi buralarda geçmemişti hem zaten bizim bölgemizde ne anlama geldiğini bilmediğimiz daha bir çok kelimeler vardır. Sadece ligarba değildi. Ligarba’yı da ben belki gördüğüm ama adını da duyduğum halde unuttuğum bir bitki türüdür.

Ankara’dan şükür gelmiş, Evner’in teyzesinin oğlu. 4 tane kızı var, kızları ondan hem ligarbanın meyvesini ve hem de yapraklarını istemişler.O, kızlarını çok seviyor ve Eli mahküm, ligarba toplamak için can atıyor. Seymen de akrabamız ama ayakları kesik. Protez takılmış ayakları ile yürüyor ama o kadar. O, biz ligarba toplarken arabada kalacak, ligarba toplayıcısı yardımcılığı yapacak kısaca.

Enver’e Telefon açtım, bir akşam önce onlarda planlamıştık. Yarın ne yaparız derken ki anlaşmamız da bir yayla olabilirdi tam kesin olmamakla birlikte. Hem o akşamdı, Enver’in beş yaşındaki oğlu Hüseyin’in hikayesi, dedesiyle camiye gidip, teravih namazını kılmasını;

“baba var ya ben dedemle camiye gittim ya dün akşam da. işte o zaman ömrümün en uzun namazını kıldım var ya ” anlatmıştı.

Bunu dinlerken baya gülmüştük Hüseyin’in ömründeki en uzun namaz kılışına. Nerden bilsin çocuk, ona kimse bildiği namazın dışında bir namaz kılınacağını söylememişti ki, en fazla on üç rekattı belki de bildiği namaz ama sadece yirmi rekatlık teravih namazının o namaza ekleneceğini nerden bilebilirdi ki!

Telefonlaştık ve Enver, Şükür ve Seymen’le geldi beni de aldı, çağlayan’dan vurduk yayla yoluna yukarıya doğru, doğal yabani ligarba bulmaya, rastgelirse, bulabilirsek tabi. Hiç birimiz de “şurada vardır” diye bildiğimizden değil işte, “vardır belki” diye.Onlar da benim gibi ilk kez gidiyoruz bu yoldan hatta bir ara yolu şaşırdık ve vatandaşlardan “yayla yolu neresi” diye yardım da aldık. Ligarba için koyulmuştuk yola.

Yayla yolu bu neyle ne zaman nerde nasıl karşılaşacağınız hiç belli olmaz. Hele işlek bir yol değilse zaten şansınıza artık. Hava yer yer açıyor yer yer kapanıyor. Bulutlar, üzerimiz de dolanıyor. Nitekim zaman zaman yoğun sise girdiğimiz de oluyor. Yer yer çamura battığımız da tabi. Aracın zorlandığı ve manevralar yaptığı yerlerde yeni yol yapım çalışmalarından kaynaklanan çamurlanma var. Zalım çamuru diye tabir edilen türden, yağışlarda kayganlaşan ve araçların çıkmakta zorlandığı yerlerde yola serilen çalılar sayesinde çıkabiliyoruz. Ama yolculuğumuz gayet zevkli geçiyor. Ne de olsa şehirlerde böylesine yollarla boğuşmuyorsunuz ama o yollardaki yorgunluk ve çile bile sizi sanki dinlendiriyor.

Hüseyin’in bu ömrünün en uzun namazını kılması gibi bende ilk kez ömrümce böylesine çok ligarba göreceğimi açıkçası beklemiyordum. Başka yerlerde mesela Ukrayna ve Rusya’da “cranberry” olarak bilinen Yaban mersini,Türkiye’de, Rize’de Likapa,Trabzon’da Ligarba, Lifos veya Trabzon Üzümü, Rize Pazar ilçesinde Kaskanaka, Rize Ardeşen İlçesinde Çera (Çela), Artvin’de Morsivit veya Mahabak, Giresun’da Çalı Çiçeği, diğer bölgelerde ise Ayı Üzümü, Çay Üzümü veya Çoban Üzümü olarak isimlendirilen ve literatüre Yaban Mersini olarak giren bu üzümsü meyve puslu veya parlak mavi rengi ile Mavi altın (blue gold) olarak nitelendirilen ligarba için yollara düştük.

Allah’ dan arabanın arazi özelliği var, otomobille gitseydik kalmıştık yollarda. Hem yol boylarınca da kontrol bana düştü. Birkaç kez, meyveli bir fundalık gördüğümde “ligarba” diye bağırıyorum aracın üstünden, duruyorlar ama meyveyi görüp “o ligarba değil yav” diye devam ediyorlar. Aslında ben ligarbayı Zigana dağında görmüştüm. Daha da aslına bakarsanız ligarbayı çocukluğumdan da tanırdım. Annem onun yapraklarını yedirirdi bize “kuzu kulağı” diye. Yani mayhoştu yapraklarının tadı hele bir de yeni yeni filizlenirken o yaprakları taze olduğunda çok da hoş olurdu. Ama ben nerden bileyim ki yaprağını yediğimin bitkisinin o yeşil yaprakları zamanla kırmızıya dönermiş, bir de meyvesi olurmuş da o da her derde deva imiş, nerden bileyim?

Trabzon’un Çağlayan beldesi’nden çıktık asfalttan ve köprüyü geçip girdik yayla yoluna. Fındıklıklar bitmiş bolca ağaçlı alanları geçmiş, ormanların bittiği yerlere çıkmışız. Makilikler başlamış artık. Bir yerde aynı türden iki çeşit bitki vardı.“ligarba” dedim durduk. Araçtan indik ve saldık kendimiz ormana. Orman dediysem fundalık, kumar ve zifin fundalıklarının aralarında da ligarba var. Bir de zehirli olan başka yine ligarbaya benzeyen bir bitki türü var, zaten onun için karıştırıyoruz ya. Fakat o zehirli dediğimiz meyve siyah ve yaprakların üzerinde olurken, ligarba meyvesi hep yaprakların altında sanki gizleniyormuş gibi. Ama ligarbayı tanıdıktan sonra artık karıştırılması mümkün değil, bitkiyi ve meyvesini.

Ağzımız bağlı hepimizin, ve bir tek meyve atamıyoruz ağzımıza, oruçluyuz. Topluyoruz habire, ellerimiz deki kaplara. Bir yerde az vardı, biz orman boyunca ilerledikçe daha da büyükçe ligarbaların ve meyvelerinin olduğu yerler bulduk ve zaten günümüzün önemli bölümünü de burada ligarba ve yaprağını toplayarak geçirdik. Akşam olmadan ulaşmamız gereken yaylalar var, iftarı da oralarda yapıp tekrar geriye döneceğiz.

Fakat bizim ligarba manyağı Enver, o meyveleri “cennetteki meyvedir” diye nitelendirdiği Ligarbayı, Dünyanın en güzel meyvesi diye de övüp bitiremiyor. Ağzımızın suyu akıyor o dedikçe ama bir tek ligarba bile yiyememek beni pek etkilemiyor. Çünkü ben o meyvenin tadını zaten bilmiyorum ama Enver, abartıyor mu onu da yanımızdaki ne Şükür ve ne de Seymen de söylemiyor. Bir güzel ligarba topladık. Ufacık meyveleri ne kadar toplarsanız toplayın sanki toplamamış gibi hissediyorsunuz kendinizi.

Bir yere geldik, sık sık kumarlık ve zifin fundalığı ve dikenler var. Şükürle biz önden girdik bu fundalığa ama adım atılmıyor. Sonradan da Enver, yanına orak alıp geldi girdi fundalığa. Dikenleri kesip kendilerine yol yapıyor ve ligarbalıkta öylece ilerleyebiliyorlar. Ben rahattım, kumar dallarının üstüne çıkmıştım, dikenler de zaten kumar dallarının altında kalabiliyor ve hem kumarların üzerinden yürüyor ve hem de güzel ve sık ligarba toplayabiliyordum. Daha önce nerede olup olmadığı konusunda bilgim de olmayan ligarbanın artık yerini ezberlemiş oldum. Ama ligarbanın meşede olan türünü topladık biz, bir de bozkırda olan yer ligarbası varmış ki annem, onun meyvesinin tadının daha da güzel olduğunu söylüyordu.

Neyse biz ligarba toplamayı bitirdik ve artık yayla yoluna koyulduk. Bulunduğumuz yer Çağlayan, Yomra ve Arsin’in yukarda birleştiği yerler. Harmantepe şehitliğinin oradan geçtik, Santa’nın üzerinden Sarıtaş yaylasına. Sarıtaş’ta bir kalabalık var. Pide yapılan fırın var, bakkalı var ve kıraathanesi dolu, millet artık iftar saatini bekliyor. Biz oradan pidelerimizi ve de gözenekli Sarıtaş Yayla peynirini aldık. Camiboğazı yaylasına doğru devam ettik. İftarı orada açmak istedik ama olmadı, yolda Dilaver yaylasında akşam ezanı okununca biz de Dilaveryaylası tesislerinin alt tarafındaki köprünün ordaki suyun başında iftarımızı açtık. Bir yandan soğuk bir yandan sis artık yayla havası da bizi üşütmeye başladı. Doğruca arabaya atladık ve camiboğazı yaylasına geçtik.

Kahvehanede çay içelim dedik ama yaylalar o kadar kalabalık ki kıraathanede oturmaya yer bulmak için biraz ayakta da bekledik. Oturduk ama çay bardaklarının biri boşalıyor dolusu geliyor derken dörder bardak çay içtikten sonra kendimize geldik. Daha sonra da acısu yaylasına gidip, her biri ayrı yerde olan beş oluktan acılı su aldık. Siz ona maden suyu diyin, tuzlu su diyin, sodalı su deyin ne derseniz diyin ama benim Erzincan’daki sodalı sudan sonra gördüğüm en bol akan acısu idi.

Artık ağzımız açılmıştı ve günün önemli bölümünde dikenlerin onlara ulaşmak için uğraş verirken üzerimize takıldığı, ayaklarımızı, kollarımızı çizdiği kumarlıktan topladığımız ligarbaların tadına bakmanın tam sırasıydı. Nasılsa ağzımız açıktı ve arabanın kasasında yapraklı dalları duran ligarbalardan aldık ve tadına baktık. Rengi kah siyah kah koyu lacivert veya mor da denebilecek evrelerde, mayhoş tadı ile bugüne değin tatmadığımız bir damak tadı veriyor.

Biz ligarbayı, bahar aylarında yayla yolculuklarındayken yapraklarını yediğimiz bir çeşit kuzukulağı ağacı biliyorduk. Kimileri buna “ayı üzümü” de diyor. Meyvenin olgunluk zamanı Ağustos ayı ile Eylül ayının ortaları.Bu dönemlerde de hayvan sürmediğimizden midir yoksa yaylalara çıkamayışımızdan mıdır ligarbanın meyvesini tanımıyordum. Sadece ligarba için değil bölgemizde var olan daha bir çok bitki türünden haberimiz yok ve yararları konusunda da pek de bildiğimiz yok. İşte meğer ligarba dedikleri buymuş. Ama artık bende tanıdım ağacını da meyvesini de nerde görsem ona benzer başka meyvelerle karıştırmam artık.

Ligarba ile ilgili başkaca kaynaklarda bir yığın bilgide var zaten. Hatta Trabzon valisi Nuri Okutan da ligarba’yı tarımsal ürün haline getirmek için ligarba bahçeleri oluşturularak fındığa alternatif ürün oluşturulabileceğini ve ligarbanın bölge ekonomisine önemli katkı sağlayacağını belirterek, tıpkı rahmetli Adnan Kahveci’nin bölgemize kivi’nin getirilmesine ön ayak oluşu gibi o da ligarba’nın ekonomik ürün haline getirilmesine çalışıyor.Bunu öğrenince tabiî ki bir başka mutlu oluyoruz.

Bazı kaynaklardaki Ligarba ile ilgili detaylı bilgileri de katkı sunanlara teşekkür ederek, bilginize sunuyorum;

“Likapa - Yaban Mersini

Besin Değeri ve Sağlık Açısından Önemi

Bitkisel Özellikleri ve İstekleri

Kullanım Alanları

Likapa Türleri

Yaban Mersini (vaccinum myrtillus) ılıman iklimlere adapte olmuş bir üzümsü meyve türüdür. Anavatanı kuzey yarım kürenin serin ve dağlık bölgelerinde yetişen bircok türü vardır.

Genel olarak kuzey Avrupa, Amerika’daki Rocky dağları ve ülkemizde, Doğu Karadeniz bölgesinin rakımca yüksek olan fundalık ve ormanlık bölgelerinde yabani formda değişik tipleri bulunmaktadır.

Rize’de Likapa,Trabzon’da Ligarba, Lifos veya Trabzon Üzümü, Rize Pazar ilçesinde Kaskanaka, Rize Ardeşen İlçesinde Çera (Çela), Artvin’de Morsivit veya Mahabak, Giresun’da Çalı Çiçeği, diğer bölgelerde ise Ayı Üzümü, Çay Üzümü veya Çoban Üzümü olarak isimlendirilen ve literatürümüze Yaban Mersini olarak giren bu üzümsü meyve puslu veya parlak mavi rengi ile MAVİ ALTIN (blue gold) olarak nitelendirilmektedir. İngilizcesi Blueberry olarak bilinen yaban mersini Sağlık meyvesi olarak tanınmaktadır. Yaban Mersini özellikle 1906 yılında Amerika’da başlatılan ıslah çalışmaları sonucu doğadaki yabani formlarına göre kültüre alınan çeşitlerin, özellikleri (meyve iriliği, tadı,olgunluğu v.s) daha üstün niteliklere sahip olduğu görülmüştür.

1879 tarihli Osmanlıca bir belgede, Rize’deki ormanlarda, kırlarda ve halkın bazılarının bahçelerinde bol miktarda keşfedilen bir tür çay ağacından bahsedilmektedir. Bu belgeye göre yöre halkı bu bitkiyi, emek ve akça sarfederek terbiye edip yapraklarını kilosu on mecidiye karşılığında satmaktadır. O zamanın hükümeti tarafından gümrük vergisi alınan bu çaya benzeyen bitkiden, ayrıca orman vergisi de alınmak istenmektedir. Rusya Hükümeti bu bitkiden vergi namına bir şey almadığından bu çayların kaçak olarak yurt dışına çıkacağından endişe duyulmaktadır. Trabzon valiliğinin yazısı üzerine Osmanlı Hükümeti bu bitkiden örnekler istiyor. Orman Bakanlığı’nın da kontrolünde olmak şartıyla bunun yararlı olup olmadığı araştırılıp ondan sonra tarımının yapılmasına ve yaygınlaştırılmasına teşebbüs edilmesi tavsiye olunmuştur.

Halen yeni çalışmalar Karadeniz Bölgesi’nde farklı rakımlara adaptasyonu ve mevcut çeşitlerin çoğaltılma imkanlarına yönelik çalışmalar tüm hızı ile devam etmekte ve bu çalışmalar TUBİTAK ile DPT tarafından desteklenmektedir.

19 Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Hüseyin Çelik şöyle diyor:

”Karadeniz, tarımsal açıdan mükemmel imkânlar sağlayabilecek potansiyele sahip. Yeni ürün çeşitleri önermeliyiz. Ben, bir akademisyen ve Karadeniz âşığı olarak, 1996 yılından bu yana yeni meyve türlerini tanıtmaya ve geliştirmeye çalışıyorum.”

Dr. Hüseyin Çelik, önce Karadeniz′in ünlü kokulu kara üzümü ile ilgilenmiş. Örnekler toplamak için köylerde dolaşırken Rize, İkizdere Şimşirli köyünde, Köy Enstitülü emekli öğretmen Osman Yıldız ile tanışmış. Dr. Çelik anlatıyor:

“Osman Yıldız, yurtdışından getirdiği likapa fidanlarını yetiştirmek için uğraşıyormuş. Rize′de Likapa, Trabzon′da Ligarba, Rize Pazar′da Kaskanaka, Ardeşen′de Çera olarak isimlendirilen ve yabani meyveleri beğenilerek tüketilen likapa, yurtdışında ′blueberry′ adıyla çok yüksek fiyatla satılır. Bizde ise ticari olarak yetiştirilmiyor. İkizdereli Osman Yıldız, yurtdışında çok yüksek fiyatla satılan blueberry meyvesini görünce “Yahu bu bizim likapaya benziyor” diyerek fidanlarını getirip köyüne dikmiş. Osman Yıldız ve oğlu Osman Nuri Yıldız, 2.5 dönüm bahçesini bize verdi. Şimdi, burada likapa yetiştirme çalışmaları yapıyoruz. Projeyi DPT ve TÜBİTAK destekliyor.”

Dr. Hüseyin Çelik, üzümsü meyveler denen meyve grubunda uzman. Bektaşi üzümü, frenk üzümü, kokulu kara üzüm, ahududu, böğürtlen gibi meyvelerin oluşturduğu bu grup, tüm dünyada büyük miktarlarda yetiştiriliyor ve tüketiliyor. Ancak her nedense ülkemizde yetiştirilmiyorlar. Dr. Çelik, bu grubun bir üyesi olan likapa hakkında şunları söylüyor:

”Geçen yıl deneme bahçesinde yetiştirdiğimiz 500 kilo likapa, Rizeli Üçel firması tarafından reçel olarak işlendi ve çok beğenildi. ABD′den ithal edilerek İstanbul′daki marketlerde satılan likapa meyvesinin 250 gramı 5 milyon liradan alıcı buluyor. Asitli topraklarda yetişen likapa için özellikle Rize ve Trabzon tam biçilmiş kaftan. Dünyadaki lüks ve pahalı meyvelerden biri olan likapa, ülkemizde de layık olduğu yeri çok yakında alacak. Rize Milletvekili İlyas Çakır′ın da desteklediği projemizle belki de 4 - 5 yıl sonra dünyaya likapa satar duruma geleceğiz. Ortalama olarak bir dönüm fındık bahçesinden 300 milyon lira, çay bahçesinden 675 milyon lira, böğürtlen - ahududu bahçesinden 3 milyar lira gelir elde edilebilirken, 2003 yılında 1 kg. yaban mersini 4 milyon liraya satıldı. Bir dönüm likapa bahçesinden 2 bin 500 kilo meyve alınır. Dolayısıyla elde edilen gelir 8 milyar liradan fazladır.” (6)

Üçel Gıda Temsilcisi Harun ŞİMŞEK ise sektör olarak likapa bitkisine çok önem verdiklerini, likapanın reçel yapımında, pastacılıkta,çay, şarap,ilaç ve bir çok alanda kullanılmakla beraber üretimin yetersiz kaldığını kendilerinin sektör olarak şu anda 5 ton olan ürün kapasitesinin 50.000 tona çıkarılması durumunda dahi bu ürünü almaya hazır olduklarını, üretimin arttırılması durumunda likapada ihracat yolunun açılacağına ve bu konuda Avrupa’da söz sahibi olacağımızı belirtmiştir. (5)

Besin Değeri ve Sağlık Açısından Önemi

Bir bardak likapa meyvesi 145 gram gelmektedir ve 21 gr karbonhidrat, 1 gr protein, 0.5gr yağ, 19mg C vitamini, 145 IU A vitamini 85 kalori içerir.

100 gram yenilebilir yaban mersininin %83′ü su, %0,7′, si protein, %0,5′i yağ, %15′i karbonhidrat, %1,5′uğu lifdir.

62 kalori sağlar.

Adet kanamalarını düzenleyen bir meyve olarak tavsiye edilmiştir.

Ağız, deri ve üriner sistem enfeksiyonları

Anti kanserojen ve antioksidant (damarlarda yağ birikimini engelleme) özelliğine sahiptir

Aşırı kanamayı durdurma

Bağırsak metabolizmasını düzenler

Damar hastalıkları

Rn güvenilir kullanım alanlarından birisi de damar hastalıklarıdır. Bu hastalıklara kılcal damar çatlamasıda dahildir. Zayıf kılcal damarlar çatlayabilir. Bu durum ise sık sık tekrarlanan bere, morluk, çürük ve eziklere neden olur. Zayıf kılcal damarlar ise zayıf kan dolaşımını ve bağ dokusunu akla getirir ki bu durum artrit yada mafsal iltihabı gibi rahatsızlıklarla yakından ilgilidir. Yabanmersini meyvelerinde bulunan antosiyanidin kılcal damarları, serbest radikal saldırısından koruyarak onların kuvvetlenmesine hizmet ederken aynı zamanda sağlıklı bağ dokusu ve yeni kılcal damar oluşumuna da katkıda bulunur. Yabanmersini meyve ekstresi, damar sertliği için bir risk faktörü olan parçalanmış kan hücrelerinin atardamar çeperlerine yapışmasını da azaltmaktadır. Bunun yanında, Damar sertliği riskini de azaltır.

Gece körlüğünü ortadan kaldırır

2. Dünya savaşı sırasında İngiliz Hava Kuvvetleri pilotlarının doktorların önerisiyle bol miktarda yaban mersini reçeli yiyerek gece uçuşlarına çıktıklarını ve yorgun gözlerini dinlendirdiklerini kayıtlardan biliyoruz. Pilotlar, yabanmersini reçeli yedikten sonra gece uçuşlarına çıktıklarında gece görüşlerinde bir düzelme ve iyileşme hissettiklerini sık sık rapor ediyorlardı.

Avrupa ve Amerika’da yabanmersini preparatları gece körlüğü ve diyabetik retinopati ve zayıf kan dolaşımını artırmak için kullanılmaktadır. Almanya’da ise ayrıca, ishal durdurucu olarak da kullanılmaktadır.

  • Göz yorgunluğunu giderir, miyopluk ve şeker hastalığınından kaynaklanan görme bozukluklarını engeller
  • Gut ve Romatizma
  • HIV virüsünün tekrarlanmasını azaltır.
  • İshal durdurucu; yaprak ve kuru meyvelerinden yapılan çay
  • Kan şekeri ve kolestrolü düşürür
  • Kansere karşı vücudu koruyan enzimleri çalıştırır
  • Kalp krizi riskini azaltır. Damar sertliği oluşumunu engeller
  • Sağlıklı bağ dokusu ve yeni kılcal damar oluşumuna yardımcı olur.
  • Taze olarak yenildiğinde kanı temizler
  • Varis ve basuru iyileştirir
  • Yaprak ve kuru meyvelerinden yapılan çay ishal giderici olarak kullanılır
  • Zayıf kan dolaşımını artırmak

Bitkisel Özellikleri ve İstekleri

Bitkisel Özellikleri, Çalı görünümünde olup özellikle yabani formları değişik boyda ve meyve özellikleri bakımından farklıdır. Kültüre alınan çeşitlerde boy genelde 1m-1.5 arasıda değişir.

Saçak kök miktarı çok fazla olup, yüzlek kök yapısına sahiptir, toprak tipine bağlı olarak kökler 1 metre derinliğe kadar inebilmektedir.

Çiçek tomurcukları yaz sonlarına doğru oluşur ve sadece yeni sürgünler üzerinde meydana gelere, ertesi yıl ilkbaharda sürerek çiçek açarlar. Yaşlı dallarda üzerinde sadece yaprak gözleri oluşur. Çiçekler 5 çanak yaprak yaprak, 5 taç yaprak, 10 erkek organ ve 1 dişi organ içerir.

Kültüre alınan çeşitlerde çiçeklenme dönemi Mayıs ayının ikinci yarısına doğru bir 10-15 günlük periyot içinde salkım şeklinde beyaz, krem rengi açılan çiçekler, arılar tarafından tozlaşma sağlandıktan sonra, aynı periyotla Temmuz ayının ikinci yarısında meyveler kademeli olarak olgunlaşır. Olgun meyvelerin mavi renk almaktadır. Meyveler hasat edilirken olgun meyveler alınır. Olgunlaşmayan meyveler dalda bırakılır daha sonra tekrar olgunlaşan meyvelerin hasadı yapılır.

Toprak İstekleri,nemli , drenajı iyi olan, organik maddece zengin ve asit topraklarda iyi yetişirler.

Toprak asitliği pH=4.0 ile 5.5 arasında olmalıdır.

Yaban mersin’nin yetiştiği topraklardaki besin maddeleri ya çok düşük olmalı ya da yavaş çözünen gübreler kullanılmalıdır. Topraktaki kalsiyum düzeyinin yüksek olmasından da hoşlanmazlar.

Bakımı: Meyve veriminden düşmüş 4-5 yıllık dallar budanma lıdır. Genç 2-3 yılık dalların bırakılması meyve verimi için gereklidir.

Çoğaltılması: Pratikte çoğunlukla çelikle çoğaltma yapılmakta, bunun yanında daldırma, aşılama ve doku kültürü ile de çoğaltılabilmektedir. Çelikler Odun çeliği ve yarı odunsu çelik olmak üzere iki şekilde alınır. Köklendirme ortamında köklenen çelikler fidan haline getirilir.

Likapa Türleri

Vaccinium myrtilloides Michx.

Kadife Yapraklı Yaban Mersini

(Vaccinium myrtilloides Michx.)

Yaprak ve gövdesinde, tüy içermesiyle diğer türlerden ayrılır. Yaprak kenarları düz olup diş içermezler. Ormanlık alanlarda yaygındır. Çok kısa sürede, çok fazla miktarda sürgün ve dal oluşturan bu yaban mersini türü, çok bol ürün verir.

Yer Yaban Mersini

(Vaccinium boreale Hall& Alders)

Çok fazla dallanabilen bir türdür. Genelde toprak altında büyümesini sürdürür. Denize doğru burun gibi uzanmış açık alanlarda bol miktarda bulunur.

Vaccinium boreale Hall& Alders

Adi, Kısa Boylu Mersin

(Vaccinium angustifolium Ait.)

Yabani olarak bilinir, çalıları kısa, yaprakları ise cilallanmış gibi çok parlaktır. Yapraklar düz ve kenarları dişlidir. Yaprakların ucunda küçük bir beze taşırlar. Terk edilmiş alanlardaki kuru otların üzerinde gelişirve böyle olanlarda yaygın olark görülürler.

Kısa Çalı Formlu Siyah Yaban Mersini

(Vaccinium angustifolium nigrum Wood-Boivin)

Yapraklar mavi yeşil renkte iken, meyveleri parlak siyah renktedir. Mera ve doğal ortamlarda yetişir. Sürekli yakılan ortamlarda yaban mersini’nin artış oranı çok daha hızlı olmaktadır.

Vaccinium angustifolium Ait.

Vaccinium corymbosum L.

Yüksek Çalı Formlu Yaban Mersini

Günümüzde ticari oarak yetiştirilen ve melezlemeleri yapılan yüzlerce çeşidi olan yüksek çalı formlu yaban mersini bulunmaktadır. Bunlar arasında, Kuzey orjinli (Vaccinium corymbosum L.) ve Güney Orijinli (Vaccinium corymbosum, Vaccinium darrowi Camp. ve Vaccinium ashei) melezleri gibi farklı iki grup yer almaktadır.

Yüksek çalı formu yabani mersinler dik büyüme gösterirler. Kışın yapraklarını dökerler. 2-5 metreye kadar boylanabilinirler. Ancak, kültüre alındıklarında 1-3 metre arasında boylanmalarına müsaade edilir. Yaprakları eliptik veya oval olup 7,5 cm uzunluğundadır. Alt yüzeyleri ince tüylü, kenarları düzdür.

Sürgünler -20C ile -40C arasında zarar görürler. Meyveleri 1,5 - 2 gram ağırlığında olup; meyve rengi mavi-siyahtır. Kaliteli olan meyveleri taze tüketimden ziyade sanayi için uygundur. Meyve olgunluğu artıkça renkte matlaşma meydana gelir. Çiçeklenmeden 45-75 gün içinde meyveler olgunlaşır. Çiçekleri ters dönmüş semaver şeklinde olduğundan tozlanmada arılara ihtiyaç vardır.

Tavşangözlü Yaban Mersin

(Vaccinium ashei Reade)

Dik ve kuvvetli büyüme gösterir. 10m boylanabilinir. ancak kültüre alındığında 1-3 m’ye budanmalıdır. Yaprakları küçük, oval veya eliptik olabilir. Meyveleri 1,2 ile 1,5 gram ağırlığında, mavi-siyah renkte, sert kabuklu ve fazla çekirdeklidir. Çiçek tomurcukları kış döneminde -24 C ile 30C’lere dayanabilir.

Meyvelerin raf ömrü diğerlerine göre daha uzundur. El ile hasat için bitki boyunun 80 cm’de olması tercih edilir. Meyveleri taze ve sanayilik olarak üretilebiliir. Meyveler matlaşmaz. Çiçeklerdeki taç yapraklar döküldükten sonra 90 gün içinde meyveler olgunlaşır. Tam olgunlukta toplansalarda bu durumu uzun süre muhafaza eder ve buruşmazlar.

ANATOMİK VE BOTANİK ÖZELLİKLERİToprak üstü organları:
Ocak şeklinde bir görünüm arz eden likapa bitkisinde toprak üstü
organlarını dip kısımdan çıkan yeni, sukkulent yapıdaki sürgünler, odunlu çalı formundaki sürgünler ile 1 yaşlı sürgünler üzerinden çıkan yeni yeşil yan sürgünler oluşturmaktadır. Sırık(sopa) şeklindeki likapa sürgünleri 10-20 yıl yaşayabilir ancak 5-7 yıl sonra bu sürgünler budanarak çıkarılmalıdır. Yüksek boylu çalı formundaki likapalar 120-300 cm boylanabilir. Alçak boylu çalı formundaki likapalar 90 cm boylanabilirken yarı-yüksek boylu çalı formundaki likapa çeşitleri bu iki grup arasındadır. Tavşangözü likapaları ise daha uzun sürgünlere sahip olup kuvvetli gelişme gösterirler ve 610 cm boy yapabilmektedirler.
Kök sistemi:
Yüksek boylu çalı formundaki likapalrın kökleri ince, kök kılları olmayan lifli kök yapısına sahiptir. Su ve besin maddelerinin kökler tarafından absorbe edilebilmesi içinçoğunlukla endotrofik mikorizalar (VAM) ile birlikte yaşarlar. Kökler bitkinin tabanından itibaren 180 cm’ye kadar yayılabilir ancak nadiren 90 cm derine penetre edebilirler. Alçak boylu çalı formundaki likapaların köklerinde de kök kılı yoktur. Çok ince ve lif (iplik) gibi olan kökleri vardır. Bu likapa bitkileri toprak altı rhizomlardan adventif olarak büyürler. Dolayısıyla alçak boylu çalı formundaki likapalar yayılıcı form gösterirler. Zamanla bitkiler birbirine eklenerek tek bir gövdeliymiş gibi büyüme meydana gelebilir.
Tomurcuklar ve Çiçekler: Likapalarda meyve gözleri yaz sonları ile sonbahar aylarında oluşmaktadır. Tomurcuk gelişimi sürgün ucundan aşağıya doğru yani bazipetal olarak meydana gelir. Çiçek tomurcuklarının sayısı iklime bağlı olduğu kadar sürgün gelişme kuvvetine yani çapına da bağlıdır. Tomurcukların içinde yer alan çiçek demetinin farklılaşması ise aşağıdan yukarı doğru yani akropetal olarak gerçekleşmektedir.
Meyve Gelişimi: Likapalarda meyve iriliği, sürgün çapına ve çekirdek sayısına bağlıdır. Kalın sürgünler daha iri meyve verebilirken döllenme sonucunda meyvede meydana gelen çekirdek sayısının fazlalığı da iri meyve ile sonuçlanır. Bu arada karşılıklı tozlanma da meyve iriliğini artırıcı yönde etkin rol oynamaktadır. Likapalarda meyve tutumu için tozlanma gerekmektedir.

Tozlanma: Likapalarda tozlanma entomofil yani böceklerle olmaktadır. Çünkü böcekleri çeken hoş kokulu ve nektar içeren çiçeklere sahiptir. Likapa çiçeklerinin taç yaprakları birleşik olup uç kısımda açıklık vardır. Ters dönmüş çan şeklindeki likapa çiçeğinde yumurtalığın dip kısmında nektar olup misk kokusu ile böcekleri çiçeğin dip kısmına kadar çeker. Likapa çiçeklerindeki polenler çok ağır olup yapışkandırlar ve rüzgar ile hareket etmezler. Erkek organları da dişi organdan uzun olup çiçeğin uç kısmından dışarı doğru çıkmıştır. Bu yüzden erkek organlardan ayrılan polenler dişi organ tepesine uğramadan çiçeği terk ederler. Ayrıca, dişi organ kendi kendine tozlanmayı engelleyecek şekilde çıkıntılıdır. Bu yüzden karşılıklı ve arılarla tozlanmaya gerek vardır.

LİKAPA YETİŞTİRİCİLİĞİ (YÜKSEK BOYLU LİKAPA)

Sıcaklık
Don olayı olmayan en az 160 günlük yetişme periyodu ister
Gelişmesi için 2000 gün derece sıcaklık ister
Soğuklama süresi 650-850 saat arasındadır

Soğuklara dayanım
Gözler : -26.3 ila -29.1°C’ye kadar dayanır
Gövde : -29.1 ila -34.7°C’ye kadar dayanır
Çiçekler : -1.12 ila -4.48°C’ye kadar dayanır

Gün Uzunluğu: Uzun günler bitkideki vegetatif gelişmeyi teşvik ederken yaz sonları ile sonbahar aylarındaki kısa günler meyve tomurcuğu gelişimini artırır.

Nem: Likapalar kök kıllarından yoksun olduğu için topraktaki nem değişikliklerine son derece hassastırlar. İklime, çeşide ve gelişme kuvvetine bağlı olarak büyümeleri ile meyve verdikleri dönem boyunca haftalık olarak yaklaşık 2.54-5.08 cm suya ihtiyaç duyarlar. Sulamada kullanılan su kaliteli olmalı, çok az veya hiç tuz içermemeli ve kalsiyum içeriği çok az veya hiç olmamalıdır.

Toprak: İdeal likapa toprağı, drenajı iyi olan, asitli ve kumlu topraklardır. Likapa yetişebilecek toprakların pH’sı 4.5-5.2 arasında olmalıdır. Organik madde kapsamı yüksek olan ağır topraklar da likapa yetiştiriciliği için uygundur. Yayla alanlarındaki toprakların likapa yetiştiriciliğine uygun hale getirilmesi için dikim öncesi kompost veya asit torf ilave edilmelidir. Ayrıca, odun talaşı, çam ibresi veya çam kabukları ile bitkiler malçlanmalıdır.

Yer Seçimi: Likapa tarımı için en uygun alanlar, tam güneş alan veya biraz gölge olan, güney yöneye bakan ve hafif meyilli olan alanlardır. olmalıdır. Ayrıca su drenajı ile hava akımının da nispeten iyi olması gerekir. Ayrıca likapa çiçeklerinin soğuklara dayanımının diğer birçok üzümsü meyveden daha yüksek olduğu da unutulmamalıdır. Bu açıdan kuzey-batıya bakan alanlar da yetiştiricilik için uygundur. Genel bir ifade ile yabani likapaların, orman güllerinin, defne, kızıl ağaç ve çamın karışık olarak yetiştiği alanlar likapa yetiştiriciliği için uygundur.

Arazi Hazırlığı

Drenajı artırmak için arazi işlenir.
Toprak organik maddesini artırmak için yüzey örtücü bitkiler ekilir ve toprak işlemeile birlikte toprağa karıştırılır.
Ahır gübresi verilir.
Gerekli ise toprakta pH ayarlaması yapılır. Bu amaçla toprak tipine ve toprak pH’sına göre gerekli olan kükürt miktarı hesaplanarak dikimden en az 6 ay önce toprağa verilir.
Toprak tahlilleri sonucunda gübre ilavesi yapılır. P, K, Ca, Mg v.s gübreler toprağın üst 30 cm’sine verilir. Gübrelemede amonyumsülfat gübresi kullanılabilir. Nitratlı gübreler kullanılmamalıdır.
Drenajın zayıf olduğu düz arazilerde mutlaka masura yapılarak toprak 35 cmyükseltilmeli ve bitkiler 120-150 cm genişliğindeki masuralara dikilmelidir.Dikim: Bölgedeki kış soğukları ile muhtemelen don olaylarına bağlı olarak dikim ilkbahar veya sonbaharda yapılabilir. Fidanlar fidanlıktaki veya saksıdaki derinlikleri kadar derine dikilmelidir. Derin dikim yapılmamalıdır. Dikim sonrası sıra boyunca 60-120 cm genişliğinde ve 15-20 cm kalınlığında malçlama yapılmalıdır. Bitkiler büyümeye başlayınca ve büyüme periyodunca azotlu gübreleme yapılır. Gübre olarak amonyumsülfat kullanılabilir ve ihtiyaç duyulan gübre miktarı bölünerek verilmelidir.

Aralık- Mesafeler: Likapa yetiştiriciliği yapılan ülkelerde dikim mesafesi sıra üzerinde 120 cm, sıralar arasında ise 300 cm olup bu aralık ve mesafeler 152 ile 365 cm’ye kadar çıkarılabilmektedir. Likapa yetiştiriciliğinde likapa sıraları arasındaki mesafe 250 cm’den daha az olmamalıdır. Bu mesafe hasat sırasında işçilerin rahat çalışabilmesi için gereklidir.

Dikim Fidanları
Likapa bahçesi tesis aşamasında 3 farklı fidan tipi tercih edilebilir. Bunlar;

- Bir yaşında köklü çelikler
- Fidanlıklarda üretilmiş 2-3 yaşında açık köklü fidanlar
- Fidanlıkta üretilmiş 2-3 yaşında tüplü fidanlar

Budama :Likapa ocağındaki sürgünlerin yaşları arasında bir denge kurmak için yaşlı ve genç sürgünlerde her yıl belli oranda azaltma (çıkarma) şeklinde yenileme budaması yapılır. Ayrıca, zayıf ve hastalıklı sürgünler budama ile uzaklaştırılır, verimden düşen yaşlı sürgünlerin bir kısmı çıkarılır, gölgelemeden dolayı diğer sürgünlerin gelişimini engelleyen genç sürgünlerde aralama budaması yapılır ve bitkinin taç kısmında yer alan dalların yoğunluğu ayrıntılı budama ile azaltılır. Aynı yaş grubuna giren aynı sayıdaki 15-20 sürgün bırakılarak bitkide sürgün-meyve oranı dengelenmelidir.

Hastalık ve Zaralılar
Mantari Hastalıklar

Likapalardaki mantari hastalık riski diğer birçok üzümsü meyveye göre çok daha azdır.

Mantari hastalıklardan
- Mumlu tane hastalığı (Monilia vaccinii-corymbosi)
- Pomopsis kanser ve dal yanıklığı (Phomopsis vaccinii)
- Fitofitora kök çürüklüğü (Phtophtora cinnamoni)
- Meyve çürüklüğü
Antraknoz (Colletotrichum gloesporioides)
Alternaria (Alternaria alternata)
Virüs hastalıkları

Likapalarda sıkıntı yaratan virüs hastalıkları bulunmaktadır. Bunlar,
- Likapa Scorch virüsü
- Kısa bağcık virüsü
- Likapa yaprak benek virüsü
- Nekrotik halkalı benek virüsü
- Kırmızı halkalı benek virüsü
Zararlılar

Doğrudan meyve ile beslenerek ürün kaybına sebep olan zaralılar
- Kranberi meyve kurdu
- Likapa kurtçuğu
- Kiraz kurdu
- Erikli hortumlu böceği

Virüs veya mikoplazma benzeri organizmalara vektör görevi yaparak veya yapraklarla beslenerek bitkiye zarar verip indirekt olarak meyve miktarını azaltan zararlılar
- Sivri burunlu yaprak delenler
- Kabuklu bitler
- Likapa tomurcuk delen
- Likapa gövde delen”
Kaynaklar:
1)Yaban Mersini Likapa Yetiştiriciliği,Yrd. Doç.Dr. Hüseyin ÇELİK, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi
2) Yaban Mersini, Bitkisel Tedavi
3) Fotoğraflar: M. Kemal AYÇİÇEK
4) İlk Çay: Likapa, Muhammed Safi, Basbakanlık Osmanlı Arşivi Uzman
5) 21.11.2005 tarihinde Hopa İlçesi Öğretmen Evinde Kokulu Kara Üzüm ve Likapa (Yaban Mersini ) Konulu Panel
6) İkizdereli Osman Yıldız’ın “Likapa” Bahçesinde Umut Var, Bülent Yardımcı, Milliyet /Business, 11.04.2004
7)-http://www.savsatlilar.com
Karadeniz'den Dünya'ya Farklı Bir Bakış!

Yayla yolları

Kimi küresel ısınmaya verse de Karadeniz Bölgesi’nde var olan aşırı nem yüzünden zaten insan çalışmadan da terler. Denize girseniz de faydası olmaz, denizden çıktığınız anda giysileriniz

Yayla yollarıM. Kemal AYÇİÇEK – 28 Temmuz 2008

www.karadenizolay.com (Özel)- Kimi küresel ısınmaya verse de Karadeniz Bölgesi’nde var olan aşırı nem yüzünden zaten insan çalışmadan da terler. Denize girseniz de faydası olmaz, denizden çıktığınız anda giysileriniz yapış yapış olur ve bunalırsınız.Nefes almakta zorlanırsınız yaz mevsiminde. Bunun için bir çok kemençe türküsünde “benim ilacım yayla” diye feveranlar bile vardır. Hal böyle olunca da hafta sonu gelince aracına binen tutar yayla yolunu. Ama bu sadece gezmeyi bilenler için böyledir. Kimileri de hava ne kadar rutubetli olursa olsun, yaylalara gitmeyi ya akıl edemez veya buna fırsatı olmaz veya imkanı da denebilir.

Normalde araçların olmadığı dönemlerde 2 veya 3 gün yürüyüşle gidilebilen yollar, şimdiler de hem yolların bakım ve onarımının daha sık yapılıyor olması, son model araçlarla bile yaylalara günübirlik çıkıp inme fırsatını veriyor. Bu nedenle olacak sadece yaylalarda kalanların değil sahillerden de yayla şenliklerine akın ediliyor.Araklı’da Balahor yaylası şenliğini Araklılı “çebiler şenliği”ne dönüştürseler de aracını alan çıkmış bu şenliklere. Araklı ile Balahor yaylası arasındaki zaman zaman çiselerle ıslanmış yolda, kimi zaman da toz bulutları oluşturarak hınca hınç dolmuş araçlarla Karadeniz insanı yayla şenliklerine taşınıyor.

 

Kimilerine göre kamyonların üzerinde veya kamyonetlerin üzerinde seyahat edilmesi sakıncalı ve tehlikeli bulunsa da bu görüntüler yayla yollarında pek de yadırganmaz. Çünkü, geçmişte de zaten bu kültür, araçların yeni yeni yollara girdiği dönemlerde de kamyonlar köç taşırken aynen bugünkü gibi her yanından salkım saçak insanlar sarkarak yaylalara ulaşım sağlardı. Hem günümüz de yaylalara öylesine talep oluyor ki, insanlar binecek araç sıkıntısı bile yaşayabiliyor. Bu nedenle de kamyon kasalarından sarkan insanlar, genellikle kendine son derece güvenen gençlerden oluşuyor.Araçların içinde olanlar belki şarkı veya türküyü sadece otolardaki cihazlardan dinleyerek yolculuklarının tadını çıkarırken araçların üzerindekiler, şarkı veya türküleri kendileri çağırır üstelik çevrenin rahatsızlığı gibi bir tepkiyle de karşılaşmadan belki sevdalarını dillendirir, coşkularını dağlarda yaşar, bundan mutluluk elde ederler. Belki de bir sevdiği var ve sevdiğine olan aşkını bu yayla yolarlında ilk kez dünyaya haykırır gençler. “yayla yolları taşli , geliyor güzel başli, ne oldi sana yavrim, dayman gözlerun yaşlı” vs. gibi.Düşünsenize kentlerde yaşayan ama içinden geldiği gibi bağırıp yüksek sesle şarkı söylemek isteyen insanların böyle bir özgürlüğü var mı? Bunu yaparsanız çevre tepkisi anında sizi bastırır, içinize ittirir ve de susarsınız. Deşarj olmak isteseniz de buna imkan bulamazsınız ama ya yayla yolları.. İşte yayla yolları tamda bu boşalımın veya ses tellerini açmanın veya belki horonlara yolda hazırlığın bir ön antremanı sayılır.

 

Yayla yolları bu anlamda özgürce sizi kucaklar ve sesinizin güzelliğine bakılmaksızın da söylediğiniz şarkı da türkü de yollar boyunca yerini bulur. Yanınızda varsa birileri, zaten sizinle ya birlikte şarkıya eşlik eder veya siz bitirince o başlar söyleme, bu bir ahenk içinde yolculuğunuzun sonuna varıncaya kadar sürer tabi sesiniz kısılmazsa.

 

Aracı kulanan her kim olursa olsun zaten yayla yollarında yavaşca yol alır ve üzerinde taşıdığı insanların sorumluluğunun bilincindedir. Ama tüm bunlara rağmez zaman zaman olumsuzluklar olmaz değil elbette kazalar olabilir ve bunlarda da aracın üzerinde ya da içinde olunmasının tehlike boyutu olarak birbirinden pek farkı olmaz hatta böyle yollarda araçlar zaten ağır seyrettiği için aracın üzerinde bulunanlar her hangi bir tehlike anında da kendilerini rahatlıkla kurtarabilirler. Bunları yazarken bir özendirme değil ama bu tarz görüntüleri yadırgayanların olaya farklı şekilde bakabilmesini sağlamak için anlatıyorum. Bunları biz yaşadık, yaşıyoruz. Ama bu tarz yolculuklar, aşırı süratlerin yapıldığı devlet karayollarında elbette mazur görülemez. Ama Yayla yollarımız bu tarz seyahatlere yer yer izin verir.Fotoğrafları, yapım çalışmaları yıllardır devam eden ve ne hikmetse bir türlü de bitirilemeyen Araklı-Bayburt yolunda salmankas dağının iniş ve çıkışında, Hacıveli ve Balahor yaylası ve Esertaş’ta çektim. Yayla yollarının nasıl şenlendiğini sanırım fotoğraflar zaten anlatıyor onun için de bir şeyler söylemeye gerek kalmıyor. İsterseniz siz de bu insanlar gibi yayla yollarında toz bulutları arasında yolculuk yapabilir ve yaşadığınızın farkına varabilirsiniz..

Karadeniz'den Dünya'ya Farklı Bir Bakış!

Ver elini Ağrı Dağı

Tatil değil diyemem genel boyutuyla bir geziydi yaptığımız ama tatil gibi bir gezi demek daha doğru olur.

Tatil değil diyemem genel boyutuyla bir geziydi yaptığımız ama tatil gibi bir gezi demek daha doğru olur.

Temmuz sıcaklarından bunalınca bir çoğumuzun aklına hemen deniz gelir belki haklı olarak ama zaman zaman tersini yaparım. Mesela, gideceğim yeri veya güzergahı belirlerken harita falan kullanmam. Bir nokta seçerim ve derim ki , “ben Ağrı’ya gideceğim” ve oraya nerden nasıl gitmem gerektiğine de anlık karar veririm.

M. Kemal AYÇİÇEK
Ağrı- Iğdır- Erzurum- (Karadenizolay.com- Özel)-Gezi, planlı olursa sizi huzursuz edebilir. Evet , planlı geziler de diyelim ki dediniz ki, “Cumartesi günü Ağrı’da olacağım” ama o gün Ağrı’da olamadıysanız bu sizde sıkıntı olmaz mı? Ben de olur. Onun için de yola çıktıktan sonra, yol ve güzergahın durumu belirler planı.

Geziye, mıhmandarımla Çal mağarasından başladık. Hem fotoğraf çekecek ve hem de belki daha önceleri de gittiğimiz yerlerdeki değişimi gözlemleyecektik. Öyle de oldu zaten. Hıdırnebi’de sabah çayımız içtik. Biraz yayla havasıyla rutubet rehavetini üzerimizden attık. Akçaabat – Düzköy vadisindeki mükemmel yaylalardan geçtik, Maçka’ya indik.

Maçka- Sumela manastırı yolunda bir Alabalık çiftliği var, orada üretimi yapılan balıklar, pembemsi ete sahip somonu andıran alabalıklar. Onlardan aldık canlı alabalık ve zigana dağına çıkarken bir çeşmenin yanında o balıkları izgara yaptık. Bir güzel doyduk tabi. Ha öyle izgaradan falan iyi anlayanlardan sayılmayız onun için sakın ola “ben yapamam” demeyin.

Torul – Gümüşhane, Bayburt derken Erzurum’a geçtik. Erzurum’un hemen girişi sayılabilecek yerde ılıca ilçesi var, orada Kükürtlü suyu (biraz kokusu var) olan kaplıca var. Hem belediyenin yaptığı bir de otel var. Farklı bir ortam, dilenirse burada kalınabilir.

Ha gezi boyunca önemli olan sizin lüks beklentisi içinde olmamanız. İlla her gittiğiniz yerin yaşadığınız yer ile kıyaslanması gerekmez. Gidilen yerler, zaten görmediğiniz yerler değil mi? Değişik ortamlara giderken illa her yerde yıldızlı bir otel olacak diye bir arayışınız olmasın. Gece kalmanız gerekiyorsa oradaki insanlar nerde konaklıyorsa siz de onları yadırgamadan, farklı bir yerden gelmiş havasını da onlara yansıtmadan girin bir hotele, motele veya bir pansiyona veya bir çadıra ama yadırgamayın.

Biz çocukluğumuzda hanlarda kalırdık yayla yolunda mesela, keşke o zamanlardaki gibi yine hanlar ve konaklar olsa diyesi geliyor insanın. Düşünsenize iki gün yaya yol yürüyerek yaylaya ulaşırdık. O zamanlar, şimdiki gibi güzel yollar ve de bunca ulaşım aracı yoktu. Handa geceleyeceğimiz zaman sığırlardan süt sağar, o sütü kaynatır ve akşam yemeği yapardık. Hancılar, size tencere, tava verir, yardımcı olurdu. Onlar da yadırganmazdı. Bulunduğun şartlara uyum sağlamak kötü bir şey değil ki, öyle değil mi?


Cağ kebabı ve Erzurum evleri

Erzurum’da Atatürk caddesinin girişi sayılabilecek yerde Dede otelin hemen ilerisinde Canbaba’nın cağ kebabını severek yersiniz, et kokusu biraz garip olabilir ama vejeteryan tarzı için bolca yeşil zaten yörede sorun değil. Hatta taze soğanı, patatesi veya marulu el arabalarında görünce dayanamaz hemen alırsınız bile.

Biraz ileride Eski Erzurum evlerini anımsatan ve onları yaşatma adına ayağa kaldıran bir işletmeyi gezebilir ve eskiden ne vardıysa kullanılan Erzurum evlerinde aynı ortamın otantizmini orada soluklarsınız. Yer minderlerinde kurulu, dilediğiniz yöre yemeğini sipariş edersiniz. O yemek gelinceye kadar da sofrada gerekirse bilgisayarınızla internete bağlanır, gezinirsiniz.Yemeğiniz gelir, onu yersiniz ardından demlik çayınızı yaparlar ve bir güzel istirahat etmiş olursunuz.

Bir günde sadece 465 kilometre yol almak pek akıl kari değildir gezi de ama ben zaten akıl kari olsunlara da pek takılmam ki. Akıllara ziyan denebilecek tarzı daha uygun bulurum her zaman değil tabi ama zaman zaman. Öncelikle Ağrı dağını görelim dedik. Ağrı dağını ilk kez 2003’te de görmüştüm, tabi yol güzergahından. Dağları severim ama tırmanma zamanı bulamadım desem yalan söylemiş olmam. Küçükken Gavurdağı, ziyaret, zilfo gibi dağlara çıktım sadece o kadar.

Köprüköy’den sabah saatlerinde çıktık. Dışardan bakıldığında sanılır ki Ağrı dağı Ağrı ilimizdedir. Yani Ağrı’ya vardığınızda Ağrı dağını da hemen görürsünüz. Durum öyle değildir. Ağrı il merkezinden Ağrı dağını görmek mümkün değildir. Ağrı dağı Ağrı iline 102 kilometre uzaklıktaki Doğubeyazıt’tadır.

Horasan, Aras, Tahir, Eleşkirt yolunda Kızıldağ’dan 2315 rakımlı saç geçidini aşıyorsunuz. Yollar, fena sayılmaz. Köse dağını geçiyorsunuz ama dağ geçtiğinizin farkına varamıyorsunuz. E- 80 Devlet karayolundasınız. Ağrı’ya geldiğinizde bir dinlenme molası, güzel bir ağrı dondurması ardından çay içip “yolcu yolunda gerek” diyerek tekrar yola koyuluyorsunuz. Murat, Taşlıçay, Diyadin’den Doğubeyazıt’a geçerken 2040 rakımlı İpek geçidini deviriyorsunuz.

Sağlı solu ovalarda kimileri ot biçerken, kimileri ot yığınlarını kaldırırken, kimilerini pancar tarlalarında görüyorsunuz. Buğday tarlalarında ekinler biçilmiş ve tarlalar yeni mahsule hazırlanırken, sürülmüş bekleyen topraklarda kargalardan başka bir şey göremiyorsunuz.


Ağrı’yı görmek..

Doğubeyazıt’a ulaşmadan tepelerinden hiç eksilmediği belirtilen bulutlarla kaplı karlı dağı, yani Ağrı Dağı’nı görüyorsunuz. Hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Şöyle seyre koyulun, Doğubeyazıt’ın neresinden bakarsanız bakın, oturun bir kahvede hem çay için hem seyredin o bile yetiyor. Neymiş O Ağrı dağı, seyrettiğiniz de tüm o yolların yorgunluğunu atıyorsunuz üzerinizden.;ite o Ağrı dağı ile ilgili Vikipedi’de yer alan öz bilgiler;

“Ağrı Dağı (Selçuklular döneminde; Eğri Dağ, resmi adıyla Büyük Ağrı Dağı, Türkiye’nin en yüksek dağıdır. Dorukları karla kaplı volkanik bir dağ olan Ağrı Dağı, Türkiye’nin doğu ucunda, Ağrı ilinin sınırları içerisinde yer almaktadır. Dağ, İran’ın 16 km batısında ve Ermenistan’ın 32 km güneyindedir.

Ağrı dağı 5165 metrelik rakımıyla, Anadolu Yarımadasının en yüksek doruğudur. 4000 metreye kadar bazalt daha sonra sonraki yükseklikte andezit lavlarından oluşarak volkanik bir dağ özellikleri gösterir. Dağın doruğunda bir örtü buzulu vardır. Doğu yüzünde Serdarbulak yaylası ve 3896 m. yükseklikteki Küçük Ağrı Dağı yer alır.

Bir inanışa göre, Eski Ahit’teki Tekvin babında Nuh’un gemisi nin karaya oturduğu dağ bu dağdır. Fakat, Kuran’ı Kerim’de Nuh’un gemisinin “Cudi’ ye oturduğu” belirtilmektedir. 1950′li yıllarda, havadan çekilen fotoğraflardaki gemiye benzeyen şekiller Nuh’un gemisinin bulunduğu yönünde yorumlandı, ancak daha sonra bu iddiaların asılsız olduğu ortaya çıktı.

Türkiye’nin en büyük dağı olan Ağrı Dağı jeolojik konumu ve Büyük Tufan dan sonra Nuh’un gemisi ne ev sahipliği yapması dolayısıyla efsanevi özelliği olan bir dağdır. Kutsal kitaplarda da adı geçen Ağrı Dağının farklı dillerde birçok ismi vardır. Başlıcaları, Ararat, Kuh - i Nuh, Cebel ül Haris tir.

Marco Polo’nun hiçbir zaman çıkılamayacak dediği dağa ilk tırmanış, kayıtlara göre 9 Ekim 1829′da Prof. Frederik Von Parat tarafından gerçekleştirildi. İlk kış solo tırmanışı ise 21 Şubat 1970′te Dağcılık Federasyonu eski başkanlarından Dr. Bozkurt Ergör tarafından gerçekleştirildi. 1980′li yıllarda binlerce dağcı Ağrı Dağını ziyaret etti. Ağrı’ya tırmanış 1990 yılında yasaklandı. 1998′de Dağcılık Federasyonu’nun bir grup dağcıya izin vermesiyle bu yasak kaldırıldı.”

Doğubeyazıt, sadece Ağrı dağının sahipliğini yapmıyor. Orada Ihsak Paşa Sarayı ve külliyesi tamamen ayrı bir değer ve ayrı bir dünya. Bir tepeden bakıyor Doğubeyazıt’a ama ağrı Dağını görmüyor. Onun ayrı efsanesi anlatılıyor. Neden Ağrı Dağı’nın saraydan görülmemesinin hikayesi. Geçmişte saray tamda yerleşim biriminin ortasındaymış ama zamanla yıkılmış çevresindeki yerleşim şimdi sadece karşı tarafında bir cami var.

Hemen yukarısında da bir çok insanın ziyaret ettiği 17. yüzyılda yaşamış olan Ahmed-i Hani’nin Türbesi ve mescidi bulunuyor.
Şeyh Ahmed-i Hani’nin doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmiyor. Dini eğitim gören Hani; Kürtçe, Arapça, Farsça ve Türkçe biliyor, eserlerini Kürtçe olarak yazıyordu. 14 yaşında yazmaya başlayan Ahmedi Hani, eğitimini bitirdikten sonra öğretmen olarak hayatını sürdürdü. Mutasavvıf şair Hani, Doğubeyazıt’da bir okul açarak dersler vermiş.

Nuh’un gemisi

Ağrı dağını sağ tarafınıza alarak Iğdır’a doğru yol alıyorsunuz. Bir rüzgar çıkıyor aniden, akşam saatleri, her yer toz duman oluyor. Ruzgar, Iğdır vadisinden geliyormuş gibi ama yolda yürüyemiyorsunuz bile.

Henüz ayrılmışız Doğubeyazıt’tan biraz ilerde bir konaklama ve dinlenme tesisi var. Tesisin tam karşısında da ufak bir mağara ama mağara değil de sanki buzdolabı. O yaz sıcaklarında işletme sahibi, meşrubat tarzı ürünleri, sebze ve meyveleri de orada soğutuyor. Enteresan bir hava akımı sayesinde gerçekten bir buzdolabı gibi soğutucu mağara, o tarafa gidenlerin ilgi odağı oluyor.

Biraz daha ilerliyorsunuz sağ tarafa ayrılan bir yol çıkıyor ağrı dağına doğru, işte o yoldan da 1500 metre çıktıktan sonra geliyorsunuz Nuh’un Gemisine. Bu Nuh’un gemisi, Greenpeace adlı çevreci örgütün “küresel ısınma”ya dikkat çekmek amacıyla için Türk, Alman ve Avustralyalı gönüllülerden oluşan 20 kişilik marangoz ekibince Mayıs ayında yapılmıştı.ve Okan Bayulgen’in okuduğu “Ağrı Bildirgesi” ile 31 Mayıs 2007 de açılmış oldu. Şimdi bu gemi, hem Iğdır’a ve hem de Doğubeyazıt’a gelen turistlerin de uğrak yerlerinden biri olmuş oldu.

Iğdır’ a geldik. Bir güzel parkı var, orada dinlendikten sonra bu kez de Kağızman üzerinden Köprüköy’e dönmeye karar verdik. Ama hava kararmış, yatsı ezanları da okunmuştu. Yola koyulduk. Bir yandan da gece gidebilir miyiz onca yolu, acaba bir aksilik çıkar mı karşımıza diye düşünüyoruz. Bir taksiciye, “yol nasıldır” diye sorduk sadece ve geldiğimiz yoldan dönmemek için o yolu tercih ettik. Ama yol, çok virajlı ve girintili çıkıntılı bir yol.

Aras nehri’nin bereketi göze çarpıyor yol boyunca, bunu yolda rastladığımız ve bir kasasını 15 bin liraya aldığımız kayısı tezgahından çıkarıyoruz. Sonrası ıssızlık ve de sessiz, ışıksız bir yol.

Zaman zaman askeri barikatlarla karşılaşıyoruz o yolda, her yerleşim biriminin girişinde durduruluyoruz ve “nerden gelip- nereye gidiyorsunuz” sorularına muhatap oluyoruz. O bölgeler pek tekin değil anlayacağınız. Hem bazı jandarmalar, “bu saatte bu yolda işiniz ne?” diye sordukları da oluyor. Sonra “yoldan adam almayın sakın ve durmayın” uyarısında da bulunuyorlar.

Biz de askerlere “tehlike var mı yolda?” diye soruyoruz, aldığımız cevap olumsuz olmuyor ama o barikatlar zaten size yeterince yol durumu hakkında bilgi veriyor!. Sürat yapamıyorsunuz, yol kısa mesafelerle sık sık virajlarla dolu. Mekik dokuma vardır ya aynen öyle, üstelik ne gelen araç var ne de giden. Biraz sessiz kaldık, yol aldık ama Karakurt’a ulaştık. Akşam yemeğimizi gece yarısı orada Tır ve kamyon sürücüleri gibi mangal etrafında tavuk ve pirzola ile yiyebiliyoruz.

Burasi Erzurum- Kars karayolunun da geçtiği bir yer ve en azından şenlikli. Oradan itibaren de yol düzeliyor. Gece yarısı Horasan’a ulaşıp, kapanmamış bir kahvehaneye giriyoruz. O saatte çay içip, dinleniyoruz. O yolculuk, gezi veya yarı tatil, adına ne derseniz deyin tüm o yorgunluğa ve maceraya değiyor. İnsanın biraz bazen bu tarz adrenale ihtiyacı var diye düşünüyorum. Varın sizde çekinmeyin, bilmediğiniz yerlere aynı yöntemle gidin gidebildiğiniz kadar, inanın zarar etmezsiniz.

Dönüşü de Erzurum – İspir ve Ovit dağından İkizdere ve Rize’ye şeklinde yaptık. Erzurum’dan sonrasını yazmaya gerek yok sanırım. Yaylaları ve Karadeniz’i fotoğraflarla daha güzel anlatabiliriz sanıyorum. Onun için site de farklı yüzlerce fotoğrafı sizler için sayfalarımıza koyduk.


Daha Fazla Fotoğraf Karadenizolay Fotoğraf Galerisi  için www.karadenizolay.com  Tıklayın!

Köprüköy Deliçermik, çamur banyosu'nda hayat var


Kilometrelerce uzaklara gitmeye hiç gerek yok .Erzurum KÖPRÜKÖY DELİÇERMİK  herkese yeter!

Kilometrelerce uzaklara gitmeye hiç gerek yok ki

Çamur banyomuz da var

Erzurum’da bir ifade var, diyorlar ki, “Allah Karadenizlilere dert vermiş(Romatizma), bize de şifasını(kaplıcaları)”, gerçekten de öyle. Karadeniz Bölgesi’nde kaplıca yok değil, Samsun’un Havza’sında, Rize’nin Çamlıhemşin (Ayder) ve İkizdere’de, Ordu’nun Fatsa ilçesi’nde Ilıcası’nda sıcak termal şifalı sular var ama çamur banyosu yok buralarda. Üstelik daha bir çoğumuzun da belki bu kaplıcalardan haberimiz yok. Ama Erzurum, adeta kaplıca kenti gibi.

Erzurum’a 15 km mesafede Trabzon’dan giriş yönündeki ılıca adındaki ilçeden Ağrı yönünde 50 kilometre sonrasındaki Pasinler(Hasankale) de ve Pasinler’den 15 kilometre ilerdeki Köprüköy ilçesi’nde de çamur banyosunun da yapıldığı deli çermik var. Bu yazımı özellikle de Deli Çermik’e ayıracağım. Çünkü, el alem Ege bölgesi’ndeki çamur banyolarına gitmek için deli gibi para harcıyor ama bizim Karadenizlilerin tamda burnunun dibi sayılacak yerdeki bu kaynaklardan yeterince istifade edemiyoruz.

M. Kemal AYÇİÇEK- 14 Temmuz 2007

www.karadenizolay.com (Özel-Erzurum)- Turizm denince akla ilk gelen Deniz-Kum-Güneş üçlüsünün bulunduğu yerler olurdu. Ama artık Turizm’den çıkarılan anlamlar da gelişiyor ve bu üçlünün dışına taşıyor. Doğa, Yayla, Termal sular ve şifalı çamur banyoları yeni Turizm tanımlamaları haline geldi.

Karadeniz bölgesi’nden deniz, kum ve Güneş görmek için Ege veya Akdeniz sahillerine akın edilmesi bir zamanlar modaydı. Bronzlaşmak için hali vakti yerinde olanlar, koşarlardı o sahillere. Oysa kendi bölgemizde alternatif Turizm yok değildi. Var olan kendi kaynaklarımızın farkında değildik.Bu kaynaklar yeterince değerlendirilmiyordu da ayrıca ama son dönemlerde artık hem bronzlaşma sevdasında olanlar da güzelleşme gayretinde olanları da sevindirecek kaynaklara sahibiz.

Ege’de Muğla’nın Dalyan ve Köyceğiz ilçelerinde ve Kütahya’nın Sandıklı Hüdai Kaplıcası’nda çamur banyosu için kuyruğa girenler varmış hem de çok yüksek ücretler pahasına. Aynı özelliklerdeki bizdeki Yani Erzurum’un Köprüköy ilçesi’ndeki Deli Çermik’e giriş ücreti sadece kişi başına iki lira 50 kuruş. Üstelik çamur, el değmemiş ve tam doğallığında ve tabii yerinde, kaynağında bulunuyor.

Erzurum’a 15 km mesafede Trabzon’dan giriş yönündeki ılıca adındaki ilçeden Ağrı yönünde 50 kilometre sonrasındaki Pasinler(Hasankale) de ve Pasinler’den 15 kilometre ilerdeki Köprüköy ilçesi’nde de çamur banyosunun da yapıldığı deli çermik var. Bu yazımı özellikle de Deli Çermik’e ayıracağım. Çünkü, el alem Ege bölgesi’ndeki çamur banyolarına gitmek için deli gibi para harcıyor ama bizim Karadenizlilerin tamda burnunun dibi sayılacak yerdeki bu kaynaklardan yeterince istifade edemiyoruz.

Kimileri çamur taşıyor

Erzurum’un Ilıca ilçesi’ndeki kaplıca sadece şifalı kaplıca suyuna sahip, ayrıca Pasinler’deki kaplıcalarda da kaynayan kükürtlü sıcak su kaynaklarıyla hizmet verirken, Köprüköy’deki Deli Çermik’teki kaynak soğuk suyu ve soğuk çamuruyla farklılık arz ediyor. Deli çermik’in müdavimleri, burada çamur banyosu yapmakla kalmıyor, yine orada satışa sunulmuş büyük bidonlarla çamur ve şifalı suyu da beraberlerinde götürebiliyorlar. Ama buradan alınan çamur için herhangi bir ücret alınmıyor. Sadece bidonlara para veriyorsunuz.

Çoban’a deli demişler!

Yıllardır çamur kaynağından bidonlarla çamur taşınmasına rağmen toprağın eksilmemesine oradaki görevlilerde şaşırıyor. Köprüköy’de Deli Çermik adı verilen bu çamur banyosu, deli bir çobanın hayvanları otlattığı sırada büyükbaş hayvanların(Manda veya cameş) girip de çıkmadığı bu çamura deli çobanın da girmesiyle başlanmış. Çamura bulanan çobana, deli adını vermişler. Normal insan işi değil diye ama o çamur, bugün insanların her türlü ağrılarına deva oluyor.

Erkekler ve bayanlar için ayrı ayrı bölümlere ayrılmış deli çermik çamur banyoları ve kaplıcası’nda, güneş altında kurunmak için hazırlanmış beton ve yeterli alanlar bulunuyor.

Özellikle müzmin ağrılı hastalığı olanların rağbet ettiği, yöre insanınınsa sadece piknik alanı ve cilt problemleri için rağbet gösterdiği Deli çermik’te, böbrek hastaları için yararlı soğuk maden suyu kaynakları da bulunuyor.

İşte Erzurumluların “Allah Karadenizlilere dert vermiş, dermanını da bize vermiş!” ifadelerinin altında bu şifalı kaplıcalardan yarar gören ve buraya akın eden başta Trabzonlular ve Rizeliler geliyor.

Çamur banyolarına girildikten sonra sodalı maden suyu duşunda temizlenip havuza giriyorlar. Havuzdaki suda sodalı ve hem de içilebiliyor. Buradaki Çamur banyosuna girenler şüphesiz sadece ağrılı hastalık sahipleri değil, Erzurum’dan cildini güzelleştirmek isteyenlerde buraya akın ediyor. Hem cilt hastalıklarında da şifa kaynağı olan Deli Çermik’te, Belediye, İller bankası aracılığı ile sosyal tesis ve konaklama tesisleri de yapmış. 70 yatak kapasiteli deli çermik’te ilave yataklarla 100 kişi konaklama imkanına sahip oluyor.

Oda ücretleri ise iki kişilik odalar da 15 lira, 20 lira ve lüks sayılabilecek odalar ise sadece 30 lira.

Tıbbı Değerlendirme Raporu

İller bankası Erzurum Müdürlüğü’ndeki bir görevlinin Deli Çermik’te yer istemesi ve ama bu talebe yer olmadığı için olumsuz cevap verilmesi üzerine, bu iller bankası üst düzey görevlisi Deli çermik işletmesini Sağlık İl Müdürlüğüne şikayet eder. Söz konusu şikayeti işletmenin işleticisi durumundaki Halil Sönmez şöyle anlatıyor;

“Bana telefonla yer ayırmak istedi müdürbey, bende yer olmadığını söyledim. Ama ısrarcı oldu, “ bir yer boşalt, benim çocuklarım gelecek” diye ısrar etti, “biz yaptık o tesisi, ben istediğimde kalamayacakmıyım”dedi. Başka birini nasıl çıkarayım da size vereyim dedim ama buna bozulmuş ve şikayetci olmuş, iyi ki de olmuş bu raporu aldık sayesinde”dedi
Bu şikayet üzerine de deli çermik’e heyet gönderilir. Böylece Tıbbı değerlendirme raporuna sahip olunur.

Sağlık bakanlığı Temel sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Genel Müdür Yardımcısı Uzm.Dr. Hasan Irmak’ın onayladığı Rapor,Çevre sağlığı Daire Başkanlığı içme ve Kullanma suları ve kaplıcalar Şube Müdürlüğü’nce Erzurum Valiliğine iletilmiş.

“iliniz,Köprüköy ilçesi sınırları içinde bulunan ve Halil Sönmez tarafından kurulmak istenen kaplıca tesisine ait termal suyu analiz sonuçları 14.09.2006 tarihinde toplanan Tıbbı Değerlendirme Kurulunda değerlendirilmiş olup, değerlendirme sonuçları aşağıdadır.

“anılan kaynak, toplam 1385,65 mg/lt mineralizasyonu olan karışık (mixed) nitelikte termomineralli sudur. Isıtılarak banyo uygulamaları şeklinde inflamatuvar , romatizmal hastalıkların,(Romatiod artrit, ankilozan spondilit başta olmak üzere)kronik dönemlerinde; kronik bel ağrısı, osteoratrit gibi noninflamatuvar eklem hastalıklarının; miyozit, tendinit, travma, fibromiyalji sendromu gibi yumuşak doku hastalıklarının tedavisinde tamamlayıcı tedavi unsuru olarak, ortopedik operasyonlar, beyin ve sinir cerrahisi sonrası gibi uzun süreli hareketsiz kalma durumlarında mobilizasyon çalıimalarında, kaşıntılı ve döküntülü dermatolojik rahatsızlıklarda helioterapi ile kombine edilerek veya tek başına tamamlayıcı tedavi unsuru olarak, kronik dönemdeki seçilmiş nörolojik rahatsızlıklarda, cerebral palsy gibi hastalıkların tedavisinde rehabilitasyon amacıyla, stres bozukluğu, nörovejetatif dsitoniler örneklerindeki gibi genel stres bozukluklarında ve spor yaralanmalarında tamamlayıcı tedavi unsuru olarak kullanılabilir niteliktedir.

Yukarda nitelikleri belirtilen su ile;
Banyo uygulama birimlerinde (kaplıca yönetmeliği madde 11 a, b deki esaslara uyulması gerekmektedir)
Termal tedavi havuz/havuzları,
Sıra banyoları (küvetler),
Lokal banyo aygıtlarının (ekstremite,oturma banyoları),
Fizik tedavi uygulamasın da ise kaplıcalar yönetmeliği madde 8 ve 12’de belirtilen hususların dikkate alınması,
Tesiste, kaplıcalar yönetmeliği madde 14 a ve b bendinde belirtilen asgari personelin;
Laboratuar kurulması düşünülüyorsa laboratuar teknisyeninin bulundurulması önerilmektedir.”
Ayrıca söz konusu tesise tesis ve işletme izni için kaplıcalar yönetmeliğinin 21. ve 22 maddesinde belirtilen bilgi ve belgelerin Bakanlığımıza gönderilmesi hususunda bilginizi ve gereğini rica ederim. Uzm. Dr. Hasan ırmak, Bakan adına Genel Müdür yardımcısı)”

Köprüköy için yapılan “tıbbı değerlendirme” de çamurdan hiç söz edilmemiş, hatta sadece ondan da değil mesela çok mükemmel bir maden suyu da var aynı tesislerin hemen içinde ondan da söz edilmemiş. O maden suyu da böbrek taşı olan hastalar için önemli şifa kaynağı.kullanan ve yararını gören insanların anlatımları bunlar. Hem çamur ve kaplıcanın faydasını gören onlarca insan, ağrılardan kurtulmuş olarak buradan mutlulukla ayrılıyor. Önerilen kür sayısı 21 ama kısa süreli kürler içinde şifa bulanları dinlemek mümkün. Hem kalacağınız odalar tek katlı müstakil odalar, mutfakları banyo vs.

Burası aynı zamanda bir mesire yeri de olduğundan burada mangal yakabilmek de mümkün ve de var olan kantinden de gerekli ihtiyaçları karşılayabiliyorsunuz. Veya kantinde dilerseniz kahvaltı ve öğün yemeği ihtiyacını da karşılayabiliyorsunuz.

Gündüz Deli Çermik akşam Pasinler!

Köprüköy’de su ve çamur soğuk ama siz şifalı suları çok sevdiyseniz eğer akşamları da 15 kilometre yakındaki Pasinler’in sıcak kükürtlü sıcak sularına gidebilirsiniz. Kükürtlü sıcak sular da oldukça temiz. Sürekli boşaltılıp temizlenen havuzlar da sıcak sular kaynarken, dışarı çıktığınızda dilerseniz masaj aletini de kullanabiliyorsunuz.

Pasinler’deki kaplıcalar da otel fiyatı gecelik odalar 40 lira sabah kahvaltısı dahil.odalar temiz ve personel de iyi. Tesislerin hemen yanındaki piknik alanı ve çadır kampının da bulunduğu alanda toprak kaplar da ve fırında pişirilen alabalık keyfine doyum olmuyor. Aracı olan ve farklı bir hafta sonu geçirerek isteyen hemen herkesin rahatlıkla gidebileceği yakınlıkta olan bu alternatif turizm alanları, gidebilenler için gerçekten büyük dinlence olacak ayrıcalığa sahip.

Köprüköy Deli Çermik ve Pasinler’deki kaplıcalarda eksiklikler yok mu elbette var ama bunlar zamanla ve vatandaşların ihtiyaçlarına göre şekillenip giderilecek ihtiyaçlardır. İşletmeler, ne kadar ilgi görürse zamanla tüm eksiklikler giderilir ve umarım burnumuzun dibinde sayılacak kadar yakınımızda olan bu kaynaklarımız bölge insanımız için birer mutluluk ve sağlık ve şifa kaynağı haline gelir.

Ne yazık ki şifalı su kaynaklarımız yeterince tanıtılamamış. Rize’de Ayder’deki kaplıcalardan başka ikizdere’de de halen tesis inşaatı süren kaplıcaların önümüzdeki sezon faaliyete geçeceği belirtiliyor.

Nasıl gidebilirsiniz;

Erzurum’a nerden giderseniz gidin, hava ve karayolu hatta trenle de varabilirsiniz. Sonrası kolay, Pasinler veya Köprüköy otobüsleriyle de gidebilirsiniz veya Horasan otobüsleri ile de gidip Köprüköy’de inerseniz, zaten ilçeye 3 kilometre uzaklıkta Deli Çermik kaplıcası.

İrtibat için veya rezervasyon için işletme sahibi Halil Sönmez’i veya tesis telefonunu arayabilisiniz.

İrtibat için:

Cep: 0 533 729 82 60
Tesisler : 0 442 691 20 90

Köprüköy /Erzurum

Karadeniz’i gezmek Lazım

Bölgemiz yaz- kış demeden de gezilmeye ve görülmeye değermiş, bunu yeniden anladım.

 M. Kemal AYÇİÇEK

(www.karadenizolay.com)

Zaman zaman “ Bölge Misyonerliği” yaparım. Yine birarkadaşım vesile oldu da bölgemizde şöyle beş günlük aralıksız bir gezi fırsatı buldum. Sağ olsun, misafirim de ilk kez  Karadeniz’e geldiği için de ne var ne yok, akla esen her yerde bol bol fotoğraf  çekip, ilk kez belki de arşiv de sayılabilecek düzeyde done elde ettik.
(Çimçirli köprüsü)
Bölgemiz yaz- kış demeden de gezilmeye ve görülmeye değermiş, bunu yeniden anladım. Her vadide ayrı bir güzellikle karşılaştık. Elbette bu güzellikleri zamanla sitemizde değerlendireceğiz. Nereye gidersem gideyim, sizlerle hep güzellikleri paylaşmayı kendime gaye edindim, zaten bu sitede onun için oluştu. “Bölge misyonerliği”nden kastımda buydu zaten. Antalya’ya da gitsem orada tanıdıklarımı mutlaka Karadeniz’in bakirliğinin elden gitmeden mutlaka gezilmesine onları ikna etmeye çalışırım. Sadece bizim gezip ve görmemiz veya anlatımımızla bu bölgenin insan doğası için ne kadar anlamlı olduğunu elbette ispat edemeyiz!
(Rize)
İzliyorum, Türkiye gündeminden uzaklaşmış değilim ama bu ülkede gerçekten çok boş gündemler yaratıldığının yakın tanıklarından olarak bazılarına gülüyorum, değmez diye yorum bile yapmıyorum. Türkiye’yi azıcık gezen gören veya düşünen ve gerçekten ülkesini seven , önemseyen  herkes mutlaka bir çok sözde gündem maddelerine bakarak zaten gülüp geçiyordur! Yani “Şemdinli iddianamesi” nden tutun, Merkez Bankası Başkanının asaleten-vekaleten atanmasına, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan hakkındaki üçüncü gensoru’dan, Nevruz kutlamalarına, Edirne’nin komşu Bulgaristan’ın barajlardan fazla su verip de sular altında kalmasına kadar bir çok konuda istediğini yaz-çiz değişmez bunlar, her şey suyun yolunda akışı gibi hayatı törpülemek adına gündem olur durur. Onun için ben  gezdiğim yerlerde yiyip içtiklerimi yeğledim yazmak için. Aslında “yediğin içtiğin senin olsun gördüklerini anlat” dense de yok, ben bizim de içilecek çok güzel sularımız olduğunu anlatmalıyım.

Rize’nin İkizdere ilçesine çıkarken Çimşirli diye bir köy var mesela, hemen karayolunun kenarında aracınızı bırakıp, bir ahşap asma köprüden sallanarak karşıya geçilebilen yerde kocaman kayanın tam ortasından akan madensuyu, gidilmeye değer doğrusu.Trabzon’dan yola çıkıldığında ilk akla gelen elbette Uzungöl oluyor. Orada eskisi kadar olmasa  da yine de görülmeye değer doğa, insanların çarpık yapılaşmayla bozmaya çalıştıkları güzellikleri size sunuyor. Siz,yapılara değil salt doğaya kilitlenip giderseniz, mevsime bakılmaksızın Uzungöl’ün ruhunuza hitap edişine tanıklık edersiniz.  Üzüngöl’e akan Haldızan deresi üzerinde DSİ’nin yaptığı setlerin şelaleye dönüşmüş halinden tutunuz, Demirkapı’ya varıncaya kadar, hatta oradan da yukarılara gidebildiğiniz kadar gidin her adımda ayrı bir mutlu nefes almak elbette hakkımızdı dersiniz.

Uzungöl’den inerken Çaykara’nın içinden yukarıya doğru Maraşlı köyüne çıkarsanız orada kitabesinde “Of’a imanı İslam’ı getirdi, Kemalin menbaı Maraşlı Osman, Ne kutsi kudrete malikti hayret, boyun eğmiş idi bir görmede ruhban, dokuzyüzaltmışidi hicri yıllar, O’nu rahmetlere garketti rahman” Maraşlı Saçaklızade  Hacı Osman Efendi türbesini görürsünüz. Of’u Rize yönüne geçip Kavaklı camiinin yanında da, yol yapımı sırasında kaldırılmak istenen mezarını kaldırtmadığı, yoldan bilerek müzik dinleyerek geçen araçların başına felaketlerin geldiği anlatılan Maraşlı Hacı Hasan Efendi’nin( Hacı Osman Efendinin kardeşi) Türbesini görürsünüz.(Tabi görmek isteyenler için bunları  yazıyorum, isteyen görmeye de bilir) Oradan İyidere köprüsünü geçip sağa dönünce de İkizdere’ye oradan da Cimil deresi boyunca 5 kilometre çıkarsanız karşınıza harika bir kaplıca çıkar. Doğa kaplıcası bu.. Çevresi yemyeşil çam ormanlarıyla çevrili üzeri açık ve dilerseniz kar yağışı altında bile girebildiğiniz kaplıca. Adı henüz konmamış belki ama önümüzdeki yıllarda Ayder’i  gölgede bırakacağı kesin. Şimdilik 250 yataklı bir tesis ve ayrıca devre mülk tarzı tesis inşaatları hızla sürüyor.

Ayder, belki hiç beklemediğimiz kadar ıssızdı bu mevsimde. Sadece dağcı ve kayakçılar için 3 tesis açıktı. Ama kaplıca pek sakindi. Çirkin yapılaşma Ayder’deki doğal ortamın tadını kaçırmış ama yinede duyarlı insanlarının gayretlerine tanık oluyorsunuz.

(Rize’nin İkizdere ilçesi ılıca koyündeki kaplıca. şimdi burada 250 yataklı tesis yapıldı)
Aslında Karadeniz’de her vadinin ayrı bir güzel yanı var. Öyle ki önceki yıllarda yöre halkı, birbirleriyle tanışırken sadece “hangi deredensin” diye sorar ve gerisini merak etmezdi. O derenin adı verilince de “tanınma” olayı gerçekleşirdi. Şimdiler de bakmayın ilçelerin beldelerin ve köylerin  ayrıntılarıyla sorulmasına, çünkü dereler arasında ki kültür farklılıkları aynı dere boyunda yaşanmıyordu. Her dere ayrı bir vadi ve bir vadinin insanı bir diğer vadiye pek girmiyor ve tanımıyordu. Sadece hafta günlerinde şehirdeki “çarşı” ve Pazar yerlerindeki karşılaşmalar ve tanışıklıklar sırasındaki sohbetler de (dereler) vadiler arası iletişim ve haberleşme olabiliyordu.

Yapraklar olmadığı için ormanlarda dikkat çekecek düzeyde yüksek  köknar ağaçlarına özenle yerleştirilmiş karakovanları görüyorsunuz. Ayılardan korumak için ağaç tepelerine yerleştirilmiş kovanlar, Ayder yöresinin  meşhur karakovan balı olarak yöreye gelenlere pazarlanıyor. Sadece isim yapmış yerleri anlatmak elbette yeterli değil ama beş günlük bir gezinin anlatımı da elbette buraya sığmaz. Rize’ nin  Pazar, Ardeşen, Fındıklı ve Artvin’in Arhavi, Hopa ilçelerini geçip, Sarp sınır kapısına vardığınızda bir sorunun varlığını  kilometrelerce uzamış Tır  ve kamyon kuyruklarından anlıyorsunuz. Sadece araçlar da değil yaya olarak ülkemize gelmiş Gürcüleri yağmur altında bekleşirken görüyor ve koskoca sınır kapısında bir bekleme salonu bile bulunmayışını yadırgıyorsunuz!

Bu mevsim de yoğun sis olmasına rağmen Cankurtaran geçidini aşıp, Artvin’e doğru yol alırken Borçka’dan itibaren arı gibi çalışan iş makinelerinin geceli gündüzlü çalışmasından Barajlar bölgesine geldiğinizi anlıyorsunuz. Devasa tüneler ve viyadüklerle yol altyapısını ve Çoruh vadisini izleyerek Artvin’e çıkıyorsunuz. Aslında Artvin, Kafkasör boğa güreşlerinin de yapıldığı 28 Haziran panayırıyla dikkat çeken bir ilimiz ama Baraj inşaatları Artvin’i diriltmişe benziyor. Hani o geçmiş yıllarda vitrinlerinde bezginlikleri fark edilen şehir esnafı, şimdi tabelalarından vitrinlerine hatta sebze ve meyvelerin tezgahlara dizilişine kadar her şeyde gelecek vaad eden ve moral veren bir  çehre değişikliğine gitmiş, dükkanlardan dışarı yansıyan bilgisayar ekranlarındaki barışıklıklarını adeta sergiler hale gelmiş.

(Trabzon’da Hıdırnebi’den bir bakış)

Diğer bölgelerde hep  parayla su alınıp içilebilir ama Doğu  Karadeniz’de sanki hep insanların canının su istediği yol boylarında hep çeşmeler vardır. Bu çeşmelerden herhangi bir kaygıya kapılmadan rahatça suyu hem de bol kepçeden içebilirsiniz. Köprü, yol ve su bölgenin en temel “hayır”larından olduğu için, salt devletten değil vatandaşlar, bu alanlar da kendilerinden de birer hatıra bırakmışlardır. Bırakılan bu anlamdaki eserler için de  beklentileri sadece “Allah razı olsun”dur.

Artvin’den 110 kilometrelik Yusufeli ilçesine giderken, Deriner Baraj inşaatı nedeniyle dağlara yapılmış yeni yol, geceleri biraz tedirgin edici olsa da gündüzleri seyrine doyulmayan manzaralar sunuyor. Eski Çoruh vadisi boyunca uzanan yoldan çok daha heyecanlı ve seyirli hale gelmesi, herhalde baraj inşaatlarına karşı gelenlere de iyi birer cevap olmuştur. “Nerde hareket orada bereket” sözünün boşa denmediğini kanıtlarcasına moral var yol boyundaki tüm insanlarda. Yusufeli’ne varmadan ana yol üzerinde herhangi bir yerde durun ve gidin kavurma yiyin, hem de gözünüz kapalı olsun, yarı vejeteryan olarak ben bile bayıldım oradaki etin lezzetine, insanının ikramına, alçak gönüllülüğüne..Yusufeli Barajı için ilçede kimileri olayın olumsuz yönlerini anlatsa da ilçenin farklı bir yere nakline, sağduyulu Yusufelililer olumlu bakıyor. Belki de konuştuğumuz insanlar arasında muhaliflerden olan yoktu ya da biz rastlamadık. Yusufeli şirin bir ilçe evet ama Devlet menfaatleri için Yusufeli halkının kendi geçmişi ile bağını koparma pahasına daha planlı bir şehrin kendileri açısından daha yararlı olacağını görmüş gibiler. Hele bir vatandaş, “İlçenin kalkmasına , şuanda burada tuzukuru olanlar karşı çıkıyor ama halkın çoğunluğu baraj yapımından yana” diye özetliyor durumu!
Yusufeli, artık yeni yerine kaldırılıyor
Evet, Artvin’de barajlar inşaatları hayata büyük canlılık getirmiş, aslında Artvin’in insanları da bunu çok uzun yıllar öncesi hak etmişlerdi. Çok çileli yaşam şartlarına sahiplerdi, zor koşullar da eğitim ve öğrenime asılmış insanları, şimdi belki de bunun meyvesini topluyorlardır. Hele o karayollarında araç sürmek belki de ipteki cambazlık gibi bir şeydi, o yüzden di Çoruh nehri bir çok canı aldı götürdü yaban ellerine, günler alırdı  karaya vurmuş cesetlerin Gürcistan’dan Türkiye’ye getirilmesi. Onun içindi Türkiye’nin en iyi şöförlerinin Artvin’den çıkması, boşuna değildi yani.

Ardanuç’ta Artvin’in şirin ilçelerinden bir yer. Çoruh nehri boyunca sık sık görülen çöpsel atıkların nehir çevresindeki fundalıklara takılıp kalması, çevre duyarlılığı konusunda yeterli dikkatin gösterilmediğini anlatıyor. Ancak, ilçesinden çıkmayan insanlar elbette çöplerin çok çirkin görüntülerinden haberdar olmaları mümkün olmuyor. Ardanuç’a girmeden sizi belediyenin girişini düzenlediği “cehennem deresi kanyonu”, karşılıyor. Kanyonda zamanınız varsa bir gün bile geçirebilirsiniz. Sonra ilçeye geçiyorsunuz. Burası belki Artvin’in sahil ilçelerinden sonraki en şirin ilçesi.  Kirazı ve vişnesiyle meşhur Ardanuç. Yol boyunca yavrulamış koyun sürülerine en fazla burada tanık olduk.

Gezi için elbette “özgür” olmalısınız! Eşiniz ve çocuklarınızla önceden pazarlık yapın ve yol boyunca siz nerede ve nasıl isterseniz mola vereceğinizi, resim çekeceğinizi, su içip belki bitki türlerini inceleyeceğinizi söyleyin! Sonra yol boyunca bu konular da anlaşmazlıklar yaşamayın.  Eğer, yol boyunca sık sık durmaktan ve oluklardan su içmekten nefret eden yakınlarınız varsa asla onlarla çıkmayın yolculuğa! En iyisi kafanıza uygun bir arkadaşınız olsun yeter! Adına “tatil” değil “gezi” diyin yolculuğunuzun ve ona uygun yol alın. Yoksa gezinin bir anlamı olmaz. Cep telefonlarınızı bile kapatın hatta, çünkü çoğu yerde zaten şebeke sorunu yaşıyorsunuz!

Geri dönerken Çayelini geçince Gündoğdu’ya gelmeden hemen yolun sağında deniz kenarındaki “Karabayram balık lokantası”nda mutlaka balık yiyin. Deniz ürünlerinin gerçekten bu kadar leziz olabileceği bir başka lokanta bulmak gerçekten zordur bölgede! Üstelik sadece balıkta değil mesela Karalahanayı bile burada yerseniz ne kadar haklı olduğumuza sizde katılırsınız. Öyle ki ben bile ilk kez “havyar”lı karalahanayı işte burada yiyebildim.

Rize’de Liman lokantası “bol kepçe” denen olayı yaşıyorsunuz burada, az yemek istediğiniz de bile neredeyse adam dövecek gibiler! Öylesine iddialı ve öylesine sade ve içten bir lokanta. Hem de yemekler sudan ucuz denecek kadar uygun fiyatlarda. Hem karnınız doyuyor hemde gönlünüz Rize mutfağını burada bulunca rahatlıyor. İşin ehli bir patron ve çocukları ve çalışanlarıyla örnek gösterilebilecek bir mekan, ana yola yakın ve merkezde bir yer. Sonra da çıkın Ziraatte bir demlik çay yaptırıp için..Havanın yağışlı olmasına aldırmayın çünkü orası yaz-kış açık ve gerçekten Rize’de olduğunuzu size hissettiriyor.
karadeniz bölgesi'ndeki ilk kanyon Artvin'in Ardanuç ilçesinde
Trabzon’a dönerken Çamburnu’nda yorgunluk çayı içebilirsiniz, deniz manzaralı. Oradan da Zigana tatil köyüne çıkıp ahşap konaklarda geceleyebilir ve çam ve doğayla iç içe bir müthiş uyku çekebilirsiniz. Zigana’da da et ve sütlaç yemeyi ihmal etmezseniz iyi olur. Oradan dilerseniz bizim gibi “şans” dileğinde bulunup Karaca mağarasına gidebilirsiniz. Aslında aşağıda karayolu kenarındaki tabelada 15 Nisan 15 Kasım arası açıktır diyordu ama biz kapalı da olsa bir çıkalım dedik ama o gün Gümüşhane valisinin misafirleri varmış ve onun için açmışlar mağarayi. 20 Mart’ta Karaca Mağarasını gezmek çok güzeldi. Sonra aynı yol güzergahındaki İmera Manastırı da gidilmeye değer bir yerdi.Trabzon-Gümüşhane karayolundan 17 kilometre mesafe de bir yer. Olucak köyünde bu manastır.  Biz yaya çıktık gerçi ama şimdi oraya da karayolu yapılmış. Oldukça seyirli ve farklı bir doğa manzarası var. Gerçi yol da biraz ralliciler gibi çamur oldu aracımız ama buna değerdi doğrusu, harika bir geziydi.

Keşke aracı olan herkes, azıcık zaman ayırabilse de böyle bir geziyi gerçekleştirebilse ne kadar dinlendiğinin farkını görebilse aahhh keşke.. Burada bana eşlik eden ve bu gezime sebep olan değerli arkadaşıma borçlu olduğum bu fırsatı bana sağladığı için binlerce teşekkür ediyorum. Umarım sizlerde bu şekilde size sebep olacak birilerine teşekkür fırsatı bulabilirsiniz. 
(Rize’nin eski adıyla redoz yeni adıyla Uzunköy’den bir görüntü)

Karadeniz’i önce biz gezelim


M. Kemal AYÇİÇEK - 02 Ekim 2007

www.karadenizolay.com (Özel)-Tatil, gezi ağabeyimin deyimiyle “kizirlik” benim işim, zaman zaman “keşke babamın petrol istasyonu olsaydı” diye geçirmişim içimden, kimselere çaktırmadan, gezmişim yurdumuzun öncelikli gezilebilecek yerlerini. Ama gitmediğim yerler var, görmediğim ama gitmek istediğim yöreler elbette var ama Karadeniz, bu bölgeyi önce kendi insanımızın gezmesinden yanayım. İstiyorum ki, bu bölgede yaşayan herkes, mutlaka gezsin bu bölgeyi adım adım gezsin, öncelikle gezsin!

Neden durmadan bu “gezsin” ifadesini sık kullanıyorum, bölgemizin kıymetini bölgemize yabancılar doluştuktan sonra fark etmemiz bize çok şey kaybettirirde ondan. İstiyorum ki, biz kendi bölgemizi yabancılar rağbet ediyor diye değil, bu bölgenin yaşayanları olarak gezip, tozmalı, tanımalı ve bilmeliyiz. Karadenizliyiz ama dikkat edin, kendinizden yola çıkarak bakın, biraz düşünün sizdebana hak vereceksiniz! Siz mesela, kendi yaylanızın bulunmadığı hangi vadisine çıktınız ki? Hangi vadiden yukarılara, bilmeden gittiniz? Var mı gittiğiniz yerler, sayın bakalım hangi vadilere çıkmışsınız, hangi yaylalardan geçmişsiniz?

Askerde arkadaşlarım Sumela manastırından söz açıldığında Trabzonlu olduğum için benden anlatmamı isterlerdi, konuyu değiştirip, kaçamak cevaplarla geçiştirmenin yollarını arardım. Sonra da dikkat kesilen birileri, “yoksa sen gitmedin mi Sumela’ya” deyince de sevmediğim halde yalan söylerdim, “yok gittim, biliyorum” diye ama yalandı! Mahcup olduğumdan yalan söylerdim, el alem benim memleketimdeki bir değerden söz ederken ben kendi memleketimdeki değerden habersiz olabilir mi idim! Ama olmuştum, askere bile yabancı şubeden İstanbul Eminönü askerlik şubesinden gitmiştim çünkü! Memleketime yabancı büyümüştüm, kültürünün, yerelliğinin farkına askerlik dönüşünden sonra varabilmeye çalıştım. 
(fotograf: Haçka yaylası)
Şimdi bir çok gencimiz var ki askerliğine kadar Trabzon’un dışına çıkmamış ama Trabzon’un ilçelerinden de habersiz, sadece uzun sokak, kunduracılar, Atapark belki meydanın dışından bile habersiz. Oysa hep yaylalarımızdan hep Karadeniz Bölgesi’nin yeşilliklerinden söz edilirken, biz aslında sanki yeşilden bezginlik içindeyiz. Biz, içinde bulunduğumuz cennetin farkında değiliz! Ama olmalıyız. Kendi bölgemizin güzelliklerini önce bizim bilmemiz bizim yaşamamız lazım, çünkü bu öncelikle bizim hakkımız!

Yabancı turistlerin ziyaretçi sayılarıyla avunuyoruz, bu yıl oldukça bereketli bir sezon geçirdi bölgemiz turistik tesisleri, zaman zaman konaklama alanlarında yer bile bulamadılar. Onlar, yani yabancılar elbette gelecek ama onlardan önce bizim de Hıdırnebi, Haçkalı, Kayabaşı, Lişer, Kalecik, Yomralıların yaylası, Taşköprü, Camiboğazı, Zigana, Madur, Zuvas, Ayranlı, Ovit, Kafkasör, Çakırgöl gibi artık sayın sayabileceğiniz kadar ama tüm bu güzel mekanları gezmek insana ömür katar!

Nerelere kadar gidebildiniz? Düzköy vadisinden Akçaabatlılar, Köprübaşı vadisinden de sadece Sürmeneliler mi yararlanmalı? Vakfikebir, Şalpazarı, veya Çaykara vadisi her bir vadimizin kendine has kültürünü yerinde yaşamak lazım. Her vadinin kendine has cezb edici güzel yanları var.

Ama bir yere giderken, illa önceden bilmek gerekmiyor. Bakın dikkat edin Japon turistlere, şehirde gezerken bile hep yalnız dolaşıyorlar. İsarilliler de öyle, kimselere muhtaç olmadan ve yabancı bir ülkenin topraklarında yapayalnız gezebilmek için adamlar binlerce kilometre uzaklıklardan geliyorlar, çekinmiyorlar gezmeye, tozmaya ama biz nedense bilmediğimiz bir yere gitmekten hep çekiniyoruz. Sanki cesaret edemiyoruz, sanki belki bir başka vadinin yaylasına gidilmesini hazmedemiyoruz, belki çekemiyor muyuz ne? Hep bildiğimiz yaylalar yerine güzergah belirleyelim vadilerden rast gele çıkalım yukarılara doğru, yollar boyunca gördüğümüz her çeşme başında durup, hem bir nefes açalım ve bir avuç dolusu su içelim! O sular, öncelikle bizim hakkımız, bunun bilincine varalım.

Ha, bu hafta değil de sakın önümüzdeki hafta “gideriz” demeyin, hiç ertelemeyin, içinize doğduğu hafta varın gidin, yeter ki gidin. Pişman olmayacak aksine mutlu olacaksınız, bugüne dek gitmediğinize vahlanacaksınız inanın.

İstanbul’dan misafirlerim geldi, onlarla çıktık yayla yollarına, istedim ki tüm gördüğüm yaylaları onlarda gezsin, biraz tadını çıkarmaktan uzak oldu belki ama kısa zamanda belki bir haftada gezilebilecek yerleri gezdik yeniden. Ama sitem işittim tabi bu gezmelerden, yorgun düşmüşlerdi. Belli ki gezdiğimiz yerleri sindirmeden geçmişiz, aynı gün de 3-4 yayla geçmişiz. Hızlı, tempolu bir koşturmaca olmuş gezimiz. Haklılardı sitemlerinde, yaylalar gezilirken koşturma caya gelmiyor. Dışarıdan gelenler, o tempoyla yorgun düşüyor ama zaman önemli. Zamanı değerlendirmek adına, belki kısa zamanda çok yer görme pahasına oldu ama hata ettik!

Fakat, çektikleri fotoğraflarla hoşnuttular. “iyi ki gitmişiz, iyi ki çok yer görmüşüz, iyi ki bu fotoğrafları çekmişiz” diye de tatil dönüşlerinden sonra teşekkür üstüne teşekkür ettiler.

Bundan sonra artık siz sadece sizin de olmayacaksınız, zaman da sizin olmayacak, bu bölgeye gelen tanıdıklarınıza zaman ayıracaksınız, siz de onlarla gezeceksiniz belki ama bu bizim insanlık görevimiz artık, yapacağız o kadarını. Bundan sonraki yıllarda artacak yoğunluğunuz, çünkü bu bölgede oturmayan ama tanıdığınız ahbaplarınız, dostlarınız veya onların tanıdıkları gelecek bu bölgeye ve sizlere uğrayacak, “nerelere gidelim” diyecekler.

Onlara önerileriniz olabilmeli, ona hazırlıklı olmalısınız! Belki bir çoğunuz, “aman, nerde çıktı bu yayla turizmi, eskiden ne rahattık, şimdi rahatlıkta kalmadı gelen giden yüzünden” de diyebileceğiniz dönemlere hazırlıklı olun bence, onun için önce siz, kendiniz için gezin bu bölgeyi, önce siz haberdar olun bölgemizin adeta bir yeryüzü cenneti olduğundan. Yaz bitti, sonbaharda gezi mi olur demeyin, kış geldi sakın demeyin, elinizde imkan oldukça gezin ve kendinize gelin bence iyi edersiniz! Kalın sağlıcakla.

(Fotograf: üstteki  kare, Sumela Manastiri Trabzon) Alttaki fotograf: Camiboğazı yaylası-Çakırgöl,Gümüşhane)

Karadeniz’i önce biz gezelim


M. Kemal AYÇİÇEK - 02 Ekim 2007

www.karadenizolay.com (Özel)-Tatil, gezi ağabeyimin deyimiyle “kizirlik” benim işim, zaman zaman “keşke babamın petrol istasyonu olsaydı” diye geçirmişim içimden, kimselere çaktırmadan, gezmişim yurdumuzun öncelikli gezilebilecek yerlerini. Ama gitmediğim yerler var, görmediğim ama gitmek istediğim yöreler elbette var ama Karadeniz, bu bölgeyi önce kendi insanımızın gezmesinden yanayım. İstiyorum ki, bu bölgede yaşayan herkes, mutlaka gezsin bu bölgeyi adım adım gezsin, öncelikle gezsin!

Neden durmadan bu “gezsin” ifadesini sık kullanıyorum, bölgemizin kıymetini bölgemize yabancılar doluştuktan sonra fark etmemiz bize çok şey kaybettirirde ondan. İstiyorum ki, biz kendi bölgemizi yabancılar rağbet ediyor diye değil, bu bölgenin yaşayanları olarak gezip, tozmalı, tanımalı ve bilmeliyiz. Karadenizliyiz ama dikkat edin, kendinizden yola çıkarak bakın, biraz düşünün sizdebana hak vereceksiniz! Siz mesela, kendi yaylanızın bulunmadığı hangi vadisine çıktınız ki? Hangi vadiden yukarılara, bilmeden gittiniz? Var mı gittiğiniz yerler, sayın bakalım hangi vadilere çıkmışsınız, hangi yaylalardan geçmişsiniz?

Askerde arkadaşlarım Sumela manastırından söz açıldığında Trabzonlu olduğum için benden anlatmamı isterlerdi, konuyu değiştirip, kaçamak cevaplarla geçiştirmenin yollarını arardım. Sonra da dikkat kesilen birileri, “yoksa sen gitmedin mi Sumela’ya” deyince de sevmediğim halde yalan söylerdim, “yok gittim, biliyorum” diye ama yalandı! Mahcup olduğumdan yalan söylerdim, el alem benim memleketimdeki bir değerden söz ederken ben kendi memleketimdeki değerden habersiz olabilir mi idim! Ama olmuştum, askere bile yabancı şubeden İstanbul Eminönü askerlik şubesinden gitmiştim çünkü! Memleketime yabancı büyümüştüm, kültürünün, yerelliğinin farkına askerlik dönüşünden sonra varabilmeye çalıştım. 
(fotograf: Haçka yaylası)
Şimdi bir çok gencimiz var ki askerliğine kadar Trabzon’un dışına çıkmamış ama Trabzon’un ilçelerinden de habersiz, sadece uzun sokak, kunduracılar, Atapark belki meydanın dışından bile habersiz. Oysa hep yaylalarımızdan hep Karadeniz Bölgesi’nin yeşilliklerinden söz edilirken, biz aslında sanki yeşilden bezginlik içindeyiz. Biz, içinde bulunduğumuz cennetin farkında değiliz! Ama olmalıyız. Kendi bölgemizin güzelliklerini önce bizim bilmemiz bizim yaşamamız lazım, çünkü bu öncelikle bizim hakkımız!

Yabancı turistlerin ziyaretçi sayılarıyla avunuyoruz, bu yıl oldukça bereketli bir sezon geçirdi bölgemiz turistik tesisleri, zaman zaman konaklama alanlarında yer bile bulamadılar. Onlar, yani yabancılar elbette gelecek ama onlardan önce bizim de Hıdırnebi, Haçkalı, Kayabaşı, Lişer, Kalecik, Yomralıların yaylası, Taşköprü, Camiboğazı, Zigana, Madur, Zuvas, Ayranlı, Ovit, Kafkasör, Çakırgöl gibi artık sayın sayabileceğiniz kadar ama tüm bu güzel mekanları gezmek insana ömür katar!

Nerelere kadar gidebildiniz? Düzköy vadisinden Akçaabatlılar, Köprübaşı vadisinden de sadece Sürmeneliler mi yararlanmalı? Vakfikebir, Şalpazarı, veya Çaykara vadisi her bir vadimizin kendine has kültürünü yerinde yaşamak lazım. Her vadinin kendine has cezb edici güzel yanları var.

Ama bir yere giderken, illa önceden bilmek gerekmiyor. Bakın dikkat edin Japon turistlere, şehirde gezerken bile hep yalnız dolaşıyorlar. İsarilliler de öyle, kimselere muhtaç olmadan ve yabancı bir ülkenin topraklarında yapayalnız gezebilmek için adamlar binlerce kilometre uzaklıklardan geliyorlar, çekinmiyorlar gezmeye, tozmaya ama biz nedense bilmediğimiz bir yere gitmekten hep çekiniyoruz. Sanki cesaret edemiyoruz, sanki belki bir başka vadinin yaylasına gidilmesini hazmedemiyoruz, belki çekemiyor muyuz ne? Hep bildiğimiz yaylalar yerine güzergah belirleyelim vadilerden rast gele çıkalım yukarılara doğru, yollar boyunca gördüğümüz her çeşme başında durup, hem bir nefes açalım ve bir avuç dolusu su içelim! O sular, öncelikle bizim hakkımız, bunun bilincine varalım.

Ha, bu hafta değil de sakın önümüzdeki hafta “gideriz” demeyin, hiç ertelemeyin, içinize doğduğu hafta varın gidin, yeter ki gidin. Pişman olmayacak aksine mutlu olacaksınız, bugüne dek gitmediğinize vahlanacaksınız inanın.

İstanbul’dan misafirlerim geldi, onlarla çıktık yayla yollarına, istedim ki tüm gördüğüm yaylaları onlarda gezsin, biraz tadını çıkarmaktan uzak oldu belki ama kısa zamanda belki bir haftada gezilebilecek yerleri gezdik yeniden. Ama sitem işittim tabi bu gezmelerden, yorgun düşmüşlerdi. Belli ki gezdiğimiz yerleri sindirmeden geçmişiz, aynı gün de 3-4 yayla geçmişiz. Hızlı, tempolu bir koşturmaca olmuş gezimiz. Haklılardı sitemlerinde, yaylalar gezilirken koşturma caya gelmiyor. Dışarıdan gelenler, o tempoyla yorgun düşüyor ama zaman önemli. Zamanı değerlendirmek adına, belki kısa zamanda çok yer görme pahasına oldu ama hata ettik!

Fakat, çektikleri fotoğraflarla hoşnuttular. “iyi ki gitmişiz, iyi ki çok yer görmüşüz, iyi ki bu fotoğrafları çekmişiz” diye de tatil dönüşlerinden sonra teşekkür üstüne teşekkür ettiler.

Bundan sonra artık siz sadece sizin de olmayacaksınız, zaman da sizin olmayacak, bu bölgeye gelen tanıdıklarınıza zaman ayıracaksınız, siz de onlarla gezeceksiniz belki ama bu bizim insanlık görevimiz artık, yapacağız o kadarını. Bundan sonraki yıllarda artacak yoğunluğunuz, çünkü bu bölgede oturmayan ama tanıdığınız ahbaplarınız, dostlarınız veya onların tanıdıkları gelecek bu bölgeye ve sizlere uğrayacak, “nerelere gidelim” diyecekler.

Onlara önerileriniz olabilmeli, ona hazırlıklı olmalısınız! Belki bir çoğunuz, “aman, nerde çıktı bu yayla turizmi, eskiden ne rahattık, şimdi rahatlıkta kalmadı gelen giden yüzünden” de diyebileceğiniz dönemlere hazırlıklı olun bence, onun için önce siz, kendiniz için gezin bu bölgeyi, önce siz haberdar olun bölgemizin adeta bir yeryüzü cenneti olduğundan. Yaz bitti, sonbaharda gezi mi olur demeyin, kış geldi sakın demeyin, elinizde imkan oldukça gezin ve kendinize gelin bence iyi edersiniz! Kalın sağlıcakla.

(Fotograf: üstteki  kare, Sumela Manastiri Trabzon) Alttaki fotograf: Camiboğazı yaylası-Çakırgöl,Gümüşhane)

Kar Altında Kaplıca Keyfi!


Bölgemiz yaz- kış demeden de gezilmeye ve görülmeye değermiş, bunu yeniden anladım.

M. Kemal AYÇİÇEK

Karadeniz Bölgesi’nde Ayder’den sonra ikinci kaplıca İkizdere’de şenleniyor!

Rize’nin İkizdere ilçesine bağlı ilıcaköy (Vane) de 264 metreden çıkarılan ve 70 santigrat derece sıcaklığa sahip kaplıca suyu, günde 5 bin kişiye kaplıca keyfi yaşatacak. Daha şimdiden tanınmaya başlayan ve kar yağışı altında bile büyük ilgi gören Ilıca kaplıcası, üzeri açık iki havuzda görenleri mest ediyor. İsteyenlerde çamur banyosu yapabiliyor.

Rize Özel idaresi tarafından 2004 yılında 30 yıllığına özel sektöre verilen ve 250 yatak kapasiteli Sağlık ve Turizm Tesisleri inşaatı sürerken, kaplıcanın hemen yanı başındaki Tron vadisi ve cimil deresi de kaplıca severler için alternatif oluşturuyor. Vatandaşlar, sadece kaplıca değil aynı zamanda da derenin keyfini sürebiliyorlar.

Rize’de Ayder’den sonra şimdi de İkizdere’nin Ilıcaköy’deki kaplıcası , sağlık turizmi için görücüye çıkıyor. Yemyeşil çam ağaçlarıyla çevrili yöredeki kaplıca suyu 70 derece sıcak suyu ile, kaplıca severlerin akınına uğruyor.

Rize’nin İyidere köprüsünden İkizdere’ye çıkıyorsunuz. İkizdere’nin Ovit dağı çıkışından hemen sola dönünce Cimil deresi boyunu takip edip 4 kilometre ileride yemyeşil doğasıyla karşılaştığınız Ilıcaköy (Vane) kaplıcasının buharı sizi karşılıyor. Henüz üzeri açık olan iki havuzda da yemyeşil suyun sıcaklığına dalıveriyorsunuz. Devre-mülk sayılabilecek tesislerin yanında 250 yatak kapasiteli bir dev inşaatta görülüyor. Belli ki Özel sektör, işi sıkı tutarak çalışıyor.

Bir yanan kar yağarken öbür tarafta kaplıca sularına girerek ısınırken, havuz sularını da dilediğinizce sıcaklık ayarını kendi dayanabilirliğinize göre de uygulayabiliyorsunuz. Hemen havuzların yanıbaşındaki küçük çamur banyolarında da dilerseniz güzellik maskesine bürünürken, vücudunuzun dinlendiğini oracıkta hissedebiliyorsunuz. Üzeri kapalı olmadığından bunalmıyorsunuz ama yinede suda on dakikadan fazlaca kalamıyorsunuz.

Yol çalışmalarının da hızla sürdüğü, istinat duvarlarının yapıldığı Ilıcaköy yolu şimdilik bir köy yolu niteliğinde ancak kısa zamanda asfalt çalışmalarına başlanabileceği, yol alt yapı inşaatının tamamlanmak üzere olduğunu öğreniyoruz. Şimdilik kaplıcanın müdavimleri, inşaatlarda çalışan işçiler gözükse de sadece kulaktan kulağa duyumlarla Kaplıcaya gelenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar fazla. Öyle ki yöre sakinlerin bir kısmı gündelik ziyaretlerle sıcak banyo ihtiyacını da burada giderirken, kimileri de piknik yapma bahanesiyle kaplıcaya gelerek burada gününü gün etmenin keyfini sürüyor.

İkizdere’de sadece Ilıcaköy de değil aynı zamanda Cimil Başköy’de de 40 metre derinlikten çıkan ve sıcaklığı 60 derece olan bir başka termal daha bulunuyor. Ayrıca Ballıköy’de ise sıcak su arayışlarının sürdüğü belirtilirken, hem sıcak ve hem de maden suları yönünden oldukça zengin sayılan İkizdere’de ne yazık ki şimdiye kadar bu maden suyu ve termal sulardan ilçe halkının dışında pek kimsenin haberi de yok. Oysa Şimşirli,Demirkapı, Tozköy,Diktaş, Eskice, Cimil ve ılıcaköy madensuları bu yüzden de belki de asırlardır boşa akıp gidiyor ve değerlendirilemiyor.

Rize Özel idaresi tarafından 2004 yılında 30 yıllığına özel sektöre verilen ve şimdilik 250 yatak kapasiteli tesis inşaatı bir yandan sürerken bir yandan da üzeri açık iki havuzda kapılaca sefası sürenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Köylülerin, Ayder’e rakip olur diye bir kısım çevrelerin karşı çıktığı ve bugüne kadar değerlendirilmesinin önlendiği Ilıcaköy kaplıcası, neredeyse tüm ağrılı hastalıklar için şifa kaynağı olarak ta gösteriliyor.

Yapılan tahlil sonuçlarına göre; bu sularda radyasyon yoktur. Romatizma, nevrit, nevralji, kolinvrit, kırık-çıkık, kadın hastalıkları, kan şekeri ve bel fıtığı gibi çok hastalıklara iyi geldiği ifade edilen kaplıcanın günde 5 bin kişiye hizmet verebilecek kapasiteye sahip olduğu ayrıca su rezervinin de saniyede 8- 10 litrelik debisi bulduğu belirtiliyor. Ilıca köyündeki suyun 264 metre derinlikten 70 derece sıcaklıktan kokusuz, ekşimsi, bor, kalsiyum, sodyumlu ve bikarbonatlı olduğu ifade edilirken, bu termal suların İkizdere’nin kaderini değiştirecek çok önemli zenginlik olduğu kaydediliyor.

Kaplıcada yapımı süren tesislerin devreye girmesiyle Rize’nin Ayder Kaplıcalarından sonra ikinci büyük Kaplıca merkezi haline gelecek İkizdere, belki de Ayder’i de gölgede bırakacak nitelik taşıyarak, Bölgenin en önemli Sağlık Turizm merkezi haline gelecek.

Karadeniz'den Dünya'ya Farklı Bir Bakış!

Kar Altında Kaplıca Keyfi!


Bölgemiz yaz- kış demeden de gezilmeye ve görülmeye değermiş, bunu yeniden anladım.

M. Kemal AYÇİÇEK

Karadeniz Bölgesi’nde Ayder’den sonra ikinci kaplıca İkizdere’de şenleniyor!

Rize’nin İkizdere ilçesine bağlı ilıcaköy (Vane) de 264 metreden çıkarılan ve 70 santigrat derece sıcaklığa sahip kaplıca suyu, günde 5 bin kişiye kaplıca keyfi yaşatacak. Daha şimdiden tanınmaya başlayan ve kar yağışı altında bile büyük ilgi gören Ilıca kaplıcası, üzeri açık iki havuzda görenleri mest ediyor. İsteyenlerde çamur banyosu yapabiliyor.

Rize Özel idaresi tarafından 2004 yılında 30 yıllığına özel sektöre verilen ve 250 yatak kapasiteli Sağlık ve Turizm Tesisleri inşaatı sürerken, kaplıcanın hemen yanı başındaki Tron vadisi ve cimil deresi de kaplıca severler için alternatif oluşturuyor. Vatandaşlar, sadece kaplıca değil aynı zamanda da derenin keyfini sürebiliyorlar.

Rize’de Ayder’den sonra şimdi de İkizdere’nin Ilıcaköy’deki kaplıcası , sağlık turizmi için görücüye çıkıyor. Yemyeşil çam ağaçlarıyla çevrili yöredeki kaplıca suyu 70 derece sıcak suyu ile, kaplıca severlerin akınına uğruyor.

Rize’nin İyidere köprüsünden İkizdere’ye çıkıyorsunuz. İkizdere’nin Ovit dağı çıkışından hemen sola dönünce Cimil deresi boyunu takip edip 4 kilometre ileride yemyeşil doğasıyla karşılaştığınız Ilıcaköy (Vane) kaplıcasının buharı sizi karşılıyor. Henüz üzeri açık olan iki havuzda da yemyeşil suyun sıcaklığına dalıveriyorsunuz. Devre-mülk sayılabilecek tesislerin yanında 250 yatak kapasiteli bir dev inşaatta görülüyor. Belli ki Özel sektör, işi sıkı tutarak çalışıyor.

Bir yanan kar yağarken öbür tarafta kaplıca sularına girerek ısınırken, havuz sularını da dilediğinizce sıcaklık ayarını kendi dayanabilirliğinize göre de uygulayabiliyorsunuz. Hemen havuzların yanıbaşındaki küçük çamur banyolarında da dilerseniz güzellik maskesine bürünürken, vücudunuzun dinlendiğini oracıkta hissedebiliyorsunuz. Üzeri kapalı olmadığından bunalmıyorsunuz ama yinede suda on dakikadan fazlaca kalamıyorsunuz.

Yol çalışmalarının da hızla sürdüğü, istinat duvarlarının yapıldığı Ilıcaköy yolu şimdilik bir köy yolu niteliğinde ancak kısa zamanda asfalt çalışmalarına başlanabileceği, yol alt yapı inşaatının tamamlanmak üzere olduğunu öğreniyoruz. Şimdilik kaplıcanın müdavimleri, inşaatlarda çalışan işçiler gözükse de sadece kulaktan kulağa duyumlarla Kaplıcaya gelenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar fazla. Öyle ki yöre sakinlerin bir kısmı gündelik ziyaretlerle sıcak banyo ihtiyacını da burada giderirken, kimileri de piknik yapma bahanesiyle kaplıcaya gelerek burada gününü gün etmenin keyfini sürüyor.

İkizdere’de sadece Ilıcaköy de değil aynı zamanda Cimil Başköy’de de 40 metre derinlikten çıkan ve sıcaklığı 60 derece olan bir başka termal daha bulunuyor. Ayrıca Ballıköy’de ise sıcak su arayışlarının sürdüğü belirtilirken, hem sıcak ve hem de maden suları yönünden oldukça zengin sayılan İkizdere’de ne yazık ki şimdiye kadar bu maden suyu ve termal sulardan ilçe halkının dışında pek kimsenin haberi de yok. Oysa Şimşirli,Demirkapı, Tozköy,Diktaş, Eskice, Cimil ve ılıcaköy madensuları bu yüzden de belki de asırlardır boşa akıp gidiyor ve değerlendirilemiyor.

Rize Özel idaresi tarafından 2004 yılında 30 yıllığına özel sektöre verilen ve şimdilik 250 yatak kapasiteli tesis inşaatı bir yandan sürerken bir yandan da üzeri açık iki havuzda kapılaca sefası sürenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Köylülerin, Ayder’e rakip olur diye bir kısım çevrelerin karşı çıktığı ve bugüne kadar değerlendirilmesinin önlendiği Ilıcaköy kaplıcası, neredeyse tüm ağrılı hastalıklar için şifa kaynağı olarak ta gösteriliyor.

Yapılan tahlil sonuçlarına göre; bu sularda radyasyon yoktur. Romatizma, nevrit, nevralji, kolinvrit, kırık-çıkık, kadın hastalıkları, kan şekeri ve bel fıtığı gibi çok hastalıklara iyi geldiği ifade edilen kaplıcanın günde 5 bin kişiye hizmet verebilecek kapasiteye sahip olduğu ayrıca su rezervinin de saniyede 8- 10 litrelik debisi bulduğu belirtiliyor. Ilıca köyündeki suyun 264 metre derinlikten 70 derece sıcaklıktan kokusuz, ekşimsi, bor, kalsiyum, sodyumlu ve bikarbonatlı olduğu ifade edilirken, bu termal suların İkizdere’nin kaderini değiştirecek çok önemli zenginlik olduğu kaydediliyor.

Kaplıcada yapımı süren tesislerin devreye girmesiyle Rize’nin Ayder Kaplıcalarından sonra ikinci büyük Kaplıca merkezi haline gelecek İkizdere, belki de Ayder’i de gölgede bırakacak nitelik taşıyarak, Bölgenin en önemli Sağlık Turizm merkezi haline gelecek.

Karadeniz'den Dünya'ya Farklı Bir Bakış!

Hamsiköy’ de Sütlaç, şah ile meşhur oldu


M. Kemal AYÇİÇEK – Eylül 2008

 

www.karadenizolay.com (Özel)-Fındık ayı nedeniyle İstanbul’dan tatile anne ve babasız gelen torunlarımı yolcu ettim otobüs terminalinden, canım bir güzel sütlaç çekti. Hava bunaltıcı sıcak, Trabzon’dan kaçmaya yer arıyorum. Çok yoğun rutubet, normaldeki hava sıcaklığını katlıyor ya, bunalıyor, şıpır şıpır terliyoruz. Hem Sütlacı hak ettiğime de inanıyorum. Çocukları ta köye çıkıp aldım, hem denize gireriz dedim ama olmadı, geciktik. Aslında sütlacı, bir gece öncesinden yine torunlarım Fatih ve Onur Melih’i alıp, onlarla Hamsiköy’ de yiyecektik ama yine onlarla nasip olmadı.

Akşam olmak üzere ama benim için zamanın önemi yok. Zamana uyan değil, zamanı kullanan biriyimdir. Saatın ileri veya geri olması, benim kafama koyduğumu yapmamı engellemez ki, bastım gaza. Arabada yalnız olduğumda bana kimse “yavaş git”, “hızlı sürme”, “acelen nedir” demediği için mi nedir, hız göstergesine de bakmaksızın giderim yollarda, bu demek, trafiği tehlikeye atarım ve kurallara saygısız sürücüyüm demek değildir, o konularda blakis, harfiyen kuralcıyımdır. Aslında çok sevmem kuralı ama nizama uygunluk anlamında kuralcıyımdır dedim.

Çocukluğumda genelde dedemle seyahat ederdim, o seyahatlerden kastım yayla yolculukları ve bir iki kez de İstanbul ve Konya olmuştur. Dedem, kendi dönemine göre de “dünya görmüş” sayılan insanlardandı. Onunla Hamsiköy’e gidişlerimi hatırlıyorum. Düşünün siz, Trabzon’dan kalkan arabalar,(kamyon veya otobüs) yemek molasını Hamsiköy’de verirlerdi. Yani 50 kilometrelik yol aslında ama işte düşünün yemek molası verilecek kadar uzaktı. Uzaklık, o yıllara has bir olaydı artık uzaklık diye bir olay kalmadı. Hasret, gurbet olayları da bitti. Ama o yıllarda Bayburt bile büyük gurbetti. Her zaman gidilip gelinemezdi çünkü.

Hiç durmadan attım kendimi zigana dağına. Ana yoldan gidiyorum. Başar köyünden çıkmıyorum Hamsiköyüne, üstten ziganadan ineceğim. Bir an önce bunaltıcı sıcaktan kaçmak ama birazda dağ havasında kalmak lazımdı öyle de ettim. Şimdi Trabzon- Gümüşhane devlet karayolu üzerinde de bir çok tesis var ve onlarda da “hamsiköy sütlacı” diye yazıyor ama değil, o neye benziyor biliyor musunuz, tıpkı İstanbul’da da “Trabzon ekmeği” diye veya Bolu dağı’nda Kaynaşlı’ da fırınlara “Vakfıkebir ekmeği” yazmasına benzer. Onun için hani bizim Ulusoy’un bir sloganı vardır, çok severim bende onu “her şey zamanında” diye, bu bence medeniyetin de tam anlatımıdır sanki. Şimdi sütlaç, elbette de beride de yapılırsa “hamsiköy sütlacıdır” da ama aslımıdır, kopyasımıdır işte orası önemli. Anlatmak istediğim de orjinaline yakınsanız, onu mekanında yemek, her şey yerinde ve de zamanında yenmelidir.

Hamsiköy’üne yakınsanız, yoldan karşıya görmeye üşenip de durup ana yolda sütlaç yerseniz buna “sütlaç yedim” diyemezsiniz. Hamsiköy’ de üretilen ve orada köyde yenen sütlaçtır asıl sütlacı Hamsiköy’ün. Siz o mekanı, o doğayı görmezseniz, sütün hangi ortamda oluştuğuna yani o otun yetiştiği ortamı görmek gerekir ki, yediğin sütlacın da anlamı olsun kendin de. O ortamdır onun doğuş yeri, hikayesi Sütlacın orda o köyde başlamış ve nice insanların damaklarına yayılan bir lezzet, tad olmuş, dillendirilmiş, dillere düşmüş ve meşhur olmuş. Şimdi her ne kadar bir yığın sütlaç adı varsa hepsine bilmem ne katkı maddeleri ekleniyorsa ve birer damak tadı oluşturulmak isteniyorsa işte o yok hamsiköy sütlacında. Tamamen doğal süt, naturel ortam, organik tabii ortam ve havasıyla suyuyla enfes manzarasıyla Hamsiköy, gidilip, görülmesi ve nostaljinin yaşanması gereken bir yer.

Her yerde sütlaç vardır ama Hamsiköy sütlacının yanında diğer sütlaçlara bakan olur mu onu bilmiyorum. Adına ister “fırın sütlaç”, “çikolata soslu sütlaç”, “sakızlı sütlaç”, “muzlu sütlaç”, “şuruplu sütlaç”, “vişneli sütlaç”, “meyveli sütlaç” , “Bağdat usülu sütlaç”, “fırın sütlaç”, “damla sakızlı fırın sütlaç”, “kavunlu sütlaç” veya “limonlu fırın sütlaç” diyiverin yok hiç birinin hamsiköy sütlacının yerini alabileceğini düşünemiyorum.

Yukardan Zigana tatil köyüne çıkılan bekçiler’den dönüyorum eski Trabzon- Gümüşhane yoluna. Artık asfaltı sökülmüş kimi yer yer Toprak yoldan iniyorum. O sırada bir yağmur döküyor, ham toprak kokusuyla serinliyorum. Araçtan inip biraz ıslanıyorum. Sonra o Taşköprü de oyalanıyorum, ama artık bir kase yiyeceğim Hamsiköy sütlacını henüz sütlacı bile görmeden orada hayalimde ikiye çıkarıyorum. Zigana dağının yamaçlarında müthiş manzarası vardır hamsiköy yolunun da, hem zaten o manzaradır biraz da sütlaca damak tadını veren ya. Hamsiköy de Osman Günel’in Yayla lokantasına giriyorum. Zaten, hamsiköy’de başka da lokanta yok artık. Sadece Osman Günel, baba ocağını terk etmeme adına yılın 9 ayını burada hamsiköy sütlacını yaşatma pahasına kızı Ayşe Günel ile mücadele veriyor.

Osman Günel’in Yayla lokantası tam da Trabzon’un eski belediye başkanı Orhan Karakullukçu’nun dedesi Ahmet Karakullukçu’nun konağının hemen önünde. O konak satılmış tabi 1962 ‘de. Konağın 1929 yılında yapğıldığını söylüyor Osman Günel. Kendi de 1972 yılında bulaşık yıkamayla başladığı lokantacılığa şimdi Kızıyla devam ediyor. Her geçen yıl sütlaç satışlarından anlıyor gelişmeyi, bölgeye gelen ve gidenlerin yoğunluğunun kendi sütlaç kaselerine yansıdığını ifade ediyor. Gelen giden tur otobüslerine zaman zaman yetişmekte güçlük çektiğini anlatıyor. Siz bir aşçıyı yemek yerken görmüş müsünüz bir düşünün bakalım, ben görmemişimdir. Aşçının yemeği pişirirken doyduğu söylenir. Ama Hamsiköy yayla lokantası’nda ben Osman Günel’i Sütlaç yerken görüyorum ve tabiî ki fotoğrafını çekiyorum. İnsan bezmez, bıkmaz mı aynı şeyi yemekten? Ama yok işte demek ki bıkmazmış ki öylesine iştahla yiyor ki sütlacını, kızının ona sorduğu soruya bile bir süre cevap vermiyor. Ayşe, bir yandan bulaşıklara koştururken bir yandan da Hamsiköy’in belki de ilk bayan garsonluğunu yapıyor. Çünkü, geçmişte Hamsiköy’ü bizim ilk tanıdığımız yıllarda her hangi bir işte bayanların çalışması “ayıp” sayılırdı ve bayanlar çalıştırılmazdı. Ama şimdi Ayşe Günel, sütlaç taslarının birini götürüp, boşlarını topluyor.

36 yılını Sütlaç yapmaya ve yaşatmaya vermiş Osman Günel, hamsiköy sütlacının da tarifini başkaları gibi saklamıyor ve hemen açıklıyor. O da “her şeyin yerinde güzel” olduğuna inananlardan ve diyor ki, “sanki ben tarifi versem adam bunu adana da yapsa bu tadı mı alacak, İstanbul da yapsa ne olacak, önemli olan sütlacın burada yenmesidir. Bu hava ile sütlaç bileşimidir tadı damaklarda bırakan” diye ekliyor. Sütlaç tarifini de her gelene anlattığını, bunun özel formülü gibi şeylere inanmadığını belirterek sütlaç pişirmeyi şöyle anlatıyor;

“1 kilo süte 65 gram pirinç,70 gram şeker ve çok az da tuz konur. Bu karışım bir saat 20 dakika da pişer ve pirinç, süt, şeker bir bulama gibi oluyor. 80 kiloluk süt, 60 kiloya ininceye kadar pişiyor. Sonra taslara veya kaselere koyuyoruz, soğuyunca da servis yapıyoruz. Fırınlama veya üzerine bir şeyler ekleme yoktur. Sadece sütlaçtır. Herhangi bir katkı maddesi koymayız”

Bende yukarda hayal ettiğim gibi iki tas sütlacımı yedim. Kaldı ki ben öyle tatlı seven biri değilimdir. Evde eşim bilse iki tabak üst üste sütlaç yedim, alınır kesin “benim yaptığım sütlaçtan neden yemez” diye. Normalde çok sütle de aram iyi değildir ama işte orada Hamsiköy’de namındanmıdır, şöhretinden mi, havasından mı suyundan mı bilmiyorum orada iki tas sütlacı yedim. Doydum mu diye sorsanız hayır derim çünkü o sütlaçtan doyum olmaz, bana öyle geliyor. Gün kararmış, televizyonlar da Trabzonspor maçı başlamıştı. Onu vatandaşların kahvehanelere çekilmesinden anlıyorum. Kimilerinin “yok bu takımda da iş yok ya” diye vahlandığı sesleri kulağıma gelirken, onunla tartışanların da yükselen seslerle, “şampiyonuk olum bu sene, ne diysun, sen ne dersan de, boş konişiysun” diye söylendiğine kulak misafiri oluyorum. Ve oradan yine eski yolu takip ederek iniyorum tatlı bir mutlulukla Hamsiköy’ den, yine çıkarım diyorum, Nasipsiz lokma yenmiyor, onun için nasipse tabi..Hamsiköy yayla lokantası ise sadece Ocak ayında kapanıyor ve Mart’ın yeniden açıyor kapılarını müşterilerine.

Sütlaç’ı şah beğenince meşhur oldu

Sütlacın meşhur olması ise hamsiköy’e yıllar önce İran Şahı Muhammet Rıza Pehlevi’nin gelmesi ve Hamsiköy’de sütlacı yemesinin o dönemler radyolarda haberlerde dile getirilmesi sayesinde olmuş. Osman Günel, “Hamsiköy sütlacının İran şahı Şah Rıza Pehlevi’nin Trabzon’a gelişi sırasında burada Hamsiköy sütlacını yemesinden sonra radyodan buradaki sütlaç yemeği yayınlandı ve bizim sütlacın ünü dünyanın dört bir yanına yayıldı. Devlet karayolunun karşıdan geçmesi, zigana tüneli yüzünden yeni yola dönülmesiyle hamsiköyde bir sessizlik olmuştu. Ama son yıllarda hep daha iyiye gidiş var, işlerimizin yoğunluğundan anlıyoruz gelişmeler oluyor bölgemize gelen giden artıyor diye”

Osman Günel, İran şahı Pehlevi’nin ve ayrıca Hamsiköy’de Atatürk’ün de Sütlaç yemesi sayesinde sütlaçlarının tanındığını ifade ederken,İran Şahı Rıza Pehlevi’nin 1934 yılının 14 Haziran günü Trabzon’un il hududu olan maçka’nın Hamsiköy’de karşılandığı da Taraf yazarı Ayşe Hür’ün yazısından anlıyoruz ve öğreniyoruz;

İran’la opera diplomasisi, Ayşe Hür / Taraf

Rıza Şah Pehlevi ve heyeti, 10 Haziran 1934′te Gürcübulak sınır kapısından Türkiye’ye girerken, onları 3. Ordu Müfettişi 1. Ferik Ali Sait Paşa, Kolordu Kumandanı Kemal (Doğan) Paşa, Beyazıt Valisi İmadettin Bey, Cumhurbaşkanlığı Yaveri Cevdet Bey, Hariciye Vekâleti 3. Daire Şefi Kemal Köprülü) Bey’den oluşan heyet karşılamıştı. Şah ilk olarak Türk askerini teftiş etti. Hazırlanan otağda bir süre dinlendikten sonra Türk askerini ikinci kez teftiş etti. Daha sonra Iğdır’a doğru otomobille hareket edildi. Kars, Erzurum, Gümüşhane üzerinden 14 haziranda Trabzon’a ulaşıldı. Aynı gün Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras) Bey tarafından Maçka’da karşılanan Şah, iki firkateynin eşlik ettiği Yavuz zırhlısıyla Samsun’a geçti. Buradan trenle Ankara’ya hareket edildi. Şah geçtiği her il ve ilçede büyük bir sevgi gösterisi ve merasimlerle karşılanıyordu.”

Nasıl gidilir

Trabzon’dan her saat başı Gümüşhane ve Bayburt dolmuşları kalkıyor. Onlarla gidilebilir, bekçilerden veya başar köyünde inilir ve oradan da geçen dolmuşlarla gidilebilir. En güzel özel otonuzla Başar köyünden veya Bekçilerden gidebilirsiniz. En mantıklısı da özel araç ama turlar var. Eğer turların gezisindeyseniz zaten Hamsiköy gezisini kapsamına alan turlarda zaten oraya çıkılıyor. Daha sağlıklı bilgiyi sanırım Osman Usta verir. Hem rezervasyon ve hem de ulaşım için Osman ustaya soracaklarınız olursa telefonu: 0 462 5426278 Hamsiköy/ Maçka/ Trabzon