| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

gasteci

Cumhurba

Cumhurba

Unsere offenen Brief an Pr

Unsere offenen Brief an Pr

Our open letter to President G

Our open letter to President G

Türk Milleti'nin askeri konuştu

Türk Milleti’nin Askeri konuştu

Türk Milleti’nin  Askeri konuştu

M. Kemal AYÇİÇEK – 14 Nisan 2009

Genel Kurmay Başkanı Orgeneral  İlker Başbuğ’un son yıllarda örneğini görmediğimiz, bir Türkiye mozaiğini andıran davetliler önündeki  Harp Akademilileri Komutanlığı’ndaki konuşması, televizyonlardan da canlı olarak yayınlanınca davetliler gibi tüm Dünya’da bu konuşmaya kilitlendi. Bugüne kadar bir çok anket yapıldı ve bu anketlerden hep “en güvenilir kurum” olarak “Türk Ordusu”nun  çıkması, Başbuğ’un bu konuşmasında  olduğu gibi Türk Askerini, tamda konuşma metnindeki gibi algılamasındandı. Türk milleti askeri tam algılıyordu ama Asker’in zaman zaman Türk Milleti algısında zaaflar oluyordu. Bu zaafları da tartışılınca “vay sen asker düşmanısın” yaftalarına hedef oluyordu işte.

Kimi zaman Ordu sözcülerinin veya en yetkili konumlarında görev alanların “halka tepeden bakan” izlenimi veren, “ceberut” bir zihniyeti çağrıştıran, “sivillerin aklı ermez” mantığına hapsolmuş, salt “devlet ve milletin sahibi” gibi görüntüler veren tutum ve davranışları, Türk Askeri’nin sadece ülkemizde değil Dünya’da da yanlış algılanmasına yol açıyordu. Demokratik, Laik ve Sosyal Bir Hukuk Devleti’ndeki tanımla, verilen görüntülerden sanki bu ülkede “askeri vesayet” hüküm sürüyormuş gibi bir Ortadoğu ülkesi imajı veriliyordu. Nitekim, sivil yönetimlere yapılan “darbeler” , “post modern darbeler” “e- muhtıralar” veya direk “muhtıralar” la böylesi bir geri kalmışlık görüntüsü, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne güveni zedeliyordu.

İşte Genel Kurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, Türkiye’nin bu olumsuz imajını kendi cenahından düzeltme gereğini görmüş, 21. yüzyılı çok iyi okuyarak, tarihe geçecek netlik ve içerikteki açıklamasını yapmıştır. Türk Milletinin gurur duyduğu asker ve komutanına yakışır bu tarihi konuşma, geleneksel askeri sempatizanları üzmüş olabilir. Orgeneral Başbuğ’un konuşmasının her bir satırı iyice analiz edildiğinde, bu milletin samimi ve dürüst ve önyargısız insanları şüphesiz “işte Türk Milletinin Askeri budur” diyecektir. Genel Kurmay Başkanımız Orgeneral İlter Başbuğ, zaman zaman özellikle “altını çizerek söylüyorum” ifadelerini kullanmak zorunda kalıyorsa, bunları çok da keyfinden söylüyor değildir. Orgeneral Başbuğ’un şu ifadelerinin tamamını çok fazla önemsemekle birlikte, şu ifadelerine dikkatinizi çekerim;

“Bu arada, MONTESQUEI’nun “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı başyapıtının ön sözünde, ön yargıyı: “Bazı şeyleri bilmemek değil, kendi kendini bilmemek” şeklinde tanımladığını da hatırlatmak isterim.

      Bahsettiğim önyargılı yaklaşımlardan birincisi, demokratlık kisvesi altında Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmak amacıyla Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sistematik muhalefet yapılması demokrasimizi geliştirmeyecektir. Bu çoğulculukla ifade edilebilecek veya açıklanabilecek bir husus değildir. Aynı şekilde Silahlı Kuvvetleri, demokrasinin gelişmesinde, çoğulculuğun toplumsal bir boyut kazanmasında engelleyici bir kurum olarak göstermek de yanlıştır.

      İkincisi ise, toplumumuzun özellikle mütedeyyin kesimlerini etkilemek amacıyla Türk Silahlı Kuvvetlerini din karşıtı olarak gösteren kötü niyetli propaganda kampanyalarıdır. Ancak, toplumumuzun mütedeyyin kesimleri bu propagandaya itibar etmemektedir. Ordusunu sevmekte ve güvenmektedir. Çünkü bu asker, Türk milletinin bizatihi kendisidir. Aynı hassasiyetlere sahiptir. Kim ne derse desin, Türk milletinin ordusu halktır, halktandır, halk içindir.

      Sivil-asker ilişkileri kapsamında sivil ve askerî liderler arasındaki güven ve itimat da büyük öneme sahiptir.

      Her ülkede karar mekanizmalarının nasıl işleyeceği, asker ve sivil arasındaki yetki ve sorumlulukların nasıl paylaşılacağı, o ülkelerin anayasa ve yasalarında belirtildiği şekilde olmaktadır. Bu hususta, siyasal ve kurumsal kültür, güvenlik ortamı ve toplumsal algı da belirleyici özelliğe sahiptir. Bu nedenle, sivil-asker ilişkileri, ülkelerin kendine özgü şartları dikkate alınarak incelenmelidir.

      Eliot COHEN, sivil ve asker ilişkilerini eşit olmayanlar arasındaki bir diyalog olarak tanımlamaktadır.2 Bu ilişkide elbette sivil liderler gerçek güce, otoriteye sahiptir. Ancak sivil otoritenin askerî konulara müdahalesinde, tespit edilmiş katı prensiplerden ziyade sağduyulu davranışlar öne çıkmalıdır. Tabi, COHEN’i bu noktaya getiren düşünce de askerlik mesleğinin, profesyonel bir meslek oluşundan ileri gelmektedir.

      Sivil-asker ilişkisi, elbette yasalarla çizilen sınırlar içinde, karşılıklı samimiyete, güven ve itimada ve askerlik mesleğinin profesyonel niteliğine saygı gösterilmesine dayandırılmalıdır.

      Yine HUNTINGTON’a göre, silahlı kuvvetler üzerinde sivil otoriteye en sağlıklı ve en etkin kontrolü sağlayan norm, “objektif kontrol”dur.3 Objektif kontrol ise, askerlik mesleğinin profesyonel yeteneğinin artırılması ve askerlerin politikadan uzaklaştırılması ile sağlanır. Bunun doğal neticesi olarak da askerlere kendisini organize etme ve görevlerini yürütme açısından önemli boyutta otonomi verilmelidir. Elbette bu otonominin boyutları yasalarla belirlenmelidir. Ancak bu durum, kurumun gizlilik ihtiyaçları gözetilirken kurumun saydam olmasına da engel teşkil etmemelidir.

      Günümüzde ast rütbeli personelin güven ve itimadına sahip olma hususu daha fazla önem kazanmıştır. Bunun için üstlerin astları ile çok iyi iletişim içinde olmaları, karar öncesi onların düşünce ve tekliflerini dinlemeleri ve uygun olan hususları dikkate almaları zorunludur. Silahlı Kuvvetlerde üstler, astlarının güven ve itimadına zarar verebilecek davranışlarda bulunmamaya özen göstermelidirler”

Genel Kurmay Başkanı İlker başbuğ’un konuşmasının her satırından sayfalarca yazı yazmak mümkündür. Fakat, Başbuğ’un “Askerlik mesleği, bir profesyonel meslek olarak, mesleğin temel etik/ahlaki değerlerini korurken, yeni ihtiyaçlara ve farklı koşullara uyabilme niteliğine de sahip olmak zorundadır.

      Elbette dün olduğu gibi, bugün de Türk Silahlı Kuvvetleri vazifesini Anayasa’da ifade edilen Cumhuriyetin temel niteliklerine bağlı olarak yürütmeye devam edecektir. Demokrasi, laiklik, sosyal ve hukuk devleti olmak, bunlar vazgeçilmez unsurlardır.

      21′inci yüzyılın şartlarına ve ihtiyaçlarına Silahlı Kuvvetlerin daha etkinlikle cevap verebilmesi için üzerinde önemle durulması gereken bazı hususlar şunlar olabilir:

      - Silahlı Kuvvetlerdeki bütün personelin sahip olması gereken; dürüstlük, sadakat, disiplin, cesaret, sorgulama ile anlama gücü ve fiziki uygun şartlara her zaman sahip olunması gibi nitelikler bugün de önemini korumaktadır.

      - Bugün, Silahlı Kuvvetlerin genel faaliyetlerinde üç temel husus daha da önem kazanmakta ve öne çıkmaktadır. Bunlar; açıklık, sonuçlara odaklanma ve sorumluluklardır.

      - Açıklık; iş birliğini, ilişkilerde dürüstlüğü ve karşılıklı güven ve itimadı zorunlu kılmaktadır.

      Sonuçlara odaklanma ise; yaratıcılığa, inisiyatif tanımaya ve açık ve net olmaya bağlıdır.

      Sorumluluk ise; sorumluluğu devretmeden görev ve yetkilerin verilmesini ve görevlerin yerine getirilmesine fazla müdahale edilmemesini içermektedir.

      - Günümüzün şartları ve ihtiyaçları Silahlı Kuvvetlerin önemini azaltmamaktadır. Aksine, günümüzün şartları Silahlı Kuvvetlerin millî gücün diğer unsurları ile koordineli ve iş birliği içinde ve kapsamlı bir strateji kapsamında kullanılması konseptinin önemini giderek artırmıştır.

      Bu konsepte bugün; “Gayret Birliği” denilmektedir. Bu husus ise askerî liderlerin bilgi alanının daha da genişlemesini zorunlu kılmaktadır” şeklindeki daha bir çok vurgusundan sonra yazılabilecek bir şey kaldığını sanmıyorum. Her şeyi tamda halkın anlayabileceği dil ve kararlılıkta ve detaylı bir şekilde izah etmiştir.

Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un bu konuşmasından şüphesiz milletimiz mutlu olmuştur. Çünkü konuşmanın içinde “Millet” vardır.Konuşmanın tamamını izleyemeyenler, konuşmanın tam metnine Genel Kurmay Başkanlığı’nın sitesinden ulaşabilirsiniz. Kalın sağlıcakla. http://www.tsk.mil.tr/10_ARSIV/10_1_Basin_Yayin_Faaliyetleri/10_1_7_Konusmalar/2009/org_ilkerbasbug_harpak_konusma_14042009.html 

 

U.S. President visits Turkey Obama'nın

U.S. President visits Turkey Obama'nın

 

M. M. Kemal AYÇİÇEK – 8 Nisan 2009 Kemal AYÇİÇEK - 8 April 2009

ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama’nın Türkiye ziyareti sırasında çeşitli platformlarda verdiği mesajlar tartışılıyor. U.S. President Barack Hussein visited Turkey during Obama'nın the messages on various platforms are discussed. Olayı herkes, kendi cenahından yorumluyor. Incident everyone has their own interpretation of cenah. Gerçekte Obama’nın amacı neydi? What was the purpose Obama'nın fact? Hep alıştığımız, kuşkucu bakış tarzımızla “bizden çok şeyler istemiştir, kaybımız çok olacak, göreceksiniz” mantığını haklı kılacak bir durum söz konusu bile değildir. I always have used, skeptical view of our way "has prompted a lot of us, we too will be lost, you will see" the logic of the case will make the right is not even. Obama, bir önceki ABD Başkanı Bush’un dinlememekte direndiği Türkiye’ye aslında bir derin özür ve gelecekte de güven telkin etmiş ve “kritik ortaklık” adımını atmıştır. Obama, a previous U.S. President Bush does not listen well to resist a deep apology to Turkey, and inculcate confidence in the future, and "critical partnership" has the step.

Bugüne kadar hiçbir ABD başkanının olmadığı kadar tüm ziyaretlerinin Türkiye başta olmak üzere Dünya kamuoyuna canlı yayınlarla mesajlar verdiği bir gezi olmamıştır. To date, no U.S. president before all of the visits to Turkey, especially in the world live with the messages the public has been a trip. Gerek bilişim çağının teknolojik imkanlarının gelişmişliği ve gerekse yayıncı kuruluşların çok donanımlı oluşları sayesinde ABD başkanı Barack Hüseyin Obama’nın ziyaretini sadece gazeteciler ve diplomatlar değil tüm Dünya canlı yayınlarla izlemiştir. Age and the technological development of information necessary for organizations and publishers create, thanks to hardware with the U.S. president visits Barack Hussein Obama'nın not only journalists and diplomats live with all the world was watching. Artık günümüz şartlarında verilen tüm mesajların, orasından burasından kırıntılanarak, toplum üzerinde bir takım şüphe ve vehimlere yol açacak yorumlar, eskiden olduğu gibi yapılamayacak. Now, given all the messages in today's circumstances, the scraps will be here from there, doubt and suspicion in society will lead a team on the comments, as in the past will not be made. Yapılsa da zaten yapanların hangi amaçla bu yorumları yaptıkları sırıtacaktır. What purpose do these comments is that they do that already do will grin.

Devletlerarası resmi müzakereler hariç, gezi ayrıntılarıyla kamuoyunun gözleri önünde cereyan etmiş ve yakın bir zamanda kamuoyu yoklamalarında Türkiye halkının yüzde 50’lere düşen ABD desteği, Obama’nın iki günlük Türkiye ziyaretinde yüzde 80’ler üzerindeki desteğe ulaşmıştır. State, except the official negotiations, travel details in front of the public's eye, and close occur at a time when public opinion polls in Turkey that the United States dropped 50 per cent of support, Obama'nın two-day visit Turkey percent support over 80's has reached. Öyleki, Obama’nın İstanbul’da Ayasofya Müzesi ve Sultan Ahmet camii ziyaretlerinden sonra Tophane-i Amire’de öğrencilerle buluşması ve orada insanlar arasında daha iyi iletişim kurulmasının, yanlış anlamaların üstesinden geleceğini ifade etmesi ve gençlerin politikaya girmesini önermesi başlı başına bir değişim ve gençliğe güvenin ifadesidir.Ayrıca, gençlerle buluşmasında “ezana yarım saat var, ezandan önce bitirmeliyiz” şeklindeki ayrıntıyı ifadesi, inanca olan saygısının yapmacık olmadığının bir kanıtı gibiydi. That, Obama'nın Hagia Sophia Museum in Istanbul and visit the Sultan Ahmet Mosque after the Tophane-i Amire in meeting with students and there among the people better to communicate, misunderstandings over the future of the expression and young people to enter politics to suggest in itself a change, and youth ifadesidir.Ayrıca of trust, to meet young people "to ezan have half an hour, we must end before ezan" details in the shape of expression, belief in the respect of the evidence was not feigned.

Barack Hüseyin Obama’nın hem beden dilini ve hem de yaptığı konuşmalardaki “insana saygı”yı ön plana alan kullandığı sözcükleri, belki bizim karakterimize uygun ifade tarzı da kendisine inanılırlığı artırmıştır. Barack Hussein and his Obama'nın and speech and body language of "respect for people" then use the words in the fore area, maybe we meet our characters wording has also increased its credibility. ABD başkanı, eski başkan Bush’un tam aksine bir profil çizerken, gençlerden birinin “Abd’deki liderlerde U.S. President, former President Bush opposed a profile, while the younger one of the "leaders in the U.S.   simalar değişir ama kafalar değişmez, aslında sizin de bush’tan pek farklı olmadığınıza ne dersiniz?” şeklindeki sorusuna, Obama’nın “uygulamalarımızla bunu görürsünüz. faces change but the heads do not change, in fact very different from the bush you How about you not? "The question of how, Obama'nın" practices, we'll see. Liderler arasında fark var mıdır, yok mudur görürsünüz” cevabı bile iyi niyet ve dürüst bir politikacı imajını ortaya koymuştur. Is there is a difference between leaders, do not you'll see "response, even in good faith and honest image of a politician is revealed.

ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama, bir önceki başkan George w.Bush’un Irak’ın işgal edilmesi olayı başta olmak üzere bölgedeki politikalarında kulak verip, dinleme zahmetine bile katlanmadığı Türkiye’ye aslında dolaylı bir “özür dileme” ve bundan sonra Afganistan, Pakistan, Ortadoğu, Irak, İran, İsrail-Filistin, Türki cumhuriyetler, Kafkaslar ve hatta Rusya ve Avrupa konusunda da her türlü problemi, birinci derecede paylaşacağı bir patner olarak kabul ettiğini ilan için Türkiye’ye gelmiştir. U.S. President Barack Hussein Obama, a previous President George w.Bush 'invasion of Iraq to the events such as the policies in the region to lend an ear and listening does not bear even to bother to Turkey, which in fact "apologies" and then Afghanistan, Pakistan, Middle East, Iraq, Iran, Israel-Palestine, the Turkic republics, the Caucasus and even in Russia and Europe in all kinds of problems, to share in the first degree is accepted as a poster patner has come to Turkey for. ABD başkanı Obama, Türkiye’nin Dünya’daki konumunu nihayet tam olarak algılamış olarak, Türkiye’nin liderliklerine özellikle bu coğrafyada muhtaç olduğunun farkındalığı ile “kritik ortaklık” ifadesini kullanmış ve konumuna uygun ağırlıkla mesajları tüm Dünya’ya açıkça ilan etmiştir. Obama President of the United States, Turkey's position in the world finally be fully detected by the leadership of Turkey, especially in this part of the self-awareness and "critical partnership" was the phrase used and the message to the appropriate weight to all the world has clearly declared.

ABD, Türkiye’yi tıpkı kendisi U.S., Turkey, just as he   gibi görüp, bundan sonraki özellikle Orta Asya, Orta Doğu, İran, Irak, İslam alemi ve like to see, the next, especially Central Asia, Middle East, Iran, Iraq, Islam and   Kafkaslardaki politikalarında öncelikli “güven ülkesi” olarak kaydetmiştir. Priority policies in the Caucasus in the "safe country" was recorded as. “kendisi için istemediğini başkası içinde istememe” mantığını Obama, İran ile ilgili bir soruda ortaya koydu. "For he did not want anyone else to want to" logic Obama, were revealed in a question about Iran. Gençlere özellikle eski kuşakların bazı alışkanlıklardan kurtulmakta zorlandığını ve yeni neslin bu tarz koşullanmışlıklar arasında boğulmaması gerektiğini ifade etmesi de Obama’nın tüm sorunlara nasıl yaklaşım göstereceğinin bir işareti değimliydi? Some habits of young people, especially older generations and the new generation has been difficult to get rid of this kind should not drown in the express condition to search the entire issue Obama'nın a mark will show how değimli approach was that? Kısaca ABD başkanı Barack Hüseyin Obama, tamda günümüz Dünya’sının beklentilerine uygun bir dil kullanan, Dünya’nın ihtiyaç duyduğu bir liderlik profilini çizdi. In short, the U.S. President Barack Hussein Obama, in full accordance with our expectations Dünya'sının use a language that the world needed was a leadership profile. Ayrıca, Dünya’nın “jandarması” olmadıklarını, “bir elin nesi var iki elin sesi var” düsturu ile Dünya sorunlarının üstesinden gelinebileceğinin bilincindeki bir lider tipini çizdi. Also, world's "gendarme of the" think, "What 's the one hand there is the sound of two hands" with the motto of a world leader in the awareness of problems overcome çizdi type. Türkiye’de nasıl Tayyip Erdoğan’ın belki bilmeyenlerce yadırganan “Kasımpaşalılık” diye niteledikleri doğal ve tabiliğini, şimdi tüm Dünya, Barack Hüseyin Obama’nın şahsında görüyor. Tayyip Erdogan in Turkey's how strange it is known "Kasımpaşa" and the characterization of natural and tabilik, now all the world, Barack Hussein is seen in individuals Obama'nın. Olması gerektiği gibi, rolsüz ve de sade ve gerçekte bir insanın olması gerektiği haliyle bir liderlik. As it should, without a role and should be simple and in fact as a person a leader. Gurur ve kibirden uzak, akil ve de mantıklı ve makul, ben merkezlilikten ziyade “biz” diyebilen bir liderlik Obama’nın ki. Pride and arrogance far from, the mind and the logical and reasonable, I centers rather than "we say that a leadership Obama'nın. Sanırım Dünya’nın da tüm ülkelerinde aynı hasletleri taşıyan liderlere ihtiyacı var. I think all the world's leading countries carry the same haslet needs. Ve böylesi liderliklere de ülkeler, ancak halkları isterse kavuşabilecekler. And with the leadership of such countries, but if people want to be able to meet.

ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama’yı hep birlikte izledik. U.S. President Barack Hussein followed Obama'nın together. Şimdiye kadar hiç görmediğimiz bir liderlik vizyonu çizerken, bize iğne batırırken kendine de çuvaldızı batırmayı ihmal etmediğini gördük. So far not seen a vision of leadership for drawing, you prick us to immerse himself in the pack we have seen, does not neglect. Belki de bizim hoşumuza giden yanı da buydu. Maybe that was the side we go to our welcome. Zaman zaman söylemlerine kızanlarımız olmuş olabilir, bizi tesir ve etki altına almak için böyle yaptı denebilir ama Obama’nın Türkiye gezisini yakından izleyenler, neyi niçin ve ne kadar yerinde kullandığını da anlamışlardır. From time to time that could have been resentful to tell us to get under the influence and impact that can be made, but also closely monitor travel Obama'nın Turkey who is using what and why and also understand how much you have in place. Burada Obama’nın söylemlerinden ve de ifadelerinden çok farklı anlamlar çıkararak, tıpkı geçmişteki gibi gelecekle alakalı bir takım komplo teorileri üretmeye gerek yok. And the statements of the discourse here Obama'nın by removing the many different meanings, just like in the past relevant to the future not need to produce a set of conspiracy theories. Her şey eskisinden olmadığı kadar ayan beyan ortada ve milletin gözünün önünde olmaktadır. Anything older than in front of Ayan statement is clear and the eyes of the nation. Afganistan konusunda Türkiye’den asker de istenecekse ve ama bizim komutanlarımızın nezaretinde askerimiz o coğrafyalara gidecekse bundan gocunmamıza gerek yok ki. Turkey's military in Afghanistan, but we also want to be, and under the surveillance of our commanders, our soldiers will go to that geography does not need to drain it. Askerimiz zaten her gittiği yerde risk altındadır. Our soldiers go where risk is already here. Kendi ülkemizde bile askerimiz risk altında değil midir? In our own country, not even at risk to our troops? Şu unutulmamalı, silahın olduğu her yerde her zaman risk vardır. You should not be forgotten, as a gun where there is always risk. Öyle değil mi? Not so?

Kısaca ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama, Türkiye’den tüm Dünya’ya, “bundan sonra bu coğrafyanın, ABD’si sizsiniz.Türkiye’dir. In short, U.S. President Barack Hussein Obama, from Turkey to all the world, "then this part of the U.S. sizsiniz.Türkiye respectively. Ama eski ABD’si değil yeni ABD’sisiniz, size güveniyoruz. But not the new U.S. former U.S., we're confident. Ceddinizden aldığınız derslerle mi, adalet duygularınızla mı hangi ahvalde olursa olsun bu coğrafya’da siz artık sizindir. Of course you have received from your predecessor, justice is with feelings in the matter which ahval you now in this part is yours. Ben sadece istediğiniz zaman yanınızda olacağım”mesajı vermiştir. I just want be with you "message was given. Yani salt, Türkiye’nin yüzde 98’i müslümandır, aman buradan İslam alemine “şu mesajı da vereyim” kaygılarından ötedir ABD’nin Türkiye’ye biçtiği misyon. So salt, 98 percent of Turkey is Muslim, my here in the Muslim world "to give this message" is beyond the concern of the U.S. appraisal mission to Turkey.

Ha şimdi benim için “ne yalaka adam ya, nasılda Obamacı olmuş” diyenlerinizi duyar gibiyim, hayır ben ABD’ci değilim ama ben bugün ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama’nın eski ABD başkanlarına oranla çok doğru bir insan olduğuna inanmakla, Rusya’nın da en az ABD’nin yeni lideri gibi insanlarının bol ve güvenilir insanlar olduklarına inanıyorum. Ha now for me, "what ya smarmy guy, how was the Obamacı" I seem to hear the, no I am not, but I USA Today U.S. President Barack Hussein Obama'nın than former U.S. president is very true to a man believed to be Russia's most such as the new leader of the United States than people believe to be abundant and reliable people. Burada şucu veya bucu olmak önemli değil artık Dünya, bir köy oldu. Not important to be here anymore Sucu or half world, became a village. Bu alem de tüm insanlığın huzur ve saadetini düşünen, barış ve kardeşliklerin dil, din, ırk,renk gibi ayrımcılıkları içermeyen her türlü insanı düşünüşün ve insanca yaşamın olması için çaba sarfeden liderlerden yanayım. This peace and happiness of mankind think of all the booze, the language of peace and brotherhood, religion, race, color does not contain all kinds of consumers, such as discriminatory and humane life of people thought that since the effort's leaders sarfeden am. Dünya’daki haksızlıkların, zulmün dizginlenmesi ancak böyle liderler sayesinde giderilebilir diye düşünüyorum.Bu vesileyle Barack Hüseyin Obama’yı başkan seçen tüm ABD’lileri de başkan Obama’nın şahsında tebrik ediyorum. In the world of injustice, persecution can be resolved thanks to the leaders but it would be uncontrollable vesileyle Barack Hussein düşünüyorum.Bu all Obama'nın president chooses the president of the United States Obama'nın'd like to congratulate the person. Kalın sağlıcakla. Bold Sağlıcakla.

Not: Bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır. Note: This article also www.karadenizolay.com, www.kuzeyhaber.com and Services is published in the Gazette.

Leave a Comment Leave a Comment

ABD Başkanı Obama'nın Türkiye ziyaretinin anlamı

ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyareti

M. Kemal AYÇİÇEK – 8 Nisan 2009

ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama’nın Türkiye ziyareti sırasında çeşitli platformlarda verdiği mesajlar tartışılıyor. Olayı herkes, kendi cenahından yorumluyor. Gerçekte Obama’nın amacı neydi? Hep alıştığımız, kuşkucu bakış tarzımızla “bizden çok şeyler istemiştir, kaybımız çok olacak, göreceksiniz” mantığını haklı kılacak bir durum söz konusu bile değildir. Obama, bir önceki ABD Başkanı Bush’un dinlememekte direndiği Türkiye’ye aslında bir derin özür ve gelecekte de güven telkin etmiş ve “kritik ortaklık” adımını atmıştır.

Bugüne kadar hiçbir ABD başkanının olmadığı kadar tüm ziyaretlerinin Türkiye başta olmak üzere Dünya kamuoyuna canlı yayınlarla mesajlar verdiği bir gezi olmamıştır. Gerek bilişim çağının teknolojik imkanlarının gelişmişliği ve gerekse yayıncı kuruluşların çok donanımlı oluşları sayesinde ABD başkanı Barack Hüseyin Obama’nın ziyaretini sadece gazeteciler ve diplomatlar değil tüm Dünya canlı yayınlarla izlemiştir. Artık günümüz şartlarında verilen tüm mesajların, orasından burasından kırıntılanarak, toplum üzerinde bir takım şüphe ve vehimlere yol açacak yorumlar, eskiden olduğu gibi yapılamayacak. Yapılsa da zaten yapanların hangi amaçla bu yorumları yaptıkları sırıtacaktır.

Devletlerarası resmi müzakereler hariç, gezi ayrıntılarıyla kamuoyunun gözleri önünde cereyan etmiş ve yakın bir zamanda kamuoyu yoklamalarında Türkiye halkının yüzde 50’lere düşen ABD desteği, Obama’nın iki günlük Türkiye ziyaretinde yüzde 80’ler üzerindeki desteğe ulaşmıştır. Öyleki, Obama’nın İstanbul’da Ayasofya Müzesi ve Sultan Ahmet camii ziyaretlerinden sonra Tophane-i Amire’de öğrencilerle buluşması ve orada insanlar arasında daha iyi iletişim kurulmasının, yanlış anlamaların üstesinden geleceğini ifade etmesi ve gençlerin politikaya girmesini önermesi başlı başına bir değişim ve gençliğe güvenin ifadesidir.Ayrıca, gençlerle buluşmasında “ezana yarım saat var, ezandan önce bitirmeliyiz” şeklindeki ayrıntıyı ifadesi, inanca olan saygısının yapmacık olmadığının bir kanıtı gibiydi.

Barack Hüseyin Obama’nın hem beden dilini ve hem de yaptığı konuşmalardaki “insana saygı”yı ön plana alan kullandığı sözcükleri, belki bizim karakterimize uygun ifade tarzı da kendisine inanılırlığı artırmıştır. ABD başkanı, eski başkan Bush’un tam aksine bir profil çizerken, gençlerden birinin “Abd’deki liderlerde  simalar değişir ama kafalar değişmez, aslında sizin de bush’tan pek farklı olmadığınıza ne dersiniz?” şeklindeki sorusuna, Obama’nın “uygulamalarımızla bunu görürsünüz. Liderler arasında fark var mıdır, yok mudur görürsünüz” cevabı bile iyi niyet ve dürüst bir politikacı imajını ortaya koymuştur.

ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama, bir önceki başkan George w.Bush’un Irak’ın işgal edilmesi olayı başta olmak üzere bölgedeki politikalarında kulak verip, dinleme zahmetine bile katlanmadığı Türkiye’ye aslında dolaylı bir “özür dileme” ve bundan sonra Afganistan, Pakistan, Ortadoğu, Irak, İran, İsrail-Filistin, Türki cumhuriyetler, Kafkaslar ve hatta Rusya ve Avrupa konusunda da her türlü problemi, birinci derecede paylaşacağı bir patner olarak kabul ettiğini ilan için Türkiye’ye gelmiştir. ABD başkanı Obama, Türkiye’nin Dünya’daki konumunu nihayet tam olarak algılamış olarak, Türkiye’nin liderliklerine özellikle bu coğrafyada muhtaç olduğunun farkındalığı ile “kritik ortaklık” ifadesini kullanmış ve konumuna uygun ağırlıkla mesajları tüm Dünya’ya açıkça ilan etmiştir.

ABD, Türkiye’yi tıpkı kendisi  gibi görüp, bundan sonraki özellikle Orta Asya, Orta Doğu, İran, Irak, İslam alemi ve  Kafkaslardaki politikalarında öncelikli “güven ülkesi” olarak kaydetmiştir. “kendisi için istemediğini başkası içinde istememe” mantığını Obama, İran ile ilgili bir soruda ortaya koydu. Gençlere özellikle eski kuşakların bazı alışkanlıklardan kurtulmakta zorlandığını ve yeni neslin bu tarz koşullanmışlıklar arasında boğulmaması gerektiğini ifade etmesi de Obama’nın tüm sorunlara nasıl yaklaşım göstereceğinin bir işareti değimliydi? Kısaca ABD başkanı Barack Hüseyin Obama, tamda günümüz Dünya’sının beklentilerine uygun bir dil kullanan, Dünya’nın ihtiyaç duyduğu bir liderlik profilini çizdi. Ayrıca, Dünya’nın “jandarması” olmadıklarını, “bir elin nesi var iki elin sesi var” düsturu ile Dünya sorunlarının üstesinden gelinebileceğinin bilincindeki bir lider tipini çizdi. Türkiye’de nasıl Tayyip Erdoğan’ın belki bilmeyenlerce yadırganan “Kasımpaşalılık” diye niteledikleri doğal ve tabiliğini, şimdi tüm Dünya, Barack Hüseyin Obama’nın şahsında görüyor. Olması gerektiği gibi, rolsüz ve de sade ve gerçekte bir insanın olması gerektiği haliyle bir liderlik. Gurur ve kibirden uzak, akil ve de mantıklı ve makul, ben merkezlilikten ziyade “biz” diyebilen bir liderlik Obama’nın ki. Sanırım Dünya’nın da tüm ülkelerinde aynı hasletleri taşıyan liderlere ihtiyacı var. Ve böylesi liderliklere de ülkeler, ancak halkları isterse kavuşabilecekler.

ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama’yı hep birlikte izledik. Şimdiye kadar hiç görmediğimiz bir liderlik vizyonu çizerken, bize iğne batırırken kendine de çuvaldızı batırmayı ihmal etmediğini gördük. Belki de bizim hoşumuza giden yanı da buydu. Zaman zaman söylemlerine kızanlarımız olmuş olabilir, bizi tesir ve etki altına almak için böyle yaptı denebilir ama Obama’nın Türkiye gezisini yakından izleyenler, neyi niçin ve ne kadar yerinde kullandığını da anlamışlardır. Burada Obama’nın söylemlerinden ve de ifadelerinden çok farklı anlamlar çıkararak, tıpkı geçmişteki gibi gelecekle alakalı bir takım komplo teorileri üretmeye gerek yok. Her şey eskisinden olmadığı kadar ayan beyan ortada ve milletin gözünün önünde olmaktadır. Afganistan konusunda Türkiye’den asker de istenecekse ve ama bizim komutanlarımızın nezaretinde askerimiz o coğrafyalara gidecekse bundan gocunmamıza gerek yok ki. Askerimiz zaten her gittiği yerde risk altındadır. Kendi ülkemizde bile askerimiz risk altında değil midir? Şu unutulmamalı, silahın olduğu her yerde her zaman risk vardır. Öyle değil mi?

Kısaca ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama, Türkiye’den tüm Dünya’ya, “bundan sonra bu coğrafyanın, ABD’si sizsiniz.Türkiye’dir. Ama eski ABD’si değil yeni ABD’sisiniz, size güveniyoruz. Ceddinizden aldığınız derslerle mi, adalet duygularınızla mı hangi ahvalde olursa olsun bu coğrafya’da siz artık sizindir. Ben sadece istediğiniz zaman yanınızda olacağım”mesajı vermiştir. Yani salt, Türkiye’nin yüzde 98’i müslümandır, aman buradan İslam alemine “şu mesajı da vereyim” kaygılarından ötedir ABD’nin Türkiye’ye biçtiği misyon.

Ha şimdi benim için “ne yalaka adam ya, nasılda Obamacı olmuş” diyenlerinizi duyar gibiyim, hayır ben ABD’ci değilim ama ben bugün ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama’nın eski ABD başkanlarına oranla çok doğru bir insan olduğuna inanmakla, Rusya’nın da en az ABD’nin yeni lideri gibi insanlarının bol ve güvenilir insanlar olduklarına inanıyorum. Burada şucu veya bucu olmak önemli değil artık Dünya, bir köy oldu. Bu alem de tüm insanlığın huzur ve saadetini düşünen, barış ve kardeşliklerin dil, din, ırk,renk gibi ayrımcılıkları içermeyen her türlü insanı düşünüşün ve insanca yaşamın olması için çaba sarfeden liderlerden yanayım. Dünya’daki haksızlıkların, zulmün dizginlenmesi ancak böyle liderler sayesinde giderilebilir diye düşünüyorum.Bu vesileyle Barack Hüseyin Obama’yı başkan seçen tüm ABD’lileri de başkan Obama’nın şahsında tebrik ediyorum. Kalın sağlıcakla.

Not: Bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır.

"Gömdük, gittiler" mi yani?

“Gömdük, gittiler” mi yani?

M. Kemal AYÇİÇEK – 6 Nisan 2009

 Türkiye, sanırım Dünya ülkeleri arasında en fazla gündeme gelen ülkeler arasında yer aldı. Geçen hafta önce İngiltere’nin Londra kentindeki G20 zirvesinde, ardından da , Almanya ve Fransa’daki NATO zirvesi ve hemen ardından da  ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama’nın Türkiye ziyareti ile gerçekleştirilen  “Medeniyetler ittifakı”, tüm Dünya’nın da yakından izlediği toplantılardı. Şüphesiz, bu çok yoğun zirvelere biz kendi açımızdan bakacak ve elbette bu ülkenin vatandaşları olarak, buralardaki olumlu gelişmelerden kendimize de birer mutluluk payesi çıkaracağız. Ama yeter mi?

 

Daha önce de bir yazımda dile getirmiştim, nedense Türkiye’nin dış politikalarındaki başarılı çalışmaları, iç politikaya yansımıyor. Yani Dış Politika’nın mimarları gibi içerde de işlerin rayında yürümesini sağlayacak danışmanlara ihtiyaç var. Evet, ABD’nin çiçeği burnundaki yeni başkanı Barack Hüseyin Obama’nın Türkiye ziyareti son derece önemlidir, çok da takdir edilmelidir. Türkiye’nin “Medeniyetler ittifakı”nda ki konumu çok önemlidir. NATO’daki çıkışı ve kazanımları da aynı derecede önemlidir. Türkiye’nin Dünya yönetiminde eskisinden daha fazla söz hakkı elde ediyor olması, nerde bir zulüm varsa bu zulme seyirci kalmamak adına elbette önemsenecek gelişmelerdir.

 

Dünya’yı bir tarafa bırakarak biz yine kendi içimize dönelim. Yerel seçimleri geride bıraktık ve başkanlıklar, muhtarlıklar ve il ve belediye meclis üyeliklerinde kavgalar, usulsüzlükler, çalınan oylar veya yanmış oylar, hatalı sayımlar, tekrarlanan tasnifler gördük. Hala itirazlar var ve iptal edilen seçim bölgeleri de var. Bunlarda hayatın devamında olağan sayılabilir ama ya işlenen cinayetler, tüm bu yaşanan çirkefliklere değer mi? Bir insanın canının kaybı, hangi koşulda olursa olsun kabul edilebilir mi? Bu ister muhtarlık ister başkanlık isterse bir trafik kazası olsun can kayıplarına değer mi?

 

Biz bu ülkede “ölen öldü kalan sağlar bizimdir” mantığı ile bir helikopter kazasının ardından yaşamlarını yitiren insanların “suikast’e mi, yoksa  kazaya mı”  kurban gittiler kuşkularını daha ne kadar süre taşıyacağız? Bu ülkenin öleni de kalanı da hepsi, aslında bizim insanlarımız değil mi? Yoksa bu ülkenin bizden başka sahipleri mi varda bizler bu ülkenin fazlalıkları mıyız? Ayrık otları mıyız? Bunumu bilmiyoruz yoksa?

 

Tarlalardan, kuyulardan çıkarılan kol, bacak ve kafatası kemikleri için “gömdük, gittiler” mi diyeceğiz? Ne zamana kadar bu böyle sürecek? İster trafik kazalarında ister Helikopter kazasında veya her hangi bir yerde birileri tarafından öldürülen insanlardan biz kendimize bir sorumluluk çıkarmayacak mıyız? Mesela BBP Genel Başkanı  ve Sivas Milletvekili Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun  kazadan hemen sonra “yaralı  ve sağ kurtulduğu” şeklinde açıklama yaptığı iddia edilen Kayseri valisinin neden hemen açığa alınmadığını sormayacak mıyız? Veya  o haberi üreten ve veren ve ardından da ilk kez gördüğüm bir garip  “haber iptali” yapan Devletin resmi haber ajansı AA’nın muhabiri ve sorumluları hakkında hiçbir işlem yapılıp yapılmadığını sormayacak mıyız?

 

Etkili ve yetkili makamlarda bulunanların, o makam ve mevkilerinin sorumluluklarına yaraşır tavrı beklemek vatandaşın hakkı değil midir? Vatandaşın kafasındaki “müphem mevhumlar”a cevap ararken bunu sesli düşünmesi veya dile getirmesin de bir ard niyet aranır mı? Makam ve mevkilerde bulunan insanların, o makam ve mevkilerini, bu ülkenin insanlarına hizmet etmek için doldurdukları bilincinden yoksun olduğunu vatandaş düşünebilir mi?

Makam ve mevkilere getirilen insanların liyakatden yoksunlarsa bunları o makamlara getirenlerin burada bir sorumlulukları yok mudur? Olmayacak mı? Bunları sorgulayan veya liyakatleri konusunda kaygılar uyandıran sorumluluk düzeyindeki insanların, o makam ve mevkilerinin gereğini yaparken vatandaşlar arasında ayırım yapmadan, adil ve dürüst hizmet verme de bir dertleri yok mudur? Varsa sorumluluk sahiplerinin görevlerine ilişkin hataları veya yanlışlarının dile getirilmesinden rahatsızlık duyanlar, gerçekte o mevkilerin liyakatli insanları olabilirler mi? Kısaca bu ülkede her zaman her yerde ama nasıl olursa olsun “gömdük, gittiler” mi diyeceğiz? Ne zamana kadar? Kalın sağlıcakla.
Not. Bu yazım aynı zaman da www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır.

Muhsin Başkan ve Helikopter kazası

M. Kemal AYÇİÇEK – 27 Mart 2009

Helikopter’in düşmesini ilk duyduğumda huylandım. Öyle Kurtlar vadisi dizisinin müdavimlerinden değildim ama çocuklar izlerken, zaman zaman gülerek göz atardım bende. Belki de o zaman zaman bakışlarımın etkisi midir hemen huylanışıma yol açan? “Muhsin Başkan” bana yabancı değil, onu biz “gönüllerdeki abi” biliriz, uzun yıllardır. Ankara’nın soğuk binalarının, samimiyetsizliğinin, suratının, gülen samimi ve içten Anadolulu yüzünün, evinin, ocağının lideridir O.

Bülent’in çalıştığı yıllarda zaman zaman BBP genel merkezine gider, çayını içerdik. O, sık sık söz ederdi “Muhsin başkan”dan. Bir parti değil de, bir büyük ev gibiydi ortamları, seyahatleri, toplantıları, yayınları. Para, çok gerektiğinde zar zor bulunurdu. Çıkacak derginin tüm yükünü sırtlanmış koştururdu bizimki. İstanbul- Ankara arasında mekik dokur, “Muhsin Başkan’a nasıl hesap veririm” korkusuyla gecesi, gündüzüne karışırdı. “Bizim Muhsin başkan” aşınalığı, ondan öncesine dayanırdı ama Bülent’le de pekişmişti.

Benim bildiğim, hem cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül ve Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile de çok uzun yıllar öncesine dayanan dostlukları vardı. TBMM Başkanvekili Nevzat Pakdil’in de eniştesiydi aynı zamanda BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu. Helikopter kazasının hemen ardından başlayan ve ama günlerce enkaza ulaşılamaması, Devletin tüm imkanlarını seferber etmiş olmasına rağmen kafaları karıştırmaya yetti zaten. Kimle karşılaşsanız, kimle konuşsanız anında “götürdüler” ifadesini kullanıyor. Kafalarda müphem kuşkular oluşturuyor ister istemez. Ondandı zaten BBP’nin Genel Merkezi’ndeki partililerin isyanı. Haklılardı. Ama o haklılıkları, panik ve kaygıları da eksiltmiyordu.

Helikopter Çağlayancedit’ten saat 14.30 gibi kalkıyor, saat 15.55 gibi 112’e ihbar yapılıyor. İha Muhabiri İsmail Güneş, bilgi veriyor ve şarjı bitiyor. Demek ki bir buçuk saate yakın bir zaman Helikopter uçuş yapmış. Haritayı önüme aldım ve Çağlayancerit ile Yozgat’a gideceğine göre istikameti de belli olduğuna göre o coğrafyadaki en yüksek tepeye baktım.3027 rakımlı Berit dağı var. Hava da sisli ve yağışlı olduğuna göre helikopter’in düştüğü yer Berit dağı olması gerekmez mi? Helikopterin de uçabilirlik seviyesi, yani yerden yüksekliği dikkate alınarak kabataslak bir hesapla öncelikle o dağa ulaşılmalıydı. Fakat, belli ki herkesteki panik havası, devletin valisine bile “ambulanslara kondu, hastaneye ulaştırılıyor” dedirtmiştir. Oysa devlet, vatandaş değildir ve bu tür durumlarda vatandaş hissiyatıyla açıklama yapmalılardı!

“Huylandım” dedimya, birinci nedenim, “2.Ergenekon iddianamesi”nin açıklandığı gün olayın meydana gelmiş olmasından kaynaklandı. İha muhabirini dilerken, bir yerde, “Evet. Ayağım çok kötü kırıldı. Ölende var herhalde. Bu arkadaş kim ya.” diyor. Huylanmama yol açan ikinci gerekçem de bu konuşma. 6 kişilik ekipte, muhabir İsmail’in tanımadığı birini orada gördüğü çıkmıyor mu buradan? Hem yine aynı konuşma sırasında nerden nereye gittikleri sorulduğunda da o “Erhan abi” diye sorduğu sırada, sanki yaralı olmayan ve ona yer bilgilerini aktaran “diri bir ses” yardımcı oluyor. Bir başka huylanmama neden olan gerekçe, Muhabiri İsmail Güneş’in telefonla konuştuğu için cep telefonunun şarjı bitti ama ya diğerleri? Diğer 5 kişide cep telefonu yok muydu? Vardıysa onların cep telefonlarının şarjı da mı aynı anda bitiverdi?

Helikopterdeki sinyal cihazının çalışmamış olmasına gerekçe olarak ileri sürenlerse “helikopter düşmemiş, iniş yaptığı için çarpışma olmadığından cihazın devreye girmediği” şekline ileri sürülüyor ama yine İha Muhabiri İsmail Güneş 25 dakikalık telefon konuşmasının bir yerinde “helikopterdeyim, sıkışmışım burada” diyor. demek ki, helikopter bir yere yumuşak iniş yapmamış ve de darbe etkisine maruz kalmış, o halde o sinyal üreten cihazın çalışmış olması gerekmez miydi? Komplo teorilerine elbette itibar edilmemelidir ama yapılan açıklamaların ve de çalışmaların da birbirleri ile tutarlı olması gerekir.

 Devlet, en üst düzeyden olayla ilgilenirken, böylesine teknolojinin geliştiği bir çağda, bir helikoptere ulaşılamıyor olunması elbette kafalarda sor işaretlerine yol açacaktır. Önemli olan, tüm bu soruların kafalarda çoğalmadan kazazedelere ulaşılmasının sağlanmasıdır. Yoksa evet, muhabir İsmail Güneş’te sık sık söylüyor, herkes de biliyor ki o coğrafyada meteorolojik şartlar çok ağırdır, sis vardır, tipi vardır ve kar yağışı sürmektedir. Tüm bunlara rağmen, binlerce asker ve binlerce görevli, Berit dağlarında BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarını arıyor, arıyor ama bu gönüllerdeki yaraya merhem olunamıyor. Eksi 13 derecedeki hava sıcaklığında sağ kalınabilir mi 3 bin metrelerde acaba? Ne acı, ne garip, ne anlaşılmaz bir kazadır bu?!!

BBP Genel sekreteri Yalçın Topçu’nun üç bin metrelerde genel başkanlarını arayan arkadaşlarına “inin o dağlardan aşağıya” çağrısı, Türk-İslam Dünyası’ndan beklenen hayırlı bir sonucun ivedilikle açıklanması ve Alperen Ocakları mensuplarına yaptığı itidal çağrısı her türlü takdirin üzerindedir. BBP’nin tüm üst düzey yöneticileri, itidal noktasındaki duyarlılıklarını ortaya koyarken, kimilerinin “yara kaşıyan” açıklama yapıyor olmalarının da böylesine önemli bir seçim öncesinde yakışık almadığını belirtmekte yarar var. Tunceli bağımsız Milletvekili Kamer Genç’in tek başına TBMM’de oturum açtırma şovu ve yaptığı basın toplantısı bunlardan sadece bir tanesidir.

Oysa biliyoruz ki bu ülkede olan bir çok olayı , bizler sıradan insanlar  olarak aradan uzun yıllar  geçtikten sonra ya yazılan kitaplardan, veya dinleme kayıtlarından ya da mahkemelerde ele alınan davalardan sonra duyarak, “vay anasına ya” diye karşılıyoruz. Keşke bu ülkede bu  bize “vay anasına ya” dedirtecek olaylar olmasa ve keşke gelecek nesillerimiz, bizim yaşadığımız bu “karanlık” ları yaşamadan, sağlıklı ve uzun ömürler sürebilseler. Ama Türkiye’nin gidişinin o “aydınlanma” devrine eskisinden daha yakındır. Bir büyük değerli siyaset adamı Muhsin Başkan’dan hala bir ses yok, Tüm milletin duası onunla ama olayın üzerinden 47 saat geçmiş olmasına rağmen. Allah’ dan tabi ki ümit kesilmez ve de O’na sual olunmaz  . Ne kötü, İnsanoğlu’nun bazı olaylar karşısında çaresiz kalışı.Tüm bunları yazarken helikopeterin bulunduğu haberini alıyoruz.Enkaz bulundu diye yukardaki düşüncelerimizden de sıyrıldık diyemiyoruz tabi.

Karahaber nihayet geldi

Korucu falan değil sıradan sade vatandaş  Döngel köyünden Remzi Gök, telefondan haberi veriyor.Tv’den bir bayanla konuşuyor “5 ceset bulduk. Tanımıyorum ben. Sinse’den gelirseniz erken gelirsiniz. Ben mal güttüğüm dağda buldum. Döngel’e 4 saatlik uzak yol.valla yenge karakol zor ulaşır buraya, vakit kalmadı ki yenge. Yardım gönderirseniz burada dururuk, evlerinize gidin derseniz sisne’ye döneriz. Ayrılamıyok.tipi var, titriyorum yani.Din gardaşım benim beklerim, canımı da veririm. Bir ardıcın dibinde ateş yaktık, ısınıp tepeden konuşuyorum ben. Hepside helikopterin içinde” diyor. Ve acıhaber, “tez ulaşır” dense de bu kez biraz geç ulaşıyor. Cesetlere ulaşılmasıyla yürekler dağlanmaya başlıyor. Allah BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, BBP Sivas İl başkanı Erhan Üstündağ,BBP Sivas İl Başkan yardımcısı Yüksel Yancı, Kaptan pilot Kaya İstektepe , BBP Belediye Meclis üyesi adayı Murat Çetinkaya ve İHA Sivas muhabiri İsmail Güneş’e ve tümünün sevenlerine başsağlığı diliyorum, mekanları cennet olsun.

.Kalın sağlıcakla.

Not: Bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır.

Seçim sonuçları tamamen duygusal

 

Foto Galeri 

 

M. Kemal AYÇİÇEK – 31 Mart 2009

 

Seçimlerin ardından çıkan sonuçlar, bir çok anketin yanıldığını ortaya koydu. Bir çok yorumcu, siyasetçi, siyaset bilimci, küresel kriz başta olmak üzere, işsizlik, kürt açılımının anlatılamaması ve başbakan Erdoğan’ın kampanya konuşmalarındaki üslubunun  etkilerinin sandık sonuçlarına yansıdığını dile getirdi. Gerçekte bunlarla seçim sonuçlarının alakası var mıdır? Olabilir ama tüm izlediğim yorumlardaki görüşlerde dile getirilmeyen ve bana göre de esas neden, söylenen her şeyden farklıdır. Bence seçim sonuçları , tamamen duygusaldır.

 

29 Mart yerel seçimlerine dolu dizgin gidilirken bu ülkede bir olay oldu. DTP hariç diğer tüm siyasi partiler,AK Parti, CHP, MHP, SP ve diğerleri seçimlere son iki gün kala tüm mitinglerini iptal ettiler. Bu ülkede gündemi değiştiren BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve 5 arkadaşıyla Kahramanmaraş’ta yaşamlarını yitirmelerine yol açan helikopter kazasıydı. O kaza ve ardından tam iki gün üzerine enkaza ulaşılabildi. Cesetler bile ancak üçüncü gün indirilebildi.Yaşananların bu yerel seçimlerde hiç mi rolü olmadı sanıyorsunuz? Bence çok büyük rolü oldu. Onun için bu seçim sonuçlarını analiz ederken milletin “tamamen duygusal” hareketinin gözlerden kaçırılmaması gerektiğini düşünüyorum.

 

Zihnimizi tazeleyelim bakalım. AK Parti’nin bu seçimlerde kaybettiği 7.8 oranındaki oy kaybının nereye gittiği veya toplu olarak bir partiye mi gittiğine bir bakalım. Hangi partiye gitmiş AK Parti’nin oyları. CHP’ye mi? Hayır, ya MHP’ye mi? Hayır, SP’ye mi? Hayır, BBP’ye mi? Biraz. 2007 genel seçimlerde Ak Parti’ye verilen oyların zaten aşağı yukarı yüzde 7’lik oranı, o seçim atmosferinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ve e-muhtıra’ya karşı bu ülkenin hassas insanlarının tepki oylarıydı. Bu Yerel seçimlerde de aynı duyarlı ve hassas insanlar ve kararsız olan seçmenler, aynı duygusal mantıkla işbaşında olan bir hükümetin nasıl olurda iki günde düşen bir helikoptere ulaşamamış olmasının hesabını sormuştur.

 

Evet aday seçimlerinde de isabetli kararlar verilememiş olmasının neticeye yansıması da olabilir. Ama en önemli gerekçe, o helikopter kazası ve sonrasında tüm devlet imkanlarının kullanılmasına rağmen enkaza ulaşılamamış olmanın kızgınlığı ve hissiyatının sandıklara yansımasıdır. Kimse bu kazayı “seçimlere etkisi olmamıştır” diyerek es geçemez ama maalesef hiçbir yorumda buna değinilmemektedir. Oysa seçimlere at koştururken birden bire bu kaza tüm partilere programlarını iptal ettirmiş ve tüm liderleri ve partilileri BBP’nın kapısına yığmıştır. Böylesine bir etki yaratan kazanın AK Parti’deki düşüşle alakası yoktur denilebilir mi? Hem tepkiyi de vermek için her hangi bir partili olmaya da gerek yoktur. İnsanız ve hepimiz de vicdan taşıyoruz. Bu atmosferde gidilen seçimlerde, sandık sonuçları bu olaydan bağımsızdır denebilir mi?

 

Vatandaşın illa böylesine bir duygusal tepki vermesi için BBP’li olmasına gerek yok ki. Günümüz teknolojisinin ulaştığı noktayı gören ve bu ülkenin vatandaşı olan herkesin yaşanan bir helikopter kazasından sonra bir çok televizyondan adeta naklen yayınlanan bir dramın etkisinde kalmaması ve bunun hesabını da sormaması beklenmez. Elbette iş başında olan İktidar partisi,Yani AK Parti bu olaydan dolayı oy kaybına uğramıştır.Orada kaybedilen oylar da muhalefete şu veya bu şekilde yansımıştır.  Vatandaş orada kar, sis veya tipiye bakmaz. Kendimden biliyorum, bir insan olarak her gece enkaz haberlerini izlerken isyanlardaydım. Evet, imkansızlıklar var, hava şartları çok kötü ama vicdanı sızlayan duyarlı insanlara siz bu şartları anlatamazsınız. Ve onlar, Devletin gücüne inanmış insanlar, başbakana güven duyan insanlar, bakanlara güven duyan insanlarda “güven kaygısı”na yol açmış ve sandık başındaki kararlarına da tesir etmiştir.

 

Şimdi bakıyorum AK Parti, “neden oy kaybettik”lerini bilim adamlarına araştırtacaklarmış, CHP Lideri Deniz Baykal, “yüzde 8’lik oy kaybı, önemli kırılmadır,iktidar partisi, siyasi kırılma yaşamıştır.Muhalefet, güçlenmektedir” şeklindeki açıklaması, Ana muhalefeti böbürlendirecek bir kazanım değildir.MHP ve SP’nin yükselişi dikkate değerdir. Ancak, bunlarda da muhalefetin kendi arasında yarışması gerektiğini ortaya koymuştur. CHP, şimdi MHP ile Ana muhalefet yarışı içindedir. İktidar partisi ile yarış yapmaktan çok şimdi kendi konumunu koruma konumunda kalacaktır. DTP’nin oy oranlarında bir artış söz konusu bile değildir ve tamamen etnik yapıya bağlı bir sözcülüğü yapabilecek niteliktedir. Kısaca anlatmak istediğim bu yerel seçimlerin tamamen duygusal bir atmosferde yapılmış olmasının neticeye yansıması görülmüştür. Elbette bu sonuçlardan tüm partiler, kendilerince bir sonuç çıkaracak ve milletin ne dediğini kendince özümseyerek belki politikalarına yön vereceklerdir.

 

Bu sonuçlardan sonra AK Parti, Türkiye’nin partisi olduğunu kanıtlamıştır. Ama CHP, MHP, SP veya DTP için aynı şey söz konusu bile değildir. Oysa tüm partilerim Türkiye partisi olması gerekir. Türkiye Partisi olamayan partilerin de iktidar olma şansları nerden bakarsanız bakın koalisyonlardan öteye gidemez. Ve Bu ülke de de koalisyonların her zaman tek parti iktidarlarından daha başarısız ve de ülkeyi yerinde sayar durumdan ileriye taşıyamadığı denenmiş ve de kanıtlanmıştır. En güzel koalisyonların  bile bu ülkedeki en kötü tek başına iktidar da olan  partilerden iyi hizmetleri olmamıştır.

 

29 Mart 2009 Mahalli idareler seçimlerinin sonuçlarının bu ülke için mükemmel olduğunu söyleyebilirim. Halkın çok bilinçli oy kullandığını gördük. BBP Genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının kazasından dolayı tamamen duygusal etkinin sonucu Sivas’ta BBP’nin başkanlığı kazanmasının  yanı sıra elbette Güneydoğu’da Ak parti’nin oy kaybında “devlet partisi” algısının rolü vardır. Aday tespitindeki yanlışlıklar, mesela Şanlıurfa’da Fakıbaba’nın bağımsız seçilmiş olabilmesi, Adana’da Aytaç Durak’ın seçilmesi bunu gösteriyor. MHP’nin yükselişi, tamamen genel Başkan Devlet Bahçeli’nin dürüst ve ciddi devlet adamı imajından kaynaklandığı gün gibi ortadadır. CHP’nin başarısı ise tamamen adayların bireysel açılımlarından kaynaklıdır ve parti ile çok da alakalı değildir.Saadet Partisi’ndeki yükseliş ise Genel Başkan Numan Kurtuluş ile gelen eskiye dayanan özlemin bir sonucudur. Bunlardan başka yapılan yorumlar bana hikaye geliyor. İsterseniz yeniden anketler yaptırıp halka tekrar tekrar sordursunlar.

 

Hem rahmetli BBP Genel başkanı ve Sivas Milletvekili Muhsin Yazıcıoğlu’nun TBMM’de ve Kocatepe camiinden, BBP Genel merkezi önündeki törenlere katılım ve Taceddin Dergahı’nda toprağa verilmesindeki duyguseli, tüm bu anlattıklarımı kanıtlayacak niteliklerde değimliydi? Muhsin başkan ve arkadaşlarına Allah’dan rahmet, sevenlerine de  sabr-ı cemil niyaz ediyorum.Kalın sağlıcakla.

 

Not: Bu yazım aynı zaman da www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır. 

 

 

 

 

 

Seçimde "büyük düşünmek"

Seçimde büyük düşünmek

Seçimde büyük düşünmek

M. Kemal AYÇİÇEK – 23 Mart 2009

Artık bir yerel seçimi daha geride bırakıyoruz. Sandık başına gidip, sempati duyduğumuz ve içimizdeki duygu ve düşünceleri en iyi temsil edebileceğine inandığımız birine oy verecek ve belediye başkanı, belde başkanı veya muhtarı seçeceğiz. Belediye meclisine ve il genel meclisine yerel vekillerimizi göndereceğiz. Demek ki bir karar verme aşamasındayız. O zaman  iyi düşünüp belki de büyük karar vereceğiz. Kim “ben büyük düşünmem” derki?

Herkes, bir başkasından daha doğru kendisinin düşündüğünü sanır ve kendince de zaten hep büyük düşünür. Bu büyük düşünce, kafasındaki akrabasından birinin muhtar seçilmesi de olabilir, ahbap veya dostunun belediye meclis üyesi seçilmesi gerektiğini de büyük düşünme olarak algılayabilir, kimilerine bunlarda yetmeyebilir. Kimileri, sadece köyünde en büyük sorunu “iyi bir muhtar” seçmek olarak görürken, kimileri de çalıştığı işini kaybetmemek için, tanıdığı bildiği belediye başkanına oy vermenin büyük düşünüş olduğuna karar verebilir. Ama kesinlikle muhtar seçme peşindekinin de belediye başkanı seçme derdindeki insan da “büyük düşünüş”ün kendi  eseri olduğunu bilir. Siz ne derseniz deyin, kişinin verdiği karar, onun için “en büyük düşünüş”tür.

Hangi insan, kendi oyunu verdiği insanın seçilmesinden hoşlanmaz ki? Onun için koşmuştur, emek verip, ter akıtmıştır. Belki mitinge bir arkadaşını bile götürmüş ve kendisince “bir hizmet” bile yaptığını düşünmüştür ve böylece kendi vicdanına karşı da sorumluluğunu yerine getirmenin hazzını yaşamıştır. Ama seçimlerde sandıklar açılıp da sonuçlarla yüzleşildiğinde eğer verdiği oy galip gelmişse, bunda kendi katkısının da rolünü düşünüp daha bir mutluluk yaşayabilir. Ha kendi oy verdiği adayın kazanamayışındaysa farklı bahaneleri bulup, üzülmemesi gerektiğine yorum yapar ve böylece kendini rahatlatmış olabilir.  Hepimiz insanız ve normalde hepimiz de zaten aynı şeyleri yaparız. Herkesin düşüncesi, büyüktür! Kimse kendi düşüncesinin bir başkasının düşüncesinden daha küçük olduğunu kabullenmez, bu insanın doğasında vardır.

Oysa her hangi biri muhtar adaylığına resmen başvurmuş ve de aday olmuşsa o benim için bir “profesyonel”dir. Muhtarlık anlamında “profesyonel”. Belediye başkanlığında yarışıyorsa, belediye meclisi veya il genel meclisi üyeliği adayı ise yine aynı gözle bakarım yani onlar artık benim gözümde birer “profesyonel”lerdir. Madem, benim sandık başına giderken o profesyonellere oy verme durumum var o zaman ben de sandık başında “profesyonel” olmalıyım. Büyük düşünüş, orada sandık başında kimsenin tesiri altında kalmaksızın, kendi irademle oy verebilmem, yaşadığım mahalle, köy, belde, belediye veya belediye meclisi ve il genel meclisi seçimlerindeki “en doğru” kararı vererek, aslında yaşamımızı sürdüreceğimiz yöreye olan katkımızın isabetli olup olmamasını sağlamaktır. Ona katkı sunmaktır. Çünkü amatörlüğün karşıtı olan profesyonellik, günümüzde meslek haline gelmiş olmanın bütün çağdaş uygulayımlarına karşılık gelen bir kavramdır.

Seçmen, profesyonel “seçici” olmalıdır artık. Günümüz dünyasında nasıl siyasetçiler, size profesyonel kampanyalarla geliyorlarsa, mitingler ve salon toplantıları veya televizyon veya radyo hatta internet üzerinden ulaşıyor ve talip oldukları görevler için size tüm o argümanları sunuyorlarsa, burada tek seçici durumunda olan oy verenlerin de aynı davranışı sergileyerek, profesyonel “seçici”liğini göstermelidir. Çağdaş olmada bir ölçüde budur. Seçmen, siyasetteki en büyük “güç”tür. Şekillendiren ve neticelendirendir. Tüm partiler, tüm başkan adayları, tüm muhtar adayları, tüm seçime katılan herkes, kendini “seçtirme” yarışını kendileri adaylar arasında size karşı yapıyor çünkü. O nedenle de seçmen, partiler üstüdür, adaylar üstüdür.

Bu ülkede bazı alışkanlıklardan kurtulmak zor oluyor. Alışık olduğumuz tarzda davranırken, düşünce olarak da kendini geliştirememeden çok çektik. Kimileri oy verirken ölçü olarak “oy vereceğim kişi, beş vakit namaz kılmalı” diyebilirken, kimileri “benim seçtiğim aday, rakıyı içerken şöyle dokuz boğumluk boğazından aşağıya rakıyı sallandırarak indirebilen kişi olmalıdır” diyebiliyor. Kimileri, “bana benzesin, sakallı olsun ki beni iyi anlasın” diyebiliyorken, kimileri “bıyıkları şöyle kaytan olabilmeli ki beni yansıtsın” veya “sakalsız ve bıyıksız olsun ki beni yansıtsın” diyebiliyor. Kimi, “hırsız, arsız, namussuz, yalancı, iftiracı, manyak” olmasın derken, kimileri, “aman sende nasıl olursa olsun, aldığı maaşı bana mı verecek sanki” diyerek, öylesine oy verebiliyor. Oysa sandık başındaki kendisinin aslında ne kadar “önemli bir seçici” olduğunun bile farkında bile değildir.  Seçimler, herkesin tam da farkındalık zamanıdır. İster muhtar, ister belediye meclisi, ister il genel meclisi veya Belde ve belediye Başkan adayı olsun, tüm yarışta olanlara başarılar diliyor ve seçimlerin yaşadığımız mahalle, köy, belde, ilçe, il ve ülkemiz için hayırlısı olacak sonuçlara vesile olmasını temenni ediyorum. Kalın sağlıcakla.

Not: Bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır.